Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

İbadetlerin İnsan Psikolojisine Etkisi / Prof. Dr. Erol Göka

Bu Yazıyı Paylaşın:
İbadetlerin İnsan Psikolojisine Etkisi / Prof. Dr. Erol Göka

Aranızda gören var mı bilmiyorum, ben artık rastlamıyorum. Eskiden ne çok vardı onlardan. Dinsel inançların bir evrimsel değişim çizgisi içinde yol aldığına inanırlardı. Despotik aydınlatmacı bir zihniyetin ve 19. yüzyıl sosyolojisinin yaşayan son kalıntıları gibiydiler, lâkin bizim büyük şehirlerimizde sayıca çoktular. Onlara göre dinsel inançlar, mitolojiden çok tanrıcılığa, oradan da tek tanrıcılığa doğru evrilmiş, sonra da bilimsel düşüncenin ortaya çıkmasıyla giderek ortadan kalkması umulur bir şey haline gelmiş.

Bilim, inançları semirten korkuların kaynağında bulunan esrarengiz konuları aydınlattıkça her türlü dinsel inanç da kaybolacak, bilimin ve aklın aydınlığında hurafelerden uzak, yepyeni, huzur dolu, tırnak içinde “dinsiz zamanlar” gelecek. Aynen bunları söylüyorlardı, aynen bunları savunuyorlardı. Nereye gittiler bilmiyorum ama şimdilerde pek ortalıklarda görünmüyorlar. Avrupa’daki Aydınlanma anlayışının çok abartılı savunmalarından ibaret olan bu fikirler, artık caka satarak dolanamıyor; tam tersine savunulabilmesi yürek istiyor. Zira geçen zaman gösterdi ki dinsel inanışlar insanların ve toplumların hayatlarında belirleyici bir role sahiptir. Kültürleriyle şununla bununla bugünden yarına bir anda değiştirmeleri, hele hele ortadan kaldırmaları imkânsızdır. Bir kez daha anlaşıldı ki dünyayı radikal biçimde değiştirme çabalarının ardındaki Sosyalizm, Mao Zedung düşüncesi gelir geçer. Geldi geçti ama din hep bireysel ve toplumsal psikolojimizdeki yerini korudu, koruyor. Bilimin işi, dinsel inançlara savaş açmak değil, olgular arasındaki nedensellik bağlantılarını anlamaya çalışmaktır.

İnsanların büyük çoğunluğu modern zamanlarda bile çeşitli manevi inançlara sahipse ve büyük dinler büyüklüklerinden bir şey kaybetmemişlerse, hâlâ en yetkin kafalar, din eksenli medeniyetler çatışmasından ve Haçlı Seferleri’nden söz ediyorlarsa, bu bir olgudur ve bunun üzerine düşünmek icab eder. Kendinizi bir bilim kilisesine kilitlemeniz, oradan başınızı dışarıya çıkarmamanız, inançları, inançlı insanları hani demokrasi gereği hakaret edip aşağılayamasanız bile küçük bir gelişmemiş olarak görmeniz bu olguyu değiştirmez! Dinsel inançlar, asla başka bir kurum ya da kuruluşlar tarafından doldurulamayacak muhteşem özelliklere sahiptir. Birey ve toplum psikolojisinin değiştirilmesi çok zordur, kendine özgü kural ve ilkeleri olan bir maneviyat sistemi vardır. Maneviyat sisteminin de psikolojik bütünlüğümüzün sağlanmasında çok önemli bir rolü vardır. Çünkü inançların her birinin, başka süreçte olan hayatlarımıza bir yol haritası oluşturabilmemizde çok önemli rolleri vardır. Her şeyden önce dinin sağladığı bilişsel harita sayesinde bir jeolojik kozmoloji ve kozmoloji içinde, bu âlem içinde insan olarak dünyadaki varlık nedeniniz ve konumunuz belirleniyor. Bu öyle az bir şey değil! Din olmasaydı âlemin içinde insan ne yapacak tek başına. İkincisi ve belki daha önemlisi ölüm, özgürlük, anlamsızlık ve yalnızlık olarak karşımıza çıkan varoluşsal temel kaygılarla, bir biçimde baş edebilmesi için bu yol haritası çok gerekli. Hepimizin hayatı bir başkasıyla ilgilidir. Hayatımızı, hayatlarımızı trajik kılan temel özellik ölümlü bir varlık oluşumuzla, faniliğimizle ilgilidir. Eninde sonunda dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibaret. Bu