Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

İğnenin Ucundaki Tarih / Gramofon Ustası Kayhan Tepe

Bu Yazıyı Paylaşın:
İğnenin Ucundaki Tarih / Gramofon Ustası Kayhan Tepe

İstanbul’un kalbindeki Unkapanı İMÇ Blokları’nda, dijital çalma listelerinin anlık dünyasından çok uzakta, mekanik bir mucizenin sesini koruyan bir dükkân bulunuyor. Burası, Kayhan Tepe’nin zanaatını ve tutkusunu birleştirdiği atölyesi. Kendisiyle gramofonların cızırtılı ama ruhu olan dünyasına, taş plakların değerine ve müziğin en saf halinin peşindeki yolculuğuna dair keyifli ve derin bir sohbete daldık.

Bu tutku sizde nasıl başladı? Sizi turizmden pilotluğa, oradan da gramofon üretimine yönelten bu ilginç serüveni dinleyebilir miyiz?

Aslında her şey çocuklukta başladı. İlkokuldan beri dışarıda ne bulursam eve getirirdim, tam bir koleksiyoner ruhu. Annem hep, “Oğlum yine mi bir şey getirdin?” derdi. Oyuncakları kurcalamayı, yapıştırmayı çok severdim. Lisede de plak tutkum vardı. Sonra hayat farklı yerlere götürdü; liseyi turizm okudum, ardından Spor Akademisi’ni bitirdim. İngiltere’de dil eğitimi aldıktan sonra pilotajlığı bitirdim. Ancak Türk Hava Yolları’nda birkaç elemede şanssızlık yaşayınca “Bu defteri kapatacağım.” dedim ve yıllar sonra en sevdiğim şeye, köklerime geri döndüm. Şimdi burada, bu dükkânda gramofon üretiyorum, tamirlerini yapıyorum.

Peki bu zanaatı, tamir ve üretimi nasıl öğrendiniz? Bir usta-çırak ilişkiniz oldu mu?

Kapalıçarşı’da rahmetli Mehmet Öztekin ustamız vardı. Çok iyi bir tamirciydi. Ben de sürekli ona gider, ürün bulur, götürürdüm. Tam bir esnaftı, ketumdu; işin sırrını, püf noktalarını kolay kolay söylemezdi. Bana “Kayhan naber, çayını söyle.” derdi, oturur çay içerdik. Ben de o sırada hangi ses kutularını kullandığına, hangi parçaları nereden bulduğuna bakarak gözlem yapar, bir nevi göz aşinalığı kazanırdım. Asıl kırılma noktası ise bir gün elime geçen bozuk bir çanta gramofonla oldu. “Şu motorun içinde ne sıkışmış?” diye merak edip tamamen söktüm. Zembereğini, yayını çıkardım... Öyle öyle kurcalayarak, her bir parçanın ne işe yaradığını, 78 devrin nasıl ayarlandığını keşfederek işi çözdüm. Oradan başlayarak bugün dökümünden borusuna her şeyi kendim yapacak seviyeye geldim.

Geçmişe bir yolculuk yapalım. Gramofonun ve plakların tarihinde bizim için neleri öne çıkarırsınız? Özellikle “taş plak” dediğimiz şey tam olarak nedir?

İşin aslı 1877’de Thomas Edison’un sesi bir silindire kaydeden fonografı bulmasıyla başlıyor. Ama asıl devrimi 10 yıl sonra Emile Berliner, sesi yatay bir diske kaydederek yapıyor ve gramofon doğuyor. İşte o ilk çıkan plaklar, 78 devirlik, zift ve reçine karışımı sert bir malzemeden yapılan taş plaklardı. O zamanlar kayıt teknolojisi çok zordu. Bütün orkestra ve sanatçı kaydı tek seferde yapmak zorundaydı. Bir hata olursa, kalıbın yeniden hazırlanması gerekiyordu. Bu yüzden o kayıtlardaki ruh çok başkadır. 50’lerin sonuna doğru ise bildiğimiz vinil, yani plastik bazlı, daha esnek olan 45’likler ve LP (Long Play) dediğimiz 33’lük plaklar çıktı. 45’likler genelde iki şarkılık küçük plâklardı ve sürekli değiştirme zahmeti vardı. 33’lükler ise bir albümdeki 10-12 şarkıyı barındırabildiği için çok daha popüler oldu.

Gramofon dünyasının en ikonik markası şüphesiz “Sahibinin Sesi” (His Master’s Voice). O meşhur köpekli logonun ve markanın hikâyesi nedir?

O köpek gerçektir, adı Nipper. Sahibinin ölümünden sonra abisi, ressam Francis Barraud, köpeği gramofondan çıkan sahibinin sesini dinlerken resmeder. Bu tabloyu ilk başta Edison’un şirketine sunar ama “Köpekler fonograf dinler mi?” diye alaycı bir şekilde reddedilir. Bunun üzerine Emile Berliner’in şirketine gider ve Berliner bu resimdeki potansiyeli hemen görür. 1900 yılında logoyu patentler ve böylece “Sahibinin Sesi” efsanesi doğar. Bu logo o kadar tuttu ki, İngiltere’de kurulan devasa fabrikalarla marka tüm dünyaya yayıldı. Sadece gramofon değil; radyo, televizyon, hatta logolu sigara tabakası, pudralık gibi promosyon ürünleri bile ürettiler. Türkiye için Osmanlıca yazılı gramofonlar dahi yaptılar.

Neden taş plak deniliyor ülkemizde? Bu plakların bakımı nasıl olmalı?

