Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Korkudan Korkmayan Güven

Bu Yazıyı Paylaşın:
Korkudan Korkmayan Güven

Şöyle bir güven duygusu desem kaç kişi iç çeker. Manevi olarak, maddi olarak, duygusal ilişkilerimizde hep bir güven içerisinde olmak isteriz. Ömrümüz boyunca çalışırız kendimizi güvence altına almak için. Ev alırız, araba, birikim, emeklilik... Aile olmak isteriz, evlatlarımız olur. Çocuklarımızı da bir gelecek garantisi olarak görürüz.

Bir dostumuz akrabamız arkadaşımız ya da birlikte iş yürüttüğümüz biri bir yanlış yapıyor olsa da sevgimizin yanı sıra güven dayanağı olarak gördüğümüz bu insanları fütursuzca korumak, yanlış yere kanalize ettiğimiz güven duygusunu yitirme korkusudur. Teminata öyle muhtacız ki.

Güveni istememizin sebebi huzuru istememizdir. Korku endişe içinde bir hayat sürmeyi kim ister. Güven bizi korkudan ve endişeden uzaklaştırıyor. Kısacık ömür içindeki şu çırpınışlarımızda bu yüzden, korkulardan arınıp güven içinde olabilmek.

Ancak “dünya ne kadar güvenli olabilir ki” diye düşündüğümüzde binlerce senaryo beynimize yağmaya başlıyor. Vücudun en küçük yapı taşı olan hücre ölümümüze neden olabilir ya da koca bir kamyon. Güvenlik alanı sadece can için değil elbet. Hiç beklemediğimiz bir sebep işimizden olmaya yetebilir. Şartlar gereği bir anda en sevdiğimiz insandan ayrılabilir ya da düşman olabiliriz. Neyden korku ve endişe içindeysek onların hepsi başımıza gelebilir.

O zaman “Ne yapacağız, neye güveneceğiz?” sorusu geliyor akıllara. Bir sebepler silsilesi vardır dünyada, bu sebeple de elimizden geleni yapacağız. Ancak gene de tam anlamıyla güvende olamayacağız.

Her açıdan korunmaya ihtiyacımız var. Fiziki olarak da duygusal olarak da. Fizik anlamda güven içinde olmaya çalıştığımız gibi duygusal bağlamda da güven içinde olabilmek için etrafımızda güvendiğimiz insanlar olsun isteriz. Ancak her hâlükârda sorunlar çıkabilir. Burada teslimiyet ve özgüven duygularının sağlamlığı önemlidir. Sorunlarla başa çıkabilmek için ve elimizden geleni yapabilmek için iyi bir özgüvene ve gene sonuca teslimiyet, rıza gösterebilecek sağlam bir özgüvene ihtiyaç vardır.

Güven duygusunun özütü özgüvendir. Önce kendimizle iyi bir ilişkimiz olmak zorunda. Kendimize de sanki ayrı bir bireymiş gibi, başkalarına nasıl saygı duyup düşüncelerini ciddiye alıyorsak öyle saygı duymalıyız.

Kimlerin yanında ve nerelerde özgüvenimiz daha yüksek ya da düşük diye bir analiz yapsak ve bunun nedenini sorsak kendimize. Vereceğimiz cevaplar aşağı yukarı özgüvenimizin yüksek olduğu anların karşınızdaki kişilerin bizi ciddiye aldığı, düşüncelerimizin önemsendiği ve kendimizi rahat hissettiğimiz ve ifade edebildiğimiz yerler şeklinde olacaktır.

Baktığımızda farklı insanlarla muhatap olduğumuzda ve farklı yerlere gittiğimizde de gene aynı kişiyizdir. Ancak kendimize saygımızı sadece başkalarının ne düşündüğüne adapte ettiğimiz için korku ve endişe içine düşüyor, rahat ettiğimiz yerlerdeki o cesur yürek halimizden eser göremiyoruz.