dünya, yalan dünya; “Mal da yalan mülk de yalan / Var gel biraz da sen oyalan.” Üzerine titrediğimiz evlatlarımız bile geçici dünya nimetlerinden. Yaşanan, yaşandığı andan itibaren ömrün azgın şelalesinde kaybolup gidiyor. Belleği kadardır insanın yaşamı, geçmiş sadece hatırlayabildiklerimizdir. Kalıcılık için eser bırakmaktan, toplumsal belleğe nakşolmaktan ya da hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamaktan, faniliğimizi unutuşa bırakmaktan başka çaremiz yok. Fanilik adlı bu oyunun hepimiz için oynanması gereken belli sahneleri, kulağımıza sürekli fısıldanıp duran değişmez replikleri vardır. Varoluş bir türlü sırtımızdan çıkarıp atamadığımız bir doluluk. “Ne işimiz var burada, kim çıkarttı bizi buraya?..” soruları, cevabı olmayan, yakamıza yapışmış ölümcül kenelerdir. Bu sorularla eninde sonunda taşma diyebileceğimiz derin anlamsızlıkla baş etmenin biricik yolu sormamaktır, görmezden gelmektir, zaten çoğumuz böyle yapıyoruz. Psikolojimizin bu gerçeklerin bilince çıkmasını önlemeyi başarabilmesi gerekiyor. Hayata baksak da dünya dertlerine bulansak da etrafımızda akrabalardan, dostlardan, hayali topluluklardan bir insan olgusu yerleştirsek de kendimizden kaçamayız. Kendimiz, dönüp dolaşıp yine ona geleceğimiz kürkçü dükkânımızdır. Her birimiz kendi ölümümüzü, öldüğümüz gibi kendi hayatlarımızı yaşarız. Kimse, varolmamıza vesile olan babamız, bizi rahminde taşıyan anamız bile bizim bedenimizi, ruhumuzu bütünüyle olsun ödünç alamaz. Kendimize çakılıyız. Kendimiz en hakiki gerçekliğimizdir. Nereye gitsek kendimizi de götürürüz. Yalnızız, yapayalnız. Yalnız değilmişiz gibi yapmaya, yalnızlığın zifiri karanlığında değilmişiz gibi ilişki oyunları oynamaya mecburuz. İnsan, varolduğunun bilincinde olan, bir başka deyişle kendi yaşam projesini yapmaya muktedir yegâne özgür varlıktır. Özgürlüğümüz öyle sanıldığı gibi bir hediye değil; bir baş dönmesi, bir bulantı olarak yaşamaya çalışıyoruz. Biyolojimizin, genlerimizin, doğa yasalarının, hukuki ve toplumsal kuramların zindanlarına kapatılmışlığımızı bir kenara bıraksak bile tam bir sanal durumdur, varla yok arası bir felakettir özgürlük. Sonsuz yol vardır gidilecek ama insan bir anda hem orada hem burada olamaz. Tek bir yaşantıyı yaşamaya mahkûmdur. Ben bir yerde konuşma yapmaya karar vermişsem bunun yükünü taşımaya mecburum, başka bir şeyi ne kadar istesem de artık yapamam çünkü kervan yola koyulmuştur. Ama yine de özgürlüğümüzü hissetmek isteriz, ondan vazgeçemeyiz. Hayatımızdan vazgeçeriz ama özgür olma hissinden vazgeçemeyiz. O başımızın belasıdır. İşte insanın yaşayabilmesi bir hayat planı yapıp bir amaç edinip yaşantısını sürdürebilmesi için muhtemel varoluşsal kaygılarını garantiye ya da bir başka deyişle askıya alabilmesi, sanki bunlardan arınmış gibi davranabilmesi gerekiyor. Bu kadar geniş bir menüyü barındıran yegâne yaşamsal aygıt, din tarafından sunulur. Dinsel inanç, sunduğu anlam ve davranış haritasıyla bu kaygıda bir bütünü garanti altına alarak insana bir güvenlik alanı sağlar. Dinsel inanç sayesinde varoluşun doluluğu, ağırlığı hafifler. Ömrümüz, arada sınavlara tabi tutulsak da bir armağan olarak gösterilir, çünkü böyledir, çünkü gelmişizdir bu dünyaya, Yaratıcımız bizi var olma şerefiyle şereflendirmiştir. Kendimizi onun esirgeyici ve bağışlayıcı kollarına güvenle bırakabiliriz. Tehlikelerle hırs ve tamahla dolu bu insanların ve tabiatın dünyasında, kendimizi bu kadar güven içinde başka nereye bırakabiliriz ki? Zaten bizi bir alan olsa, tamamen