İnsan İlişkilerinde Sınırlar
Hayat, insanın hem kendisiyle hem de diğer kişilerle sürekli temas halinde olduğu uzun soluklu bir yolculuktur. Doğduğumuz andan itibaren ilk temas halkamız ailemiz olur; sonra okul, arkadaş çevresi, iş ortamı ve toplumun farklı katmanlarıyla kurduğumuz ilişkilerle bu halka giderek genişler. Her yeni insanla, her yeni temasla birlikte ruhumuzun dokunduğu alan çoğalır. Fakat bu çoğalma, sınırlarla çerçevelenmediğinde karmaşaya dönüşebilir. Yıllardır hayatımızda olan birisiyle kurduğumuz bağ ile henüz tanıştığımız bir insanla kurduğumuz ilişki aynı olmamalıdır. Yakınlık, geçmişin birikimi kadar, saygının ve farkındalığın da eseridir. Kimi zaman yıllardır tanıdığımız biri, sınırlarımızı ihlal edebilirken yeni tanıştığımız biri, gösterdiği özenle bize daha değerli hissettirebilir. Bu da gösteriyor ki zaman, tek başına bir ölçü değildir. Bu yüzden her insanla, ilişki türüne, yoğunluğuna ve içeriğine göre şekillenen bir sınırımız olmalıdır. Hem kişisel hem de psikolojik sınırlar, hayatın akışında adeta bir harita gibi işler. Nerede durmamız, nerede ilerlememiz, nerede “hayır” dememiz gerektiğini bize öğretir ve bu sınırlar, sadece ruhsal sağlığımızı değil; ilişkilerdeki saygıyı ve sevgiyi de koruyarak hayat kalitemizi belirgin şekilde artırır.
Toplumumuzda sınır koymak, çoğu zaman yanlış bir bakış açısıyla değerlendirilir. Sanki birine sınır çizmek; onu dışlamak, mesafe koymak ya da sevgiden uzaklaşmakmış gibi yorumlanır. Oysa sınır, sevginin zıddı değil; sağlıklı bir zemini, selameti sağlayan mihenk taşıdır. Kontrolsüz bir yakınlık, kalplerin birbirine karışmasına değil; yıpranmasına neden olabilir. Gerçekten seven hem kendini hem sevdiğini korur. Fakat bizde sınır koyan kişi genellikle “soğuk”, “burnu havada”, “kibirli” olarak etiketlenir. Hâlbuki sınır koymak hem kendini hem muhatabını incitmemek için gerekli olan bir unsurdur.
Yakınlık, haddinden fazla olduğunda hem benliği boğar hem ilişkileri bulanıklaştırır. Sınır, nefretten değil, bilinçli sevgiden doğar. Kalp, her gelenin girip çıkamayacağı hassas bir alandır. Sınır koymak, “Sen buraya kadar gelebilirsin, çünkü ötesi kalbimdir.” diyebilmektir. Bu da en çok kalbi incitmemek isteyenlerin marifetidir. İnsan ilişkileri bu incelikle yaşanmalıdır.
Sınır koymak, zannedildiği gibi insanlarla aramıza aşılmaz duvarlar örmek değildir. Aksine, sınır hem yakınlığı hem huzuru mümkün kılan bir araçtır. Müstakil bir evimiz olduğunu düşünelim… Her iki yanımızda da komşularımız var ama bahçemizi çevreleyen ne bir çit var ne de bir duvar. Böyle bir durumda, iyi niyetli bile olsalar, komşularımız zamanla fark etmeden bahçemize adım atabilirler. Hele ki biz alttan alan, anlayışlı ve “bozulmasın” diye susan biri isek, bu sınır ihlalleri neredeyse kaçınılmaz olur.
Oysa bahçemizi korumak için yüksek duvarlara gerek yok; alçak, şeffaf ama net bir çit bile yeterlidir. Hem bizim alanımızı belli eder hem de komşuyla dostluğu bozmadan bir denge kurar. İşte insan ilişkilerinde sınır da böyle bir bahçe çiti gibidir. Çok yüksek olursa uzaklaştırır, hiç olmazsa yok sayılırız. Ama yerli yerinde olursa hem biz rahat ederiz hem de karşımızdaki nasıl yaklaşacağını bilir.