Evet, buradaki en önemli nokta başkalarına saygı duyduğumuz kadar kendimize saygı duymayışımız. Nasıl birini dışarıdan görüp varlığını önemsiyorsak “evet bu insan var, fikirleri var” diyorsak biz de bir beden taşıdığımızı, bunun dışarıdan bir görüntüsü olduğunu, bir kişilik olduğunu, hayatın içinde var olduğunu ve onun da hakkını vermemiz gerektiğinin idrakinde olmamız gerekir.

Bir başkasını nasıl yok saydığımızda tahammülsüz bir hale gelecekse biz de kendimizi yok sayarak bir zaman sonra neden böyle olduğunu anlayamadan öfkeli, sinirli hale gelebiliriz. Varlık, yokluğu kabul etmez.

Bu durum tamamen yok sayılmak değildir, ufak tefek detaylarda gizlidir. Fark edersiniz ki çok fazla kendinizden ödün veriyorsunuzdur, çok fazla fedakârlık yapıyorsunuzdur ve bunlar başkaları tarafından normal ve olması gereken gözüyle bakılmaya başlanmıştır. Düşünce ve fikirlerinize de aynı muameleler yapılır ve yok sayılır. Bundan rahatsızlık duyarsınız ama tam olarak ifade edemezsiniz. Bir yerde artık ruh alarm vermeye başlar. Çünkü tüm hayatımıza sirayet eder... Yeni atılımlar yapamayız, kendimizi geliştiremeyiz. Farkında olmadan başkalarının hayatını yaşıyoruzdur. Buna dur demeli ama egoistçe kalp kırarak ya da menfaatçi bakış açısıyla değil. Yani diğer kişiliklere saygısızlık değil. Kişilere nasıl saygı duyuyorsak aynı saygıyı ve özeni kendimize göstermek. Bu otomatikman etrafınızdakilere gösterdiğiniz gereksiz iltiması ve bağımlılığı kaldıracaktır zaten. Aşırıya kaçmamaya da dikkat etmeli.

Birçok şey değişecektir hayatımızda. Sorunları ve kişileri gözümüzde ne kadar büyüttüğümüzü göreceğiz. Farkında olmadan başkaları ne der diye yaşadığımız hayatımıza artık kendi değer yargılarımız yön vermeye başlar. “Aman ben kötü olmayayım, iyi insan olayım”ın arkasına saklanmış bir sürü “korku”nun nasıl döküldüğünü ve yerini özgüven doldurduğunu göreceğiz.

Özgüvensizliğimizin temel sebebi korkulardır. O ne der bu ne der korkuları yüzünden “e ben ne diyorum” demeyi aklımıza bile getiremiyoruz. Getirsek de şöyle elimizi masaya vurup hayır doğrusu böyle desek de başkaları mutsuzsa söylediğimiz sözün arkasında içimiz yana yana duruyoruz. Şöyle rahatça içimiz ferah bir şekilde değil. İşte bu oluşmamış benliğimizin verdiği ızdırap. Düşüncemizin tutunacak bir benlik, kişilik bulamaması benliğimizle ve düşüncelerimizle kabullenilemeyişimiz öfkeye dönüşüyor. Düşman kesilebiliyoruz bir anda herkese, kendi içimize kapanabiliyoruz. Burada da her derdin devası sevgi giriyor devreye.

İnsan önce kendini sevmeli. Öyle şuursuzca değil. Güzel özelliklerini görüp bazı anlarda nasıl doğru kararlar verdiğini hatırlayıp tutunmalı sıkıca. Kendine has olan özelliklerinin olduğunun farkına varmalı, bunları sevmeli ve değer vermeli. Kendimize merhamet etmeli, göz göze gelmeli, kucaklaşmalı, ağlamalı. Kimsenin mükemmel olmadığını, birçok insanın kocaman bir egoya tutunduğunun farkına varıp yaptığımız ve yapacağımız hatalarımıza toleranslı ve sadece tecrübe gözüyle bakmayı öğrenmeliyiz.

Bunları yaparken de kendi kıymetimizi bileceğiz diye ezikliğimizin acısını başkalarını küçük görerek, kullanarak, aptal yerine koyarak da çıkarmamalıyız. Ya da buna kendine kıymet vermek dememeli, buna aşağılık kompleksinden doğan kibir demeli.