kabul eden olsa, örneğin bir ana bir sevgili bunu söylese ve hatta yapsa, kısa süre sonra özgürlüğünüz orada durmamak için çırpınmaya başlayacaktır. Öyle psikolojik bir teknik vardır. En sevdiğiniz kim? Çocuğunuz; çocuğu anasının kucağına ver bakalım, çocuk ve anası birbirine sarılsınlar, ne kadar durabilirler öyle? Ben diyeyim üç dakika siz deyin beş dakika, öyle mi değil mi? Üstelik Yaratıcı’nın bizim gayretimize, namazımıza, orucumuza da ihtiyacı yoktur. Gerçi sizden bunu da talep eder ama kendisi için değil, sizin için, size ait kendiniz için ister bunu. Bizi ondan daha iyi koruyan, kollayan, düşünen yoktur. O, bize bizden, şah damarımızdan bile daha yakındır. Bizden ibadet ister, zira her ibadet dünya hayatına verilmiş bir ara, bir moratoryumdur. Her ibadette, küçük bir dua ve sadaka verme anında bile; dünya hayatından, fanilikten, varoluşsal temel kaygılardan yüz çevirme, Yaratıcımız’la karşılaşma O’nunla konuşma söz konusudur. İbadetler bir moratoryumdur, bir ara vermedir ama dinlenme ve tatil değildir. Oruçta bu konu çok belirgindir. Bütün ibadetlerde vardır ama oruçta çok kendini belli ettiği için oruç örneğinden gidelim. Oruç, en temel arzulara ara vermektir. Ara verilir, çünkü bu sayede faniliği, varoluşsal temel kaygılarımızı hallederiz. Oruçla “Yaratılmışların en şereflisiyim, bakma sen çamurdan yaratıldığıma.” deme şansı yakalarız. Çoğu yerde çoğu zaman orucun işlevlerinden bahsedilirken, açın halinden anlama gibi toplumsal boyutu öne çıkarılır. Şüphesiz orucun böyle bir işlevi vardır ama insanın kendi varoluşsal dertlerine çare bulmada, kendini anlamasında o kadar çok işe yarar ki, bu toplumsal boyutu çok geride kalır. İnsan olduğunu söyleyen herkesi yaşadığı zilletten, kahırla ızdıraptan, varoluşun trajik konumundan birdenbire göklere yükseltiverdiği içindir ki milyonlarca insan oruç ayını bekler, Ramazan’ı sevinçle karşılar. Cahiller orucun bu işlevini göz önünde bulundurmadan oruç sırasında aç susuz kalan insanın psikolojisini, mazoşist doyum dedikleri zorluklardan, acıdan zevk alma haliyle açıklamaya çalışırlar. Bu tamamen onların varlık alanındaki körlüklerinden cehaletlerindendir. İbadetler bir moratoryumdur ama o sırada insan varoluş olarak öylesine bir yükselme duygusu yaşar ki…

Müslümanlar çok iyi bilirler, sürekli izah ederler, yani her namazda yaptığımız, bizi Yaratan’a doğru gitmek. İnsan kendi başına kendisini anlayamayacaktır. Bunu ancak Yaratıcı’ya bağlı olduğunun bilincinde olması, Yaratıcı tasavvuru sayesinde yapabilir. Buradaki kendini anlama sadece basit bir birliktelikle değil, bütün bu varoluşun fiil düşüncelerinin, duygularının ve eylemlerinin topyekûn yer aldığı derin bir kavrayışı anlatmaya çalışır. Bu yüzden tüm ibadetler sırasında adaleti, sevgiyi ve gücü hepsini birden bir arada tek bir potada kurgulayabiliriz. İbadet, varoluşumuzun bütün boyutlarıyla Yaratıcı’ya yaklaşmaya ve O’nunla iletişim kurmaya izin veren sonlu ile sonsuzun birbirine bağlandığı ara gibidir. İbadet sayesinde bizim dünyevi ve sonlu varlığımız aşkınlaşıp kutsal bir haleyle kaplanır. Yaratıcı, bizim için bilimsel olarak kanıtı gereken bilimsel bir varlık olmaktan çıkar. Bu nedenle ibadet inancın özüdür. İbadet olmasaydı maneviyat siperimiz kendisini her daim yenileyemezdi. Din, “Tanrı var mı yok mu?” sorusu etrafında dönen basit bir entelektüel tartışma konusu olarak kalırdı. İnancın dinamik özü olan ibadetlerin bireysel psikolojimizde olduğu kadar toplumsal psikolojimizde de değişmez yeri vardır. İnsan aynı zamanda