Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Kendimi Değersiz Hissediyorum

Bu Yazıyı Paylaşın:
Kendimi Değersiz Hissediyorum

“İnsanın gelişimi” denildiğinde yalnızca bedensel gelişimi kastedilmemektedir. Bunun yanında sosyal, duygusal, bilişsel gelişimi de bu kavram içinde anılmaktadır. Gelişim bölümlerinin hepsi birbirlerine sıkı sıkıya bağlıdır. Sağlıklı bir beden gelişimi için, sadece düzenli beslenmek, düzenli uyku ve spor yapmak yeterli değildir. Beden gelişimi için sevgi, kabul ve değer görmek de önemli bir yere sahiptir. Fiziksel tüm ihtiyaçları karşılanan ama sevgi, ilgi ve değer görmeyen bir insanın sağlıklı bir şekilde gelişimini tamamlayacağından söz edemeyiz. Bu konu hakkında yapılmış korkunç deneyler vardır. Bunlardan bir tanesi 1944 yılında Amerika’da, yirmi bebek üzerinde yapılan bir deneydir. Bakıcılar tarafından bebeklerin tüm fiziksel ihtiyaçları karşılanmış ancak bebekler kucağa alınmamış, onlara sevgi gösterilmemiş, bebeklerle göz teması bile kurulmamıştır. Dört ay sonra bebeklerin yarısından fazlasının öldüğü görülmüştür.

Değersiz hissetme, günümüzün hastalıklarından biridir diyebiliriz. Neden değersiz hissederiz? Buna sebep olan faktörler nelerdir? Gerçek değerimizin ne kadar farkındayız? Çevremizdeki insanlara ne kadar değer veriyoruz?

İnsanın kişiliğini oluşturan, hayata bakışını şekillendiren en önemli kişiler kuşkusuz anne babalardır. Çocuklar olaylara bakış açısını ve nasıl tepki vereceklerini küçük yaşta aile içinde öğrenirler. Sevme, sevilme, değerli olma duygularını ve diğer tüm duyguları da ailede geliştirirler. Çocuk, ailede değerli olduğunu nasıl hisseder? Koşulsuz sevildiğinde, yaptığı hatalarda kişiliği değil de hatalı davranışları eleştirildiğinde, ev içinde fikirleri önemsendiğinde, güzel özellikleri ve yetenekleri ona fark ettirildiğinde…

Şimdi bu saydıklarımızı örneklerle biraz açalım. Anne babalar çocuklarını uslu bir çocuk olurlarsa, başarılı bir öğrenci olurlarsa, odalarını toplarlarsa mı seviyorlar? Tabii ki hayır. Ancak bazen çocuğa böyle yansıtabiliyorlar. Sınavdan düşük aldıklarında “Ne kadar kafasızsın!”, odaları dağınık olduğunda “Çok pissin!”, biraz fazla hareketli olduklarında “Bıktım senden, yordun beni!” gibi sözlerle çocukların duygularını, farkında olmadan incitebiliyorlar. Bunlar hem özgüvenin gelişmesine engel oluyor hem de çocuğun kendini değersiz hissetmesine sebep oluyor. Çocuklar bardak kırdıklarında “Çok sakarsın.” diye tepki verirken yetişkin biri bardak kırdığında “Nazar çıktı.” diyoruz. O insan kendini kötü hissetmesin diye elimizden geleni yapıyoruz ancak çocuklarımıza karşı daha acımasız olabiliyoruz. Hatalı, yanlış bir davranış görüyorsak çocuğun kişiliğine değil, davranışın yanlışlığına değinmemiz gerekir. Kardeşine vuran bir çocuğa “Sen çok kötü bir çocuksun!” demek yerine vurma davranışının kötü ve yanlış olduğu söylenmelidir.