Yüreğimizdeki sevgiyi soldurmadan hareket edersek inşallah doğru ölçüyü bulacağız. Kişinin özgüveni yoksa yeniden ayağa kalkmak gibi bir mücadelesi olamaz. Başlı başına mücadele olan bu hayatta yaşamıyor demektir.

Sadece kendimize güvenimiz, başkalarına ya da hayat şartlarına güven duymak istemeyeceğimiz anlamına gelmiyor. Gene birilerine de güveneceğiz, kendimizi garanti altına almak da isteyeceğiz. Ancak bunlar bizi yarı yolda bırakırsa yıkılmayıp özgüvenimizle ayağa kalkacağız.

İLAHİ GÜVEN

Güvendiğimiz kişiler ya da maddi kaynaklar bizi yarı yolda bıraksa da yola devam ettiğimiz özgüvenimizle yeniden birçok şeye güvenmeye devam edeceğiz. Edeceğiz etmesine ama gene de tam güvende hissetmeden.

Bizler her şeye tecelli eden büyük bir kudretin varlığının hissiyatı içerisinde ancak kendimizi güvende hissedebiliriz. Güvendiğimiz her şey bir yere, özgüvenimiz de bizi bir yere kadar götürür. Özgüvenimiz kendimizdeki güzel yanları sevmekle, kendi kıymetimizi bilmekle başlasa da güzeli sevmeye sebep olan daha derin ve asıl merkez olmalı. Bu da ancak her şeye tecelli eden büyük kudret olabilir. Yani Allah (c.c.) olabilir.

Güvende hissetmek, başına bir şeyin gelmemesi midir yoksa sıkıntıdayken de kendini iyi hissedebilmek midir? Kimi zaman başına bir şeyin gelmemesi, çoğu zaman da sıkıntıdayken bile rahat hissedebilmektir. Böyle bir dünyada bizi her türlü sıkıntıdan koruyan bir kudret var, daha önemlisi bu sıkıntıların korkusundan koruyan bir kudret var.

Allah (c.c.) bizlerin sadece korkularını alsa başımıza gelenlerin bizi bir zaman ya da anlık üzmesinden başka ne kalırdı geriye. Bunlar da olması gereken, insan olduğumuzu hatırlatan beşeri duygulardır. Merhametten, sevgiden doğar bu üzüntüler de ama korkulardan arınmış bir yürek asla huzursuz olamaz. İşte asıl mesele güvendiklerimiz de olsa özgüvenimiz de olsa sınırsız güveni ve huzuru ilahi kudretin sağlayacağıdır.

Kişilerin huzuru, manen ve madden zarara uğrama endişesiyle bozulur. Hatta madden zarar yaşayanlar dahi itibar gibi şeyleri kaybetme yani manevi hazları kaybetme endişesiyle huzurları bozulur. Endişelerden ve korkulardan korunan biri kadar güvende hisseden başka kim olabilir ki. Bizim güvende olmamızdan ziyade güvensiz hissetmemiz sorun. Bu bizim kendimizi koruma altına almayacağımız anlamına gelmez ama korunsak dahi başımıza bir şey gelmeyeceği anlamına da gelmez. Bu sebepten dolayı güveni, aldığımız tedbirlere değil, elimizden geleni yaptıktan sonra ilahi kudrete bırakmalıyız.

İlahi kudrete güvenebilmek içinse sevmek, sevdiğine güvendiğin gibi güvenmek lazım. Sıkıntı yaşadığımızda Allah (c.c) benim kötülüğümü istemez diyebilecek hissiyatı yakalamalı.

Bazı kişiler ilahi kudrete güven meselesine teselli gözüyle bakabilir elbet, sadece kimyasal durumlar diyebilir. Ancak kimyamızdan ve hormonlarımızdan dolayı dahi olsa bu duyguların varlığı ve bu kadar teferruatlı oluşunu da açıklamalıdır. Açıklayamıyorsa kimyayla teselli olmamalıdır. Samimiyetle kalın...