Son zamanlarda ruh biliminde “psikolojik sağlamlık” kavramı sıkça kullanılmaktadır. Nasıl ki bedenen sağlıklı olmak için, hastalığa yakalanmadan önce birtakım tedbirler alıyoruz; beslenmemize ve uyku düzenimize dikkat ediyoruz, takviye vitaminler alıyoruz, harekete ve temiz havada zaman geçirmeye önem veriyoruz; işte bunun gibi psikolojik açıdan sağlıklı ve sağlam olmak için de problemler gelmeden önce önleyici tedbirler almak durumundayız. Aksi takdirde ruhsal sıkıntılar, beden hastalıklarından daha yıkıcı sonuçlara sebep olabilmektedir. Psikolojik açıdan sağlam olabilmenin temel koşullarından birisi kendine değer vermek ve sınır koymaktır. Değersizlik duygusunu yoğun olarak yaşayan bireylerde sınır koyma problemi de sıkça görülmektedir. Kendini değerli gören bir insan, her davete “evet” demek zorunda hissetmez; herkesin onayına muhtaç kalmaz, içinden gelen sesi duymaya cesaret eder. Fakat değersizlik duygusunu yoğun şekilde taşıyan bireyler, genellikle sınır koymakta zorlanır. Zihninde şu düşünce döner durur: “Hayır dersem beni sevmezler.” “Kabul etmezsem dışlanırım.” Ne yazık ki bu düşünceler, insanı sadece başkalarının hayatına razı eden değil, kendi hayatından vazgeçiren bir noktaya sürükler.
Değersizlik duygusu, insanların yaşamlarının farklı dönemlerinde deneyimledikleri, içsel bir boşluk ve eksiklik hissidir. İnsan kendisine ve başkalarına bakışını bu duygudan şekillendirir. Bu duygunun kökenleri genellikle erken yaşlara dayanır ve bireyin benlik algısı ile ilgilidir. İnsanın değersizlik hissetmesinin pek çok nedeni olabilir, ancak en yaygın sebepler arasında yetiştirilme tarzı, aile içindeki ilişkiler, okul ve toplum baskıları, sevgiyi ve takdiri erken yaşlarda yeterince deneyimlememek yer alır.
Değersizlik duygusu genellikle kişinin kendini yetersiz görmesine ve sevgiyi hak etmeyen biri olarak hissetmesine yol açar. Bu hissiyat, zamanla bireyin öz saygısını zedeler ve daha fazla içsel çatışmaya neden olur. Aynı zamanda değersizlik duygusu kişinin, kendini başkalarıyla kıyaslamasına ve diğer insanların daha üstün olduğu düşüncesine kapılmasına neden olur. Bu da onlarla yanlış bir iletişim kurması ve sağlıksız ilişkiler geliştirmesi ile sonuçlanır. Nihayetinde her şeye evet deme, kendi istek ve ihtiyaçlarını öteleyip başkalarının istekleri doğrultusunda hareket etme, sınır koyamama gibi durumlarla hayatını zorlaştırmış olur. Sınır koyamayan kişiler, çevrelerindeki insanlar tarafından maddi-manevi açıdan kullanılmaya açık kimselerdir.
İnsan ilişkilerinde sınır koyamayan kişiler, sıklıkla başkalarının ihtiyaçlarına öncelik verirken kendi ihtiyaçlarını ve sınırlarını ihmal ederler. “Arkadaşlarım aradığında her zaman ulaşılır olmalıyım.” “Benden bir şey istediklerinde onlara olumlu cevap vermeliyim.” Hayır dediğimde benden uzaklaşmalarından korkuyorum.” “Benim isteklerim yapılmıyor olsa da onlar mutlu olduğunda ben de mutlu oluyorum.” “Başkalarına karşı sürekli olarak anlayışlı ve hoşgörülü olmalıyım.” “Başkasının ruh halini düzeltmek için kendi duygusal enerjimi tüketene kadar çaba sarf ediyorum, ama kendimi önemsemiyorum.” “Benim insanlara verdiğim değeri ve gösterdiğim özeni, onlar bana aynı oranda göstermiyor.”
