Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Kültürel Sermaye ve Akademi / Dr. Ayşe Mahinur Tezcan

Bu Yazıyı Paylaşın:
Kültürel Sermaye ve Akademi / Dr. Ayşe Mahinur Tezcan

Kültürel sermaye ve akademi adıyla bir kitabınız yayınlandı, biraz bahsedebilir misiniz?

Sakarya Üniversitesi yayınlarından titiz bir kadronun emekleriyle çıkan kitap için öncelikle yayınevinin tüm çalışanlarına emekleri için teşekkür etmek isterim. Kitap İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Anabilim Dalı’nda kıymetli hocam Prof. Dr. Yücel Bulut’un danışmanlığında hazırladığım doktora tezine dayanıyor. Kendisine müteşekkir olduğumu bir de burada söylemek isterim. Bu çalışmada nitel araştırma metodu kullanarak akademisyenlerin akademiye ilişkin değerlendirmelerini anlamaya çalıştık. 40 akademisyenle görüşüldü. Bir kültürel sermaye ölçüm endeksi geliştirerek görüştüğümüz akademisyenlerin akademiye dâhil olmadan önce sahip oldukları kültürel sermaye seviyelerini tespit ettik. Buna göre, görüşülen akademisyenlerin %50’den fazlasının Bourdieu’nün oyun metaforuna atıfla söylersek, düşük kültürel sermaye ile akademi oyununa girdikleri sonucuna ulaşıldı. Akademiye dair genel görüşün bu çalışma çerçevesinde yanlışlandığını görmüş olduk. Akademinin söylenegelen dışarıya kapalı olan yapısının 80’lerden sonra değişmeye başladığını söyleyebiliriz. Belli başlı üniversiteler ya da bazı üniversitelerdeki belli başlı bölümlerde bu durumun devam ettiğini de belirtmek gerekir. Bu durumdan görüştüğümüz akademisyenler de bahsediyor.

Akademi deyince ne anlamalıyız? Akademinin kültürel sermayesi tarihsel bir vesayet unsuru mudur? “Fildişi Kulesinde Bir Entelektüel” tanımlamanız, bir genelleme mi? Modern Üniversite anlayışında elitist bir duruş sizce var mı?

Akademi adını aldığı Platon’un Akademia’sından oldukça farklı bir yerde. Akademi bilginin üretildiği ve topluma dönüştürüldüğü yer. Yani akademi sadece düşüncenin, bilgi üretiminin mekânı değil, bu üretilen bilginin topluma hizmet ettiği bir yer. Fildişi kulesi tabiri ile akademinin misyonu aslında birbiri ile çelişiyor. Nasıl çelişiyor? Şöyle ki; fildişi kuledeki entelektüel, toplumun değerlerine, ihtiyaçlarına yabancı. Bana ait bir tanımlama değil zaten.

Çalışmamı yaparken görüştüğüm akademisyenlerden biri şöyle bir örnek vermişti: “Fildişi kuledeki akademisyen için…” Akademisyen, özellikle de sosyal bilimci ise, toplumu bütün katmanlarına kadar tanıması ve yaşam tarzlarının onu şaşırtmaması, koşullara ve kültürel farklılıklara göre değerlendirmesi gerekir değil mi! Diyelim ki çocuk yetiştirmeye ilişkin bütün literatüre hâkimsiniz. Bilimsel çalışma amacıyla bulunduğunuz bir evdeki yaşam tarzına “Ayy böyle bir şey nasıl olabilir? Anne baba ve çocuklar aynı yatakta yatıyor. Nasıl insanlar bunlar böyle!” şeklinde şaşırarak ve onun koşullarını yok sayarak değerlendirme yapamazsınız. Evet, ideal olan her çocuğun ebeveynlerinden ayrı odalara sahip olması. Literatür size bunu söyleyebilir. İdeal olanı, olması gerekeni… Fakat hayatın gerçekleri bambaşka.

