Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

İnsanlarla Anlaşma Sanatı

Bu Yazıyı Paylaşın:
İnsanlarla Anlaşma Sanatı

Çevremizde etkileşim içinde olduğumuz pek çok insan var. Bu insanların her biri ile de farklı bir iletişim içindeyiz. Ailemize davrandığımız samimiyetin aynısını iş yerinde gösteremeyiz. Aynı şekilde iş yerindeki resmiyeti ev içinde sergileyemeyiz. Sokakta karşılaştığımız insanlara olan mesafemizle arkadaşlarımıza olan mesafemiz aynı değildir. Bu sınırlara dikkat etmediğimiz zaman insanlarla sorunlar yaşamaya başlarız. Tanımadığımız insanlara fazla samimi davranmamız da sorundur, en yakınlarımıza sebepsiz yere mesafeli davranmamız da…

İletişim kurmak, insanın fıtratında olan ve doğal süreç içinde seyreden bir durumdur. İletişim anne karnında başlar. Bebeklik döneminde anne ile güvenli bağ kurulduğunda, kişi bu güven bağını çevresindeki diğer insanlara da kanalize eder. Ancak anne ile güvenli bağ kurulamadığında, kişi diğerleri ile de güvenli bağ kuramamaktadır. Çocukluk, yetişkinliğin minyatürüdür. Çocuklukta insan ilişkilerimiz nasılsa yetişkinlikte de o şekildedir diyebiliriz. Değişim için çabalayan insanların iletişimi aynı olmamakla birlikte benzerlikler gösterdiği de gözlemlenmektedir.

Bebeklik ve çocukluk dönemlerinde anne yeterince ilgi ve sevgi göstermişse o kişinin insanlarla olan ilişkisinde denge söz konusudur. Ancak temel güven kurulamamışsa, örneğin anne her yorulduğunda veya çileden çıktığında sürekli “Seni bırakıp gideceğim, başkasının annesi olacağım.” tarzında konuşuyorsa, anne mutfağa gittiğinde bebek onu göremiyor ve kaygılanıyorsa, ağlıyorsa ilerleyen yaşlarında da bu kişi, insanlarla kaygılı bir ilişki içerisinde olacaktır. Çevremizde de yanında arkadaşları veya ailesi olmadan duramayan, onlarla görüşmediği zaman dilimlerinde kendini iyi hissetmeyen, sürekli birilerinin varlığına ihtiyaç duyan insanların olduğunu görüyoruz. Bu insanlarla iletişim kurarken onların bağımlı olacağı kişiler olmaktan uzak durmalıyız. Başta onlardan gördüğümüz ilgi ve yoğun duygular hoşumuza gidebilir ancak bir süre sonra bizi sıkmaya başlayacaktır. Böyle bir durumda kendimizi geri çekmek zorunda kalırız. Çünkü bu, yorucu ve yıpratıcı bir ilişki tarzıdır. Bu kişiler eşimiz, arkadaşımız, komşumuz, kardeşimiz, iş arkadaşımız olabilir. Çevremizdekilerle iletişimi tamamen kesmek mümkün olmadığı için eskilerin deyimiyle nabza göre şerbet vermeyi öğreneceğiz. Karşımızdakinin olumsuz bir davranışı varsa onu görüp değiştirmesi için sabırla yaklaşacağız. Böyle bir durumda sürekli alttan mı alacağız? Hayır. Alttan almak, anlaşmak veya iyi geçinmek değildir. Tek taraflı hiçbir ilişkinin yürümeyeceği gibi alttan alarak da bir yol katedemeyiz.