Bu tür ifadeler, sınır koyamayan kişilerin çoğunlukla içsel olarak duyduğu kaygıları ve korkuları yansıtır. Onlar, başkalarının mutluluğunu kendi mutluluklarının önünde tutarak duygusal ve fiziksel olarak tükenmişlik yaşarlar. Bu durum, bazen “başkalarını mutlu etmenin” yüküyle baş başa kalmalarına yol açar. Hayır demek, bazen kişiye suçluluk duygusu yaratırken, “evet” demek de kendi benliklerini ihmal etmelerine sebep olur. Her yerde güler yüzlü olmak, her insanın yardımına koşmak, karşımızdaki kişilerin gözünde kolay ulaşılır ve önemsiz bir kişi imajı oluşturabilir. Bu nedenle yakın çevremizde, iş ortamında, sosyal hayatta davranışlarımıza ve sınırlarımıza özen göstermemiz önemlidir.
Diyelim ki bir arkadaşınız sürekli sizinle görüşüyor. Çat kapı evinize geliyor veya aniden program yapıp sizinle dışarıya çıkıyor. Her aradığında size ulaşabiliyor. Günlük konuşmalarla vaktinizi alıyor ve sizin işlerinizin aksamasına neden oluyor. Bu durum size dışarıdan kolay görünse de içten içe yorgunluk verebilir. Bu arkadaşınıza karşı sınır koymak şöyle olabilir: “Seni çok seviyorum ama benim iş düzenim ve dinlenme saatlerim var. Önceden haber verirsen daha rahat olurum.” Nazik ama net bir ifade. Bu hem sizi korur hem de arkadaşınızla ilişkinizi zedelememiş olursunuz. Aksi takdirde bir gün duygusal anlamda patlama yaşayıp bir anlık öfke ile arkadaşınızla ilişkinize zarar verici sözler kullanmanız kaçınılmaz olur.
Sınır koyamayan kişiler çevrelerine karşı sürekli verici olurlar. Fedakârlık yapan her zaman kendileridir. Aşırı fedakârlık yapan kişiler genellikle kendilerini değersiz hissederler: “Ben ancak işe yararsam sevilirim.” Bu kişilerde onay bağımlılığı gözlemlenmektedir: “İyi biri olmalıyım ki terk edilmeyim.” Suçluluk duygusuyla hareket ederler: “Kendi ihtiyaçlarımı düşünürsem kötü insan olurum.” Bu durum zamanla kişide tükenmişlik, içsel öfke birikimi, depresif belirtiler ve hatta psikosomatik rahatsızlıklara yol açabilir. Çünkü bir insan ne kadar güçlü olursa olsun, sonsuz bir kaynaktan veremez. Veren de bir yerde tükenir.
Aile içinde değer görmeyen, kendi ihtiyaçları yok sayılmış bireyler; anne ve babadan sevgi görebilmek adına kendilerinden ödün verip ebeveynlerinin istediği doğrultuda yaşamaya çalışırlar. Onay görebilmek adına benliklerini yok sayarlar. Yetişkinlikte de bu yaşayışın devam etmesi; kişilerin duygusal anlamda yıpranmalarına, çevreleri tarafından kullanılmalarına, yoğun bir değersizlik duygusu ve var olma ihtiyacı içinde bocalama yaşamalarına neden olur. Hayatın anlamını özümseyerek yaşayabilmek için bu kısır döngünün kırılması gerekir. Peki bu nasıl gerçekleşebilir? Nereden başlamak gerekir?
Hayatın anlamını özümseyerek yaşayabilmek, kişinin kendisini olduğu gibi kabul etmesiyle başlar. Bu, sadece dışarıya karşı değil, içsel olarak da bir kabuldür. Kişinin kendini sevmesi, öncelikle kendine karşı dürüst ve şeffaf olmasıyla mümkündür. Bu süreç, duygularını, düşüncelerini ve tecrübelerini kabullenmekle başlar. Kişi geçmişteki hatalarını, kırılganlıklarını ve zayıflıklarını olduğu gibi kabul ettikçe, onları bir yük olarak görmek yerine, bunları öğreten, büyüten ve olgunlaştıran deneyimler olarak görmeye başlar.