Dediğim gibi 1890’larda ortaya çıktığında aslında 78 devirde okunabilen plak türüdür. Üretimi neredeyse 1940’lı yıllara kadar devam etse de, çok kırılgan olması nedeni ile kullanımı dikkat isteyen bir plak türüdür. Üretiminde kullanılan bir tür reçinemsi maddeye benzer ebonit maddesinin yapısından dolayı Türkiye’de bu isimle anılmaktadır. Taş plak, dilimizde “taş plak” olarak geçse de orijinal adı “gramophone record”dur. Taş plaklar, iki tarafında da ses sinyalleri olan en ilkel plak türü olarak bilinir. Bakımları ise çok hassastır. Taş plakları üst üste koyarsanız zamanla yamulur, mutlaka dikey olarak saklanmalıdır. Bizim bugün taş plak dediğimiz plak türünün ilk seri üretimi 1898 yılında Almanya’da başlamıştır. Bazılarına göre Hannover, bazılarına göre Münih ilk seri üretime ev sahipliği yapmıştır. Kent konusunda tam anlamıyla bir fikir birliği olmasa bile ilk üretimin Almanya’da yapıldığını biliyoruz. 20. yüzyılın başlarında malzeme konusunda bazı arayışlar neticesinde farklı denemeler olmuştur. Çeşitli fabrikalar mukavva üzerine pamuk, shellac ve balmumunu ve reçineler ile kaplayarak üretim yapılmaya başlar. Bu plakları daha dayanıklı hale getirir. Bu üretilen plaklara İngilizce “Unbreakable” adı verilir. Türkçemize “kırılmaz” olarak çevireceğimiz bu terim zaman içerisinde halk arasında taş plak haline gelmiştir.

45’lik Vinyl plakların bakımı daha mı kolay?

Pek sayılmaz, onlarında farklı hassas noktaları var. Mesela, Vinyl plaklar nemli ortamda ise mantar yapar, güneşte ise anında yamulur. Bir keresinde 45’liklerimi balkonda unutmuştum, sıcaktan hepsi eğrilmişti. Bu yüzden doğru koşullarda saklamak çok önemli.

Taş plakları bu kadar özel kılan nedir? Bu kadar kıymeti oluşu nereden kaynaklanıyor?

Öncelikle taş plakların üretimi neredeyse tamamı el işçiliği ile zor ve zahmetli bir süreçten geçiyor. Kayıtlar bir defa yapılıyor. Artık ne yaptıysan o. Ayrıca özenli bir işçilik gerektiren bir süreç olduğundan dolayı ticari olarak çok kârlı değil. Bu kayıtlar genellikle özel kayıt stüdyolarında kayıt altına alınıyor. Taş plakların esas önemi ise ilk çıktığı dönemde sadece müzik değil, aynı zamanda tarihî kişilerin konuşmaları, şiirleri kayıt altına alınıyordu. Bunun yanında yaşanmış olayların hikâyeleri tanıkların kendi sesleri ile kayıt altına alınıyordu. Bu tarihî ses kayıtları şimdi müzelerde özel koleksiyonlarda yerini almış durumda. Bir nevi bu kayıtlar tarihe ışık tutuyor. Bundan dolayı tarih tutkunları için önemli bir kültürel miras olarak saklanmaktadır. Günümüzde koleksiyoncular için nadir ve tarihî değeri yüksek antikalar olarak kabul ediliyor. Bu nedenle antika plaklar, müzik tarihinin bir parçası ve sanatsal değeri olan nadir eserler olarak sanatseverler tarafından aranan parçalar oluyor. Bundan dolayı müziğin tarihine yolculuk yapmak isteyenlerin uğrak noktalarından biri olan taş plakların meraklısı da, alıcısı da bir hayli çok. En eskileri ve benzeri bulunmayan plakların yüksek fiyatlardan alıcı bulduğuna şahit oluyoruz.

Bazı eski plakların on binlerce lira ettiğini duyuyoruz. Bir plağı bu kadar değerli kılan nedir?

Zor bulunan, her zaman kıymetlidir. Silüetler gibi grupların veya Orhan Gencebay’ın ilk taş plakları az sayıda basılmış, zamanla çoğu kırılmış veya kaybolmuş plaklar çok nadirdir. Piyasada ne kadar azsa, o kadar kıymetlenir.

Son olarak, bu dijital çağda gençlere gramofon dinlemeyi neden tavsiye edersiniz? Bu mekanik aletin sihri nedir?

Müziğin tarihi, ilk kayıtlar tamamen natürel ses. Stüdyoda yapılmış dijital oynamalar, mix gibi müdahaleler yok. Bu da büyülü kılıyor haliyle. Gramofonun sihri elektriksiz, tamamen mekanik bir sistemle size evinizde konser vermesidir. Onu kuruyorsunuz, bir zahmet çekiyorsunuz ve iğneyi plağa koyduğunuzda en doğal, en saf sesi duyuyorsunuz. Bu, müziğin ruhuna dokunmaktır. İnsanlar geçmişe her zaman özlem duyar, bu nostalji hiç bitmez. Benim de en büyük amaçlarımdan biri bu; gençler gelsin, görsün, bu kültürün nasıl doğduğunu, müziğin bu en ham halini tanısınlar. Amacım sadece bir şeyler satmak değil, bu kültürü ve tarihi yaşatmak. Özellikle üniversite öğrencilerinin merakı çok; bir tarihi buraya gelerek yaşıyorlar. Tabii bunun bir de kültürel boyutu var. Kapım her zaman gençlere açık. Soru sormak isteyenler bana sosyal medyadan kayhantepe34 isim ile kolaylıkla ulaşabilirler, her türlü yardımcı olmaya çalışırım. Şimdiden meraklı gençleri bir kahve içmeye bekleriz.