Bireysel yaşamın ve buna bağlı olarak bencilliğin arttığı bir devirde insanlar, “Kimseyi sevmek zorunda değilim, kimseye katlanamam. Kimseyle iyi geçinmek ve arkadaş olmak zorunda değilim.” gibi cümleler kurmaktadır. Kendi çıkarlarını her zaman ön planda tutan insan, diğerleriyle yaşadığı en ufak bir sorunda nasıl davranacağını bilememekte ve kaçma yolunu seçerek kendi kabuğuna çekilmektedir. “Kimseyi sevmek zorunda değilsin ama insanlara saygı göstermek zorundasın.” tarzında cümleleri de çok sık duymaya başladık... Sevme kabiliyeti ile dopdolu yaratılmış olan bu eşsiz ruhumuza “Sevmek zorunda değilsin.” demek, bedenimizin nefes almadan da yaşayabileceğini düşünme yanılgısıyla eşdeğer değil midir? Fıtratımıza kodlanmış olan sevme duygusunu hissetmeden nasıl gerçek anlamda yaşadığımızı anlayacağız? Sevgi olmadan ne saygı ne de gerçek bir iletişimden söz edebiliriz. Hayata olumsuzluk gözlükleriyle bakmaya devam ettiğimiz sürece kendi hayatımızı cehenneme çevirmekteyiz. Herkesin sevilecek bir yönü vardır. İnsanların hatalarına ve olumsuz yönlerine odaklanmak yerine güzel özelliklerini ön plana çıkarabiliriz. Çevrenizde hiç sevmediğiniz bir insan varsa yaptığı her şey size batacaktır. Bunun da ister istemez, bulunduğunuz ortama ve yaptığınız işe negatif bir etkisi olacaktır. Böyle durumlarda o kişinin sevilecek bir yönünü görmeye çalışın. Allah’ın yarattığı bir insan olduğunu, Müslüman kardeşiniz olduğunu, işini hakkıyla yaptığını vs. düşünerek ona karşı gereksiz yere enerjinizi harcamamış olursunuz. Bununla birlikte sevmediğiniz kişi için dua etmek, ona iyi dilek ve temennilerde bulunmak, o kişiye karşı kalbinizi yumuşatacak ve size iyi hissettirecektir.

Allah için birbirimizi sevmek, çok kıymetli bir ibadettir. Çünkü Allah sevgisine ve O’nun (c.c.) rızasına bizi ulaştıracak yollardan birisi insanları sevmekten geçer. Allah, sevme kabiliyeti ile yarattığı kalbimizde kimlerin olduğuna, kimlerin olmadığına bakmaktadır ve bizi bundan hesaba da çekecektir. Kimi sevdiğimiz ve kimi sevmediğimiz bu kadar önemli bir mesele! Her insanla iyi geçinmek ve anlaşmak zorunda değiliz. Hatta bazılarına karşı özellikle tavrımızı göstermemiz ve duruş sergilememiz zorunludur. Peki kimdir bu insanlar? Allah’a, peygamberine, İslam’a karşı olanlar ve açıktan nefretlerini dile getirenler… Haksızlık ve zulüm yapanlar. Günahı yaygınlaştıranlar… Allah’ın sevmediği insanlara karşı kalbimizde sevgi besliyorsak, onlara buğz etmiyorsak burada da bir sorun var demektir. O halde Allah için sevme ve Allah için buğz etmenin ne kadar gerekli olduğunu yeniden hatırlayalım.

Çevremizde bazı insanlar da vardır ki bunların bize nasıl bir kötülüğü olacağını kestiremeyiz ve böyle insanların kötülüğünden kendimizi korumamız gerekir. Bu insanlara karşı gerçek duygularımızı belli etmeyiz ve iyi geçinmeye çalışırız. Bu, ikiyüzlülük değildir. İslam literatüründe buna “müdârâ” denir. İnsanlarla iyi geçinme ve hoşgörülü olma anlamlarına gelen müdârâ, taşkın hareketleriyle huzursuzluğa yol açmasından endişe edilen veya aşırı alıngan olan kişilere karşı nazik davranarak kötülüğünü önlemeyi yahut gönlünü almayı amaçlayan davranışları ifade eder (Lisânü’l-'Arab, “dry” md.; Tâcü’l-'arûs, “dry” md.; İbn Hacer, XXII, 330; Ahmed Rifat, s. 320-321).