grup varlıktır. Kendini ancak öteki sayesinde, ötekinin aynasında görür, tanır. Sağlıklı bir insan ilişkisinin de toplumsal yaşamın olabilmesi için de bizim dışımızdaki insanların en az bizim kadar değerli olduklarının bilgisine ve bizi başkalarına yakınlaştıracak sevgi, saygı, merhamet gibi olumlu duygulara ihtiyaç vardır. Başkaları gündeme geldiğinde, ötekine karşı davranışlarımız söz konusu olduğunda, hukuk ve siyasetin yanı sıra asıl olarak ahlakın bereketli ama bir o kadar da kaygan arazisi üzerindeyiz. Evet, ahlak bereketli bir alandır ama kaygan bir alandır. O bereketten faydalanmak için epey çaba gerekir. Ahlak, en kısa yoldan bizim insan kardeşimiz olan ötekine ne yapacağımız, nasıl davranacağımızı saptar. Toplumsal yaşamın sağlıklı biçimde sürdürülebilmesi için ahlak; bireyin ruhsal yaşamındaki varoluşsal temel kaygılarıyla baş etmesinde, manevi çıkarın oynadığı rol kadar önemli bir işlev üstlenmiştir. O yüzden inançların sunduğu bilişsel haritada bir kozmoloji, kozmogoni ve bizim evrendeki varlık nedenimiz yanında mutlaka başkalarına nasıl davranmamız gerektiğiyle ilgili bilgiler de bulunur. Bunlar Kur’ân-ı Kerîm’i açtığımızda göze çarpan ilk bilgilerdir. Nasıl bir âlemin içinde yaşıyoruz, bu dünya nasıl var oldu, nereye doğru gidiyor, bizim sorumluluğumuz nedir ve başkalarına nasıl davranmamız icap eder?.. Bu kadar önemli olan ahlak, birçok kaynaktan beslenir, ahlakın birçok kökeni vardır ama en önde gelen kaynak dinsel olandır. Ahlakın ana kaynağının din oluşu; maneviyatın psikolojimizde tuttuğu derin yer nedeniyle olduğu kadar Yaratıcı’nın hem ötekinin de Yaratıcısı hem de mutlak öteki özelliği dolayısıyladır. Yaratıcımız beni Yaratan, sizleri de Yaratan’dır. O yüzden hepimizden öndedir ve biz geçici, fani varlıklarız; o kalıcı, mutlak varlık. Yaratıcı’yla ilişkimiz dünya hayatındaki insanlarla ilişkimizin içsel bir arketipidir. Yani Yaratıcı’yla nasıl ilişki kuruyorsak, o ilişki kurma biçimini başkalarıyla, tek tek diğer insan kardeşlerimizle ilişkide de görme şansımız vardır. Ya da bir insanın Yaratıcısı’yla ilişkisine bakın, insan ilişkilerinin nasıl olduğuna oradan ulaşabilirsiniz. Ötekilere karşı davranışlarımızda ötekilerin bir sahibi, hesap vereceğimiz bir merciidir Yaratıcımız. Tüm bu nedenlerle Müslümanlar “Allah’ın ahlakıyla ahlaklanınız.” “İslam, güzel ahlaktır.” derler. İbadetler; ahlakımızı, başkalarına ne yaptığımızı, başkalarını ne kadar düşündüğümüzü, mutlak ötekinin önünde, onunla birlikte gözden geçireceğimiz durumlardır, yani zor bir ara vermedir. Yaratıcımız’la konuşurken, ibadet sırasında, aynı zamanda kendi hayatımızı, bir önceki ibadetten beri yapageldiklerimizi ya da ibadetlere rağmen arınamadıklarımızı, tekrar Yaratıcı’nın gözünün önünde, Yaratıcı’yla birlikte hesaba çekmektir. Toplum olabilmek, bir arada yaşayabilmek için arzular gemlenmeli, ölümcül saldırganca duygular durdurulmalıdır. İnsanlar toplum olabilmeyi başarabilmişlerse eğer, bunları yapabilmeleri sayesindedir. Yani cinsel ilişkilere düzen vermezseniz toplum olamazsınız. Öfkenizi durduramazsanız, her karşılaştığınız insan kardeşinizi öldürmeye ve hatta yemeye kalkarsanız, toplum olamazsınız. Yani orada bir gem gerekir. Arzulara dur diyecek içsel bir mercii gerekir. Bunlar başarıldıktan sonra sıra medeni olmaya, hayatı ve ilişkilerimizi estetize etmeye gelir. Zarafet ve nezaket bizi daha da insanlaştırır. İnancın ve ibadetin bu insanlaşma mücadelesine katkısı çoktur. İnsan olmaya yükselebilmemiz inanç ve ibadetler sayesindedir.