Kültürel sermaye yalnız başına değil ama sosyal sermayeyle birlikte akademik vesayetin önemli bir unsuru tabii. Az önce bahsettiğim üniversitenin dışarıya kapalı olması, kendi ağları dışında ve düşünüş biçimi ya da yaşam tarzı dışından olan kişileri kendi içine almaması durumu. Erken dönemde bu durum çok daha fazla. Çünkü bir milli kimlik oluşturma gayreti söz konusu. Devlet elitlerinin modernleşmeci ve Batılılaşma yanlısı zihniyet dünyasına uygun aktörler tercih ediliyor. Zaten bakıldığında erken dönemde akademide yer alan aktörler yönetici elit kadrolarının yurt dışında eğitim gören aile çevresinden oluşuyor. Bu durumun Türkiye örneğine has olmadığını da söyleyelim. Avrupa’da üniversite kilise hâkimiyetinden çıktıktan sonra üst sınıf ailelerin çocuklarının yer bulabildiği bir kurumdur. Bu da elitist duruşu getiriyor tabii.

Sosyal sermaye açısından akademiyi nasıl buluyorsunuz?

Sosyal sermayeyi ilişkiler açısından ele alacak olursak akademide var olan aktörlerin ilişkilerinin gücü topluluk olma güdüsüyle yakından ilişkili. Sosyal sermayede ilişkiler önemli bir yatırım aracıdır. Sosyal sermaye literatüründe “Neyi bildiğin değil, kimi tanıdığın önemlidir.” şeklinde bir aforizma vardır. Cemaatin kavramsal kuzeni olarak da düşünülür hatta. Sosyal sermaye diğer sermaye biçimleri gibi üretkendir de. Bu açılardan baktığımız zaman mezun olunan liseden tutun da cemaat, hemşerilik, ideolojik düşünüş ya da siyasi görüşlerin çevresinde temellenen sosyal ilişkiler ağının etkilediği bir akademi söz konusu. Bourdieu, gündelik ilişkilerde varlığı bilinen sosyal ilişkiler ağının gücünün, resmi temsilde yok sayıldığını veya hesaba katılmadığını söyler. Bu sosyal ilişkiler ağlarının varlığı ayrımların ortaya çıkmasına da sebep oluyor. Akademik yetkinlikler tek başına akademide başarılı olmaya yetmiyor. Akademideki varlığı etkileyen etmenler arasında sosyal ve kültürel sermayenin gücü de çok önemli. Kültürel sermayeyse hem sosyal hem de ekonomik sermayeden bağımsız değil. Yüksek ekonomik sermaye sahibi kişilerin çocuklarının eğitimine yaptıkları yatırıma dair çok sayıda örnekle karşılaşabiliriz. Sermaye biçimlerinin iç içe olduğunu görebiliyoruz. Sosyal ilişkiler ağının büyük fotoğrafı aktörün sosyal sermayesidir.

Kültürel sermayenin bireyin akademik hayatındaki etkileri hangi alanı tercih ettiğinden dil yetkinliğine, akademide elzem olan belirli niteliklere sahip olarak oyuna girmesine kadar çok farklı boyutlarda karşımıza çıkıyor. Görüştüğümüz kültürel sermaye seviyesi düşük olarak oyuna giren akademisyenler 1-0 geriden başladıklarını ve kültürel sermaye seviyesi yüksek olarak oyuna girenlere kıyasla hep bir yetişme çabası içinde olduklarını söylüyorlar. Hatta ne kadar iyi olurlarsa olsunlar bazı bünyelerin içine alınmayacaklarını da ekliyorlar. Dolayısıyla kültürel sermayenin eşitsizlikleri yeniden üreten bir yapısı olduğunu da belirtmemiz gerekiyor ki akademisyenler bu durumu iliklerine kadar hissediyorlar.

Modern üniversite ile birlikte özerk üniversite kavramının yeterince hayata geçtiğini düşünebilir miyiz? Herkesin aynı düşünmek zorunda olmaması ile bilimsel üretim arasında “özerk üniversite” kavramını değerlendirir misiniz?