Bir çalışanın, kendisine nasıl bir kötülük yapacağını bilmediği, şerrinden emin olamadığı patronu ile iyi geçinmeye çalışması, aşırıya kaçmadan ona iltifatlar etmesi; bir kocanın hanımına karşı onun gönlünü alacak söz ve davranışlarda bulunması müdârâya örnektir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) insanlarla iyi geçinmek, kaynaşmak, birbirine sevgi duymak, birlik ve beraberlik içinde olmak anlamlarına gelen “ülfet”in önemi üzerinde fazlaca durmuştur. İnsanlardan uzak olup bir dağ başında tek başına yaşamak, kimseyle iletişim kurmamak Allah’ın bizden istediği bir yaşam şekli değildir. İnsanlarla anlaşmak, ancak İslam’ın koyduğu kurallar çerçevesinde mümkün olabilmektedir. Her türlü kötülüğü içinde barındıran nefislerimiz varken en sevdiklerimizle bile bir zaman sonra sorun yaşamamız kaçınılmaz olur. Tüm bu ilişkilerimizi düzene koyan ve dünya-ahiret huzuru vadeden yine Allah’ın kurallarıdır.

Bize her konuda yol gösteren kıymetli büyüğümüz Şenel İlhan Beyefendi’nin ülfet konusunda yazdığı şu eşsiz cümlelerine kulak verelim:

“Efendimiz Aleyhisselam, ‘Mümin ülfet eder ve kendisi ile ülfet olunur. Ülfet etmeyen ve kendisiyle ülfet olunmayanda hayır yoktur.’ buyurarak sosyalleşmeyi, insanlarla kaynaşmayı, iyi geçinmeyi; tatlı dilli, güler yüzlü yani sevgi, saygı temelli, güzel ahlaktan beslenen bir ilişki ile adam gibi yaşamayı ısrarla öğütlemiş ve bunu müminin bir müminlik vasfı gibi, bir özelliği gibi tanımlamış, değişime ve dönüşüme veya en azından nefs mücahedesi ile de olsa, nefse sahip çıkarak yani ülfetsizliğe fırsat vermemeye çalışarak ülfet ile yaşama gayretine teşvik etmiş ve bu konuda ümmetini şiddetle uyarmış ve şefkatle öğütler vermiştir... Yine sahih hadis-i şerifleri ile, içine kapanık, kompleksli, asosyal, kibrinden ve ahlaksızlığından insanlardan uzak durarak yaşayan kişileri ise, “Onlarda hayır yoktur.” diyerek sert bir biçimde uyarmış, tehdit etmiş ve kınamıştır... Ateş yakar, bıçak keser, nefs de serbest bırakılırsa insanı ülfetten ve her güzel ahlaktan mahrum eder ve sonunda sahibiyle birlikte cehenneme gider! Bu onun doğal halidir... Ve bıçağın kesmesi, ateşin yakması gibi kesindir ve kaçınılmazdır... O halde bu yazdıklarımı bile bile ihlalin ve ihmalin tek adı vardır; o da ahmaklık ya da fasıklık... Yani daha açığı; sevgisiz, merhametsiz, empati yoksunu, anlayışsız, cimri, haset, suratsız, fitne meşrep, ahlak yoksunu zevatların, böyle ülfet gibi bir güzel ahlakı yaşamaları, en azından nefs mücahedesine girmeden nasıl mümkün olabilir ki? Unutmamak lazımdır ki bireyciliğin ve bencilliğin hâkim olduğu, ben olmayı koruyarak biz olmaya ulaşma kültürü ve ahlakının son derecede zayıfladığı bu zamanda, İslam’ın kardeşlik ve ahlak öğretileri sadece bize değil, tüm dünyaya ve insanlığa umut ve şifa olacaktır... Bize düşen ise önce kendimize, sonra çevremize ve ulaşabildiğimiz her yere ve her kişiye İslam’ın ülfet anlayışını ve güzel ahlak düsturlarını, bizzat yaşayarak yaymamız ve ulaştırmamız veya bu gayret içinde yaşamayı kendimize borç ve amaç edinmemiz, bize yakışan, en asil ve tertemiz bir yol ve en hakiki ahir zaman misyonu, kısacası, en güzel yaşamak ve en büyük mücahitliktir...”