İşsizliğin Nedeni Aşırı Çalışma / Doç. Dr. Mevlüt Tatlıyer
Mevlüt Tatlıyer Kimdir?
2007’de İTÜ İşletme Mühendisliği bölümünden mezun oldu. Yüksek lisansını İstanbul Bilgi Üniversitesi Finansal Ekonomi Bölümü’nde (2010), doktorasını da İstanbul Üniversitesi İktisat Bölümü’nde tamamladı (2014). Tatlıyer halen İstanbul Medipol Üniversitesi Ekonomi ve Finans Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Ayrıca SETA ekonomi biriminde araştırmacıdır. İlgi alanları arasında makro iktisat ve uluslararası politik iktisat bulunan Tatlıyer’in çeşitli ulusal ve uluslararası dergilerde yayınları bulunmaktadır. Tatlıyer’in İktisadi Düşüncenin Evrimi ve İktisat Politikası (2015) ve İstihdamı Paylaşmak (2020) isimli iki kitabı bulunmaktadır.
İşsizlik Türkiye’nin en önemli problemlerinden birisi. Siz de işsizlik problemini ele aldığınız “İstihdamı Paylaşmak” isimli bir kitap yazdınız. Kitapta ulaştığınız sonuçlardan hareketle bakıldığında Türkiye’de işsizlik neden yüksek?
Cevap benim açımdan çok net. Türkiye’de işsizlik oranının yüksek olmasının temel nedeni aşırı çalışma. Normalde 10 kişinin yapması gereken işi bizde 7-8 kişi yapıyor. Bu da işsizlik üretiyor. İşsizlik işte böyle ortaya çıkıyor.
Peki, neden böyle? Dünyada nasıl bir resim var?
Bu soruya cevap verebilmek için biraz gerilere gitmek gerekiyor. İşsizlik dediğimiz şey Sanayi Devrimi öncesinde neredeyse hiç yoktu. Bakınız burası önemli. Geleneksel dünyada ne işsizliğin kendisi var ne de işsizlik kavramı var. Sanayi Devrimi ile birlikte resim değişiyor ve kol, rüzgâr ve su gücünden fosil yakıtlara geçiliyor. Bu da verimlilikte ciddi artışların yaşanmasına neden oluyor. Bu nedenle de ihtiyaçlarımız giderek artmasına rağmen bu ihtiyaçları karşılamak için çalışması gereken kişi sayısı giderek azalıyor. Bu nedenden ötürü günümüzde çalışanların büyük kısmı hizmetler sektöründe. Neden? Çünkü bu sektörde verimlilik görece düşük. Verimliliğin yüksek olduğu tarım ve sanayi sektörlerinde ise görece az sayıda insan çalışıyor. Bakınız, İngiltere’de çalışanların yüzde 80’den fazlası hizmetler sektöründe. OECD ortalaması ise yüzde 73. Bizde ise bu oran yine hiç de azımsanmayacak bir düzeyde, yüzde 55. Ülkemizde 1950’li yıllarda bu oran yüzde 10’un altında idi. Bu dönüşümün arkasında verimlilikte yaşanan artış var ki verimlilik artışı aynı zamanda başka bir dönüşüme yol açtı. O ne? Çalışma saatlerinin düşürülmesi.
Verimliliğin giderek arttığı ve toplam çalışılması gereken sürenin azaldığı bir dünyada gidecek iki yol vardır: Ya insanlar daha az süre ile çalışacak ya da daha az sayıda insan çalışacak. Bunlardan ilki tam istihdam demek, ikincisi ise işsizlik demek. İşte dünyada ikinci yoldan gidildiği ölçüde işsizlik ortaya çıktı. İşsizliği böylece hem bir kavram hem de bir realite olarak son iki yüzyılda “icat etmiş” olduk. Ama vurgulamak gerekir ki insanlık genel olarak birinci yoldan gitmiştir ve bu nedenden ötürü de dünyada işsizlik kontrol altında tutulabilmiştir.