Aileyi ilgilendiren konularda, örneğin eşyalarla ilgili bir değişiklik yapılacaksa ya da yeni bir eşya alınacaksa çocuğun fikrini de almak, söylediklerini önemsemek, çocuğun kendini aile içinde değerli bir birey olarak görmesini sağlayacaktır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir durum vardır. Her konuda çocuğun fikrini almak ve onun söylediklerini yapmak sağlıklı değildir. Çocuk her söylediği yapılırsa, sadece onun istekleri gerçekleşirse evdeki yönetimi ele almış demektir. Aile içinde her istediği yapılan çocuklar genellikle başka ortamlarda da aynı tutumu sergilemeye çalışırlar ve isteklerinin gerçekleşmediğini gördüklerinde ise bocalama yaşarlar. Çocuklara kendilerini değerli hissettireceğiz derken ilgi budalası bir çocuğa dönüştürebiliriz. Bu dengeyi iyi kurmak gerekir.

Küçük yaştan beri ailesinden güzel söz duymayan, övülmeyen, takdir görmeyen gençlerimiz; özellikle genç kızlarımız maalesef ilk duydukları güzel göz karşısında adeta büyüleniyorlar. Bizim “Şımarmasın.” diye bir güzel sözü esirgediğimiz çocuklarımızı, yanlış kişilerin övgüleri yanlış yollara sürükleyebiliyor. Genç yaşta yapılan ve hüsranla sonuçlanan evlilikler, uyuşturucu bağımlılığı, gençlerin kendilerini yanlış kapılarda değerli hissetmelerinin birer sonucudur.

Şımarmasın diye sevgisini göstermediğini söyleyen, yüzüne karşı övmeyen çok anne baba vardır. Şımarıklığın anlamına yeniden bakalım. Şımarık çocuk her zaman kendi isteklerini ön planda tutan, başkalarını düşünmeyen, istekleri olmadığında mızmızlanan, ağlayan, mutsuz olan, tüm ilginin kendi üzerinde olmasını isteyen, ertelemeyi bilmeyen çocuktur. Sevgimizi göstermez, değerli olduğunu hissettirmezsek şımarık değil, özgüvensiz ve sevgisiz çocuklar yetiştirmiş oluruz. Ve özgüvensiz yetişen çocuklar, yıllar geçse de bu durumdan kolay kurtulamazlar. Kendi değerlerinin farkına varamazlar.

En son ne zaman birileri tarafından takdir edildiniz? Başarılı olduğunuz bir iş, kazandığınız bir sınav, yaptığınız bir yemek, düşünceleriniz… Ne olursa olsun, insan takdir edilmeyi sever. Yaptığı işi daha bir aşkla yapar. “Yemeğin hiç güzel olmamış.” denilen bir kadın, “Bir dahaki sefere güzel yapayım.” diye düşünüp çabalar mı? O kadar saat emek verip yapmış ve beğenilmemiş. Aksine morali bozulur ve bir sonrakinde olumsuz duygularını da farkında olmadan yemeğe katar. Yemeği beğenilen bir kadının duyduğu güzel söz de tüm yorgunluğunu alır, götürür.

Çoğu yetişkin, çocukluğunu sevgisiz, takdirsiz ve değersiz hissederek geçirdiğini söylemektedir. Zamanı geriye döndüremeyeceğimize ve ebeveynlerimizden o beklediğimiz ilgi ve sevgiyi göremeyeceğimize göre o zaman kendimize dönelim. Başkalarından önce bizim kendimizi sevmeye ve değer vermeye ihtiyacımız var. Bunun için kendimize “Ben kimim?” sorusunu sormakla başlayabiliriz. İnsanın kendini tanıması meselesi çok önemlidir. Kendini tanımayan bir insan, savunmasızdır. Dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı kendini koruyamaz. Kendisine söylenen kötü sözlere karşılık veremez, çünkü zaten o sözleri hak ettiğini düşünür. Yapacağı çoğu işte başkalarının onayına ihtiyaç duyar. Kendi fikirlerinden ziyade diğer insanların fikirlerini önemser. Kendini değersiz hisseden kişiler, sürekli ilgi beklerler. Çevrelerinden bekledikleri ilgiyi göremediklerinde kolaylıkla bunalıma girebilir ve kendilerini insanlardan soyutlayabilirler.