Maalesef modern üniversite, üniversitenin özerkliğini sağlayamamıştır. Üniversitenin özerkliği tartışmaları hep gündemi meşgul etmiş bir konu. Özerk bir üniversitenin varlığından söz edebilmemiz mümkün değil. Siyaset her dönemde üniversiteleri etkilemiştir. Türkiye’de üniversiteler tarihi siyasi müdahaleler tarihi olarak değerlendirilir. Bu durum sadece bizim ülkemizde böyle değil. Dünyadan da örnekler verilebilir. Üniversitelerin kuruluşundan kapanışına, ortak derslerin belirlenmesinden öğretim elemanlarının tasfiyesine kadar çok boyutlu bir siyaset etkisi söz konusu. Siyasetin etkisini üniversitelerin açılış konuşmalarından ya da davetlilerin kimlikleri üzerinden de takip edebiliriz. Siyasetin bu denli etkili olduğu bir kurumun özerkliğinden söz edemeyiz. Üniversiteler, ideolojilerin düşünsel kimliklerini buldukları yerler olmuştur. Ayrıca, akademisyenler araştırmalarını yaparken, fikirlerini yayınlarken üzerlerinde bir baskı ya da kaygı hissediyorlarsa da özerklikten bahsetmek mümkün değil ki bu durumdan şikâyetçi olan birçok akademisyenin olduğunu da söyleyebiliriz. Öyle ki, bu baskılar nedeniyle birçok akademisyen gönlüne göre yayın yapabilmek için profesörlüğü beklemek gerektiğini söylüyor. Baskılar, siyasi olabilir, idari olabilir ya da yayın baskısı şeklinde olabilir. Akademisyenin gerçekten merak etmediği, popüler olan konulara yönelmesine, puan toplamaya yönelik çalışmalarda bulunmasına sebep olabilir. Bilimsel üretimin gerçekleşebilmesi farklı düşünüş biçimlerine, eleştiriye açıklıkla ilişkili. Herkesin aynı olduğu, aynı şekilde düşündüğü bir ortamın yeniliklere kapalı olduğunu, yeni fikirlerin doğmasına imkân tanımadığını söyleyebiliriz. Bilimin ilerleme mantığına ters bir durum bu. Fikirler çarpışacak ki bilim ilerlesin. Özerklikten bahsedemiyorsak bilimin ilerlemesinden de bahsedemeyiz.

Sonuç olarak akademi, meşakkatli ama prestijli bir yol mudur? İdeal akademi ve ideal akademisyen kavramları hakkındaki düşüncelerinizi alabilir miyiz? Bu çerçevede akademinin dönüşümü, toplumun değişimiyle eşdeğer olabilir mi? Nasıl?

Mesai kavramının tam anlamıyla olmadığı bir meslek akademisyenlik. Yani akşam 5 olunca, çıkıp eve gittiğinizde o günü kapatmış olmuyorsunuz ya da tatile çıktığınızda bile yapmanız gerekenler hep zihninizin bir köşesinde kalıyor. Kontak kapanmıyor. En verimli çalıştığımız dönem tatil dönemi mesela. Dersler bitmiş, çevreniz tatil dönemindesiniz diye düşünüyor. Ama hayır, sizin çalışmanız gerekiyor. Akademisyenlik sınırlandırılmış belirli bir süreye değil bir yaşam biçimine dayanıyor. Bir çalışma bitmeden bir diğeri başlıyor ve hatta çoğu zaman birkaçı bir arada yürütülüyor. Belki bütün bunlar bir meşakkat. Fakat merak ettiğiniz, ilginizi çeken konuları araştırmak, o konular üzerine yazmak ve sonunda bir şey ürettiğinizi görmek çok heyecanlı ve keyifli. Prestijli mi? Erken Cumhuriyet dönemi akademisyeninin misyonuna geri dönersek topluma karşı çeşitli sorumluluklar yüklendiğini görürüz. Mesela toplumu kurtarmak, ileri götürmek, karanlıktan aydınlığa çıkarmak gibi… Kökleri bu sorumluluklara dayalı bir akademik gelenek söz konusu. Haliyle böylesi misyonların sahibi olan aktör, kendisini prestijli bir konumda görür. Ayrıca toplumun gözünde de akademisyenliğin prestijli bir konumu var. Mesleklerin toplumdaki itibarının sıralandığı Mesleki İtibar Skalası’na göre, akademisyenliğin en üst basamağı olan profesörlük ilk üç arasında.