Bakınız, sanayi devriminin başlarında aslında çalışma saatleri çok uzundu ve çalışma koşulları çok kötüydü. Yani başlangıçta biz aslında çalışma saatlerinde bir artış görüyoruz. Fakat on dokuzuncu yüzyılın sonlarından itibaren çalışma koşullarında bir iyileşme yaşanmaya ve çalışma saatleri düşmeye başlıyor. Neden? Hem çalışanlar içinde bulundukları kötü şartlara ciddi bir direnç göstermeye başlıyor hem de aslında ekonomik realite bunu gerektiriyor. Bu nedenle biz yirminci yüzyılda genel olarak çalışma saatlerinde dramatik bir düşüşün yaşandığını görüyoruz. Örneğin sanayi sektöründe 1870 yılında haftalık ortalama fiilî çalışma süresinin 64 saat düzeyinde olduğunu görüyoruz. Bu rakam 2000 yılına gelindiğinde 38 saate geriliyor.
Genel olarak baktığımızda ise bugün dünyada haftalık ortalama fiilî çalışma süresi 40 saat. Birçok ülkede de 35 saat. İşte bu noktada Türkiye’ye geliyoruz. Türkiye’de haftalık fiilî çalışma süresi 48 saat. Yani Türkiye’de insanlar çok fazla çalışıyor. Ayrıca, Türkiye dünyada aşırı çalışmanın en yaygın olduğu altıncı ülke. İlk beş ülke ise Bangladeş, Myanmar, Fildişi Sahili, Afganistan ve Zambiya. Ülkemizde kadınların yüzde 30’u erkeklerin de yüzde 44’ü haftada 48 saatten fazla çalışıyor. Bu oranların Avrupa Birliği ortalaması ise sırasıyla yüzde 6 ve 16. Türkiye’de haftada 48 saatten fazla çalışma neredeyse normal durum. AB ülkelerinde ise haftada 35-40 saat arası normal durum.
Bakınız, durum sadece zengin ülkelerde böyle değil. Türkiye’de ortalama çalışma süresi dünya ortalamasının çok üzerinde ve diğer birçok gelişmekte olan ülkedeki durum Türkiye’den epey daha iyi. Mesela Brezilya ve Arjantin’de haftalık fiilî çalışma süresi 37-38 saat düzeyinde.
Şu halde, Türkiye’de işsizlik oranının yüksek olmasına hiç şaşmamak lazım. Biz genel olarak “ikinci yoldan” gittik. Verimlilik arttıkça çalışma saatlerini azaltmak yerine daha az insan çalıştırdık. Bizde çalışma süreleri düşmesi gerektiği kadar hızlı düşmedi. Yüksek düzeyde kaldı. Ve bugün yaşadığımız işsizlik probleminin temelinde bu yatıyor. Diğer ülkeler istihdamı paylaşırken biz paylaşmadık. Yirminci yüzyılda ülkelerin işsizlikle mücadelede kullandıkları temel araç çalışma saatlerini düşürmek oldu. İşsizlik problemi ile ancak böyle başa çıkabilirsiniz. İstihdamı paylaşmak çok önemli. İşte bu yüzden kitabıma bu ismi verdim.
Kısmi süreli işlerle ilgili ne söyleyebilirsiniz?
Bakınız, yirminci yüzyılda kısmi süreli işlerin sayısında da ciddi bir artış yaşandı. Neden? Mantık yine aynı: İstihdamı paylaşmak. Yirminci yüzyılda işsizlikle mücadelede kısmi süreli işlerin de önemli bir araç olarak kullanıldığını görüyoruz. Ve bu ülkeler işsizlik problemlerini çalışma saatlerindeki gerilemenin yanı sıra genel olarak kısmi süreli işlerle aştılar. Kısmi süreli işler özellikle kadınlar ve gençler için çok önemli. OECD ülkelerinde kısmi süreli işlerin dörtte üçünde kadınlar çalışıyor. Yine, genç erkeklerde kısmi süreli çalışma oranı, çalışma çağındaki erkeklerin beş katı düzeyinde. Şu halde, kadınlarda istihdam düzeyini artırabilmek ve genç işsizliği ortadan kaldırabilmek noktasında kısmi süreli işler çok önemli bir vazife görüyor.