Kendini tanıyan, gücünü fark eden, yeteneklerini keşfeden insan kendini sevmeye başlar. Başkalarının yaptığı eleştirileri akıl süzgecinden geçirerek değerlendirir. Sosyal hayatları daha dengelidir. Kendimizi tanıyabilmek için neler yapabiliriz? Olumlu özelliklerimizi ve olumsuz özelliklerimizi bir kâğıda yazabiliriz. Aklına ve bilgisine güvendiğimiz, bizi tanıyan insanların bizimle ilgili değerlendirmelerine başvurabiliriz. Bizde olmadığını düşündüğümüz güzel özellikleri, kişiliğimizin bir parçası haline getirmek için çabalayabiliriz. Her gün kendimizle ilgili değerlendirmelerde bulunabiliriz. “Bugün kendimi iyi hissettiren davranışlarım ne oldu?” “Bugün beni üzen, kötü hissettiren davranışlarım ne oldu?” Bunları düşünebilir, günün muhasebesini yapabiliriz ya da kâğıda yazarak daha sonrasında okuyabilir ve kendimizdeki değişimleri somut olarak görebiliriz. Olumsuz özelliklerimizden kurtulmak için gayret etmeliyiz. Ancak bu tek başına kolay olmayacağı için bize ayna olacak gerçek dostlara hava kadar, su kadar ihtiyacımız vardır. Bazen insan kendinde var olan güzelliklerin farkına varamamakta, kendine haksızlık etmektedir. Yaptığı hataları, başarısızlıkları düşünüp kendini dibe çekmektedir. Şeytanın tuzaklarından birisi de bu değil midir? Kişiye yaptığı günahları hatırlatıp artık affedilmeyeceğini fısıldar ve insanın tövbe edip toparlanmasını engeller. Ezik bir hayat yaşamasına sebep olur. Hâlbuki insan şerefli bir varlıktır. Hadislerde Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) bir cenaze geçerken ayağa kalktığı belirtilir. Sahabelerin, cenazenin bir Yahudi’ye ait olduğunu söylemeleri üzerine Efendimiz (s.a.v.), onun da bir insan olduğunu söyler ve saygı gösterir. Allah’ın değer verip yeryüzüne halife olarak gönderdiği insanoğlu elbette kıymetlidir. Bu durumda ufacık dünyalık meselelerin moralimizi bozmasına ve kendimizi değersiz hissettirmesine izin mi vereceğiz?

Çevremizdeki insanlara verdiğimiz değeri de yeniden gözden geçirmemiz gereken bir dönemde yaşıyoruz. Kime, ne kadar değer veriyoruz? Kimi, neden seviyoruz? Onlarda gördüğümüz değerler(!) nedeniyle kendimizi yetersiz mi görüyoruz? Evet, maalesef cebinde parası olanlara, sosyal medya fenomenlerine daha çok kıymet veriliyor. O kişilerin düşünceleri, davranışları sorgulanmadan örnek alınıyor. Kendisini onların yaşantıları ve takipçi sayılarıyla kıyaslayan insanlarda da eksiklik duygusu oluşabiliyor. Bu eksikliği kapatabilmek ve kendilerini de onlar gibi önemli(!) hissetmek için düşünmeden, kendilerine yakışmayacak davranışları sergileyebiliyorlar. Her gün bu tür içeriklere şahit oluyoruz. Buradan şu sonucu çıkarabiliriz: İnsanlar bir şekilde var olmak, görülmek, beğenilmek, değerli hissetmek istiyorlar. Gerçek hayatta göremedikleri değeri de sosyal medyada arıyorlar.

Hadi, bir adım atıp kendimizle tanışalım. Kendi içimizde bir ışık yakıp parlayalım. Kendini aydınlatan zamanla başkalarına da ışık olur. Geçmişteki hataları, hayal kırıklıklarını bir kenara bırakıp kendimizi affedelim. Altın çamura düşse değerinden bir şey kaybeder mi? O halde düştüğümüz çamurdan çıkıp ayağa kalkalım, özümüze dönelim. Kendi değerimizin farkına varıp hem kendi dünyamızı hem de başkalarının dünyasını güzelleştirelim.

Allah’a emanet olun…