Tanımak, kendini sevmek için en önemli adımdır. Çünkü bir insan, kendi benliğini tanımadan gerçek bir sevgi ve kabul geliştiremez. Tasavvuf terbiyesi, bu tanıma sürecinde önemli bir rol oynar. Tasavvuf, insanın içsel derinliklerine inmesini ve kendi özüne ulaşmasını teşvik eder. Tasavvufi öğretiler, insanı ruhsal bir yolculuğa çıkarır ve bu yolculuk, insanın kendi içindeki huzuru, sevgiyi ve gerçek değerini keşfetmesine olanak tanır. Kendini bilen, tanıyan kimse de Rabbini tanıma yolunda çok büyük bir adım atmış demektir. Kişi, kendine sürekli şunu hatırlatmalı ve ne kadar kıymetli olduğunu kalbinde hissetmelidir: “Rabbim bana değer verdi ve beni yarattı. Beni bitki olarak, hayvan olarak değil; insan olarak yarattı ve beni İslam’la şereflenen bir toplumda, bir ailede var etti.” Küfür içinde boğulan toplulukları düşününce, milyarlarca insan arasında Müslüman olarak hayata devam ediyor olmak ne kadar kıymetli, varın siz düşünün.
İnsan, kendi değerini fark ettikçe, başkalarının beklentilerinden bağımsız olarak kendi sınırlarını çizmeyi öğrenir. Çünkü insan, kendisini tanıdıkça, neye ihtiyacı olduğunu daha iyi anlar ve başkalarına da bu sınırları öğretmeye başlar. Bu içsel farkındalık hem kişisel ilişkilerde hem de ruhsal gelişimde büyük bir dönüşümü tetikler. “İnsanlar benden ne istiyor?” demek yerine, “Rabbim benden ne istiyor? Ne yaparsam O’nu (c.c.) hoşnut ederim?” psikolojisi içinde yaşamak hem kendi sınırlarımızı hem de diğer insanların sınırlarını görmek ve önemsemek demektir.
Hayatımızın merkezine Rabbimizi ve O’nun rızasını kazanmayı aldıktan sonra insanlarla olan ilişkimizi de yavaş yavaş düzenlememiz ve rayına oturtmamız gerekir. Maalesef büyük değişiklikler yapmak için canımızın yanmasını ve en yakınlarımızdan darbe almayı bekliyoruz. İnsanlar konusunda ne zaman bir problem yaşasak büyük kararlar alıyoruz ancak bunların ne kadarını uygulayabiliyoruz!
İnsan insana muhtaçtır. Bu nedenle insanlarla ilişkinizde hem kendinize hem de karşı tarafa zarar vermeden iletişimi devam ettirebilmek için şunlara dikkat edebilirsiniz:
Küçük “hayır”larla başlayın: Her isteğe “evet” demek zorunda değiliz. Bugün bir daveti geri çevirin. Yumuşak ama kararlı olun.
Duygularınızı tanıyın: “Bunu yapmak istemiyorum.” diyorsanız, bu duyguyu bastırmayın. Onu rehber edinin.
Net ve nazik olun: Sınır koymak kaba olmak değildir. “Şu anda dinlenmeye ihtiyacım var, daha sonra görüşelim.” demek bile bir sınırdır.
Sürekli veren olmayın: Su hep bir yöne akarsa, bir yerde kurur. Denge kurun. Hem verin hem de almaya izin verin.
Her kalp eşsiz bir bahçedir. Oraya neyi ekeceğinizi siz seçersin, kimlerin gireceğini de yine siz belirlemelisiniz. Aksi takdirde kalbinizin toprağı başkalarının ayak izleriyle dolup taşar. Ve bir süre sonra orada ne çiçek kalır ne huzur...