1980’li ve 1990’lı yıllarda birçok Avrupa ülkesinde istihdamda yaşanan artışta kısmi süreli işler çok önemli bir yere sahip oldu. Örneğin 1970’ler ile 1990’lar arasında Belçika, İrlanda, Almanya, Fransa, Yeni Zelanda, Portekiz ve İngiltere’de istihdamda yaşanan artışın “yarıdan fazlası” kısmi süreli işlerden geldi. Avrupa Birliği’nde de 1985-1989 döneminde kadın istihdamında yaşanan artışın yüzde 40’ı, erkek istihdamında yaşanan artışın da yüzde 25’i kısmi süreli işlerle oldu. Dahası 1983-2000 döneminde Hollanda’da istihdam düzeyi yılda yüzde 2 arttı ki bu AB ortalamasının tam dört katı. Bu durum “istihdam mucizesi” olarak adlandırılıyor bugün ve bu “mucizenin” arkasında da kısmi süreli işler var: Bu dönemde Hollanda’da istihdamda yaşanan 2 milyonluk artışın dörtte üçü kısmi süreli işlerle oldu. Bu işlerin de büyük kısmı kadınlara gitti. Sonuçta da Hollanda’da kadınların işgücüne katılım oranı 1970’ler ile 2000’ler arasında yüzde 30’lardan yüzde 60’lara yükseldi.
Kısmi süreli işler birçok ülkede önemli bir yaygınlık düzeyine sahip. OECD ülkelerinde kısmi süreli çalışma oranı yüzde 17 düzeyinde. Türkiye’de ise bu oran yüzde 10. Fakat bu rakam da aslında çok abartılı. Zira, Türkiye’de tarım sektöründeki “ücretsiz aile işçileri”nin büyük kısmı kısmi süreli çalışıyor görünüyor ve bu da rakamları şişiriyor. Bu durumu dikkate aldığımızda ise aslında Türkiye’deki kısmi süreli çalışma oranının yüzde 1-2 düzeyinde olduğunu görüyoruz. Yani ülkemizde kısmi süreli çalışma istisnai bir yapıya sahip. Bu durum da Türkiye’de genç işsizliğin yüksek olmasının ve kadın istihdamının düşük olmasının temel sebeplerinden birisi.
Kısmi süreli işler gençler ve kadınlar için neden önemli?
Bakınız, kısmi süreli işlerin çok olduğu ülkelerde genç işsizlik de düşük olma eğiliminde. Bunun yanı sıra, bugün firmaların genel olarak tecrübeli kişileri istihdam etmek istediklerini görüyoruz. Kısmi süreli işler gençlerin hem iş tecrübesi hem de iş disiplini kazanmalarına yardımcı oluyor. Böylece kısmi süreli işlerle gençler başlangıçta hem daha rahat iş buluyor hem de gençlerin daha sonra tam zamanlı iş bulma ihtimalleri artıyor.
Öte yandan, kısmi süreli işler arttıkça kadınların istihdam edilme düzeylerinin arttığını görüyoruz. Bu çok normal. Zira kadınların çocuklara bakma ve büyütme gibi ailevi sorumlulukları erkeklere göre daha fazla. Erkekler ise birincil derecede eve “ekmek getirmek” ile ilgileniyor. Bu durumun doğal bir sonucu olarak da kadınlar erkeklere kıyasla daha çok ev işi yapıyor, erkekler de işyerinde kadınlara kıyasla daha çok çalışıyor. Örneğin OECD ülkelerinde kadınlar çocuk bakımı ve yemek yapma gibi işlere günde ortalama 264 dakika ayırırken erkekler 136 dakika ayırıyor. Buna karşılık erkekler işyerinde günde ortalama 318 dakika çalışırken kadınlar 218 dakika çalışıyor. Şu halde, kısmi süreli işler kadınların iş-aile dengesini sağlayabilmeleri noktasında oldukça faydalı bir iş türü olarak karşımıza çıkıyor. Kısmi süreli bir işte çalışan bir kadın hem evi ile yeterince ilgilenebiliyor hem de bir işte çalışabiliyor. Ve böylece daha mutlu bir hayat sürebiliyor. Bakınız, bugün Hollanda’da kadınların yüzde 58’i kısmi süreli işlerde çalışıyor. Bu kadınların yüzde 97’si kısmi süreli bir işte çalışmaktan memnun olduğunu söylüyor. Yine erkekler de eşlerinin kısmi süreli bir işte çalışmasını tercih ediyor. Çünkü kadının kısmi süreli bir işte çalışması ve ailesine daha çok zaman ayırabilmesi tüm ailenin refah düzeyini yükseltiyor.