İdeal akademi konusuna gelince… Hani az önce özerklikten bahsettik ya. İşte özerkliğin, her anlamda özerkliğin var olduğu, akademisyenlerin merakları doğrultusunda çalışmalar yaptıkları, çalışma konularına siyaset, ideoloji, yönetim vb. dış faktörlerin müdahalesinin olmadığı, çalışmalarını sürdürebilmeleri için gerekli maddi imkânların sağlandığı, her şeyin sayılarla ölçülemeyeceği bir yer. Üniversitenin bir atmosferi olmalı. Öğrencilerin liseden çıktıktan sonra kendilerini geliştirmelerine katkı sağlayacak bir atmosferi. Bu niteliklerin hepsi bir arada olmalı ki ideal akademiden bahsedebilelim.

İdeal akademisyene gelecek olursak, temel özellikleri arasında merak, araştırmaya, öğrenmeye, üretmeye ilişkin bir açlık var. Şu da var ki ideal akademisyen büyük ölçüde ideal akademi ortamında filizlenebilir. Olmazsa olmaz şartları kendisinde haiz olan bir akademisyen az önce bahsettiğimiz ideal akademi içinde değilse bir şekilde engellenecektir.

Toplumsal değişimi akademi açısından değerlendirdiğimizde çift boyutluluktan söz edebiliriz. Akademi değişimlerden etkilenen ama aynı zamanda değiştiren de. Toplumsal değişimlerden bağımsız bir akademi mümkün değil elbette. Peki, akademi değişimi nasıl tetikler? Akademisyenin misyonlarından birisi de yaptığı çalışmaları topluma dönüştürmek. Bu çalışmaların değişime kapı açacak olması akademinin toplumsal değişimde üstlendiği özne rolünü yansıtır. Öte yandan, toplumsal ve siyasi yapıdaki değişmeler de akademinin yapısını belirliyor.

Günümüzde Türk akademi ve akademisyeninin ahvaline dair neler söylenebilir?

Türk akademisini akademisyenlerin kültürel sermayeleri üzerinden değerlendirecek olursak kitleselleşme ve üniversite sayılarının artmasıyla birlikte kök kültürel sermaye seviyelerinde bir düşüş olduğunu söyleyebiliriz. Yaptığımız nitel çalışma üzerinden bütün Türk akademisi için bir genelleme yapmamız doğru olmayacak olsa da elde ettiğimiz bulgular arasında görüştüğümüz akademisyenlerin yarısından fazlasının akademi oyununa girmeden önceki kültürel sermaye seviyelerinin düşük olduğunu başta söylemiştim.

Çalışmamız neticesinde görüştüğümüz akademisyenlerin günümüzde Türk akademisine ilişkin en önemli eleştirilerinden birisi akademisyenliğin memuriyete dönüştüğüne ilişkindi. Memuriyet eleştirisi akademisyenlikte mesai kavramının olmamasından ileri geliyor. Az önce de bahsettiğim gibi. Mesai saatleriyle sınırlı kalan akademisyenlere yönelik bir eleştiri. Sayıların egemenliği söz konusu günümüz akademisinde. Publish or Perish! Türkçesiyle Yayın yap ya da Yok ol! zihniyetinin akademide niteliği düşürdüğüne ilişkin eleştiriler çok fazla. Çünkü bir yayın baskısı var. Beklenen düzeyde yayın yapmak, yayınlamak için araştırma yapmak niceliği artırırken niteliği azaltma riskini ortaya çıkarıyor. Çalışmayı yaparken görüştüğüm hocalarımızdan birisi günümüz akademisyenin Super Mario misali bik bik bik puan toplamaya çalıştığını ifade ederek aslında bu durumu hicvederek özetledi. Bu durum, bütün akademi için geçerlidir demiyorum tabii ki, böyle bir sistemin içine girmemeye çalışan çok sayıda akademisyen de var. Fakat bu şekilde genel bir algı olduğunu söyleyebiliriz. Öğrenci yönünden değerlendirecek olursak, günümüzde üniversiteler talebelerin olduğu, talep edenin olduğu üniversite geleneğinden kopmuş görünüyor. Değişen toplum yapısı, liberal ekonomi politikaları neticesinde memnun edilmesi gereken bir öğrenci modeli de oluştu. Müşteri memnuniyeti politikalarına benzer bir durum. Girişimci üniversite modeli söz konusu artık.

Son olarak aslında bütün soruları toparlarsak, geçmişte olduğu gibi günümüz Türk akademisinde de himaye ilişkileri, sosyal sermaye ve siyasetin etkili olduğu söylenebilir.