Tabi bu noktada şunu da vurgulamak lazım: kısmi süreli işlerin tam zamanlı işler ile benzer bir toplumsal statüye sahip olması gerekiyor. Kısmi süreli işlerin de aynen tam zamanlı işler gibi bir “iş” olduğunun anlaşılması gerekiyor. Ülkemizde kısmi süreli işler çok istisnai olduğu gibi bu işlere dönük toplumsal algı da çok iyi değil. Bunun da iyileşmesi gerekiyor.
Ülkemizde kısmi süreli işler yaygınlaşırsa, ben genç işsizliğin problem olmaktan çıkacağını ve kadın istihdamının hatırı sayılır ölçüde artacağını düşünüyorum. Bu durumdan da toplum olarak hepimizin karlı çıkacağı kanaatindeyim.
Kadın istihdamında başka ne gibi sorunlu alanlar bulunuyor?
Bu konuyla ilgili olarak ilk önce şunu söylemek istiyorum: Her ne kadar günümüz dünyasında çoğunlukla öyle anlaşılsa da çalışmak sadece “ücretli bir iş” sahibi olmak anlamına gelmez. İnsanoğlu için kendisine veya başkasına fayda sağlayan herhangi bir “işi” yapmak çalışmak demektir. Bu açıdan günümüz dünyasında oldukça yanlış bir tutumla ev hanımları yaptıkları işin karşılığında ücret almadıkları için “işsiz” olarak kabul edilmektedir. Fakat bir bütün olarak düşünüldüğünde ev hanımlarının ciddi düzeyde bir katma değer ürettiği ve bu açıdan oldukça önemli bir iş yaptıkları görülür. Ev hanımlığı önemli bir iştir. Bu noktada özellikle vurgulamak gerekir ki ABD ile Avrupa ülkeleri arasında 1980’ler ve 1990’larda görülen istihdam farkının temel sebebi, Avrupa’da ev hanımlarının yaptıkları işlerin önemli bir kısmının ABD’de “ücretli bir iş kapsamında” yapılmasıdır. Şu halde ev hanımları da ne iş yaptıkları sorulduğunda “çalışmıyorum” yerine rahatça “ev hanımıyım” diyebilmelidir.
Bu önemli noktayı gözler önüne serdikten sonra devam edelim. Bugün ülkemizde kadınlar ya tam zamanlı bir işte çalışarak perişan oluyor ya da “ücretli bir işte” çalışmıyor. Ev hanımlığı yapmak kişisel ve ailesel bir tercihtir. Birçok kadın bunu tercih eder. Fakat birçok kadın da tam zamanlı bir işte çalışacak vakti veya durumu olmadığı için çalışamıyor. İşte, kısmi süreli işler bu noktada oldukça faydalı bir alternatif.
Bunun haricinde bugün ülkemizde doğum ve annelik izni gibi kadınlara sağlanan olanakların oldukça kısıtlı olduğunu görüyoruz. OECD ülkelerinde doğum izni süresi ortalama 19 hafta iken Türkiye’de 16 hafta ve bu hususta arada ciddi bir fark yok. Fakat konu annelik iznine geldiğinde resim dramatik bir şekilde değişiyor. OECD ülkelerinde annelik izni ortalama 66 hafta iken Türkiye’de sadece 26 hafta. Bu iki iznin ücretli olduğu toplam süre ise OECD ülkelerinde 55 hafta iken bizde sadece 16 hafta. Örneğin Almanya’da annelerin toplam ücretli izin süresi bir yıldan fazla ve toplam izin süresi ise yaklaşık üç yıl. Şu halde istihdam piyasasının daha “anne dostu” hale gelmesi ve annelere sağlanan ücretli/ücretsiz izin sürelerinin artırılması gerekiyor. Bu noktada Almanya’da olduğu gibi ücretli izin süresinin yaklaşık bir yıl, toplam izin süresinin de yaklaşık üç yıl olmasının iyi olacağı kanaatindeyim.
İstihdam piyasasının normalleşebilmesi için temelde nasıl bir politika izlenmeli?
Bugün Türkiye’de çalışma koşullarının zorlu olması ve çalışma saatlerinin uzun olması nedeniyle hem işsizlik oranları yüksek hem de mevcut çalışanların refah düzeyleri düşük. Kabul edelim, bugün Türkiye’de çalışanlar genel olarak mutsuz ve stresli. Bu durum söz konusu çalışanların ailelerini de doğal olarak olumsuz etkiliyor. Şu halde ülkemizdeki iş yapış biçimi Tüm Türkiye’yi mutsuz ediyor. O zaman biz eğer Türkiye’de çalışma saatlerini makul düzeylere çekebilirsek hem işsizlik oranını yüzde 6-7 düzeyine düşürebileceğiz hem de mevcut çalışanların çok daha mutlu ve huzurlu olmalarını sağlayabileceğiz. Yani bu dönüşüm Türkiye’nin çehresini ciddi şekilde değiştirecek. Ve işin güzel tarafı da toplum olarak bu konuda bir mutabakat oluşturabilirsek bunu gerçekleştirmenin maliyeti çok az olacak.
Hatta orta ve uzun vadede bunun ekonomik olarak da çok faydasını göreceğiz. Neden? Çünkü bugün Türkiye’de aşırı çalışma, verimliliği olumsuz etkiliyor. Aşırı çalışan bir insandan verimlilik bekleyemezsiniz. Hele sürekli bir şekilde aşırı çalışan bir insanı düşünün. Şu halde eğer Türkiye’de çalışma saatleri düşerse çalışanların verimliliği de önemli ölçüde artacak.
Peki spesifik olarak ne yapmak lazım?
İlk olarak haftalık resmi çalışma süresinin 45 saatten 40 saate düşürülmesi gerekiyor. İstihdam piyasasının yeni duruma kendisini adapte edebilmesi için bu dönüşüm yavaş bir şekilde gerçekleşmeli. Örneğin üç veya beş yıl içinde bu düşüş gerçekleştirilebilir.
İkinci olarak, aşırı çalışmanın norm olmaktan çıkarılması lazım. Normal olan 40 saat çalışmak olmalı. Bunun için İş Kanunu gerçekten uygulanmaya başlanmalı. Gerekirse ek kanuni düzenlemeler yapılmalı. Özellikle çalışanların fazla mesai yapmaya zorlanamayacağı bir duruma gelmemiz gerekiyor. Yine, çalışanlar fazla mesaiye kaldıklarında da ekstra ücretlerini alabilmeli.
Üçüncü olarak, ücretlerin aylık değil, saatlik bazda ödenmeye başlanması lazım. Aşırı çalışmanın önüne geçilmesi noktasında bu husus oldukça önemli. Ayrıca, kayıt dışı istihdam düzeyinin de makul düzeylere geriletilmesi gerekiyor. Bu olmadan istihdam piyasasında istenilen ölçüde bir iyileşme sağlanması pek kolay değil.
Dördüncü olarak, toplumsal normların doğru yönde değişmesi gerekiyor. Topluma kendileri, aileleri ve ülkeleri için doğru olan şeyin aşırı çalışma değil, iş-yaşam dengesini sağlamak olduğu aşılanmalı. Firmalara ise kendilerinin de orta/uzun vadede çıkarına olan şeyin verimli/sağlıklı bir istihdam piyasası olduğu anlatılmalıdır.
Son olarak ise çalışma saatleri düştüğünde ve normal düzeylere geldiğinde rüya gibi bir şey gerçekleşmiş olacak: hem Türkiye ekonomisi daha güçlü olacak hem de çalışanlar, aileleri ve tüm Türkiye çok daha mutlu ve huzurlu olacak. Bu dönüşümü kısa bir süre içerisinde gerçekleştirebiliriz. Yeter ki inanalım.
