Hüsn-i Hattı Okumak, Lâleyi Koklamak Gibidir / Prof. Uğur Derman
“Medresetü’l-Hattâtîn Yüz Yaşında” isimli yeni bir eseriniz yayınlandı. Kitabınızdan bahseder misiniz?
Tarihimizde hat sanatı üstâz-tilmîz münasebeti içinde, bir maddî karşılığı olmadan öğretilirdi. Vaktiyle -eğer vakfiyelerde bu şart var ise- haftanın belirli günlerinde medreselere gelen bir hat muallimi tarafından meraklı talebeye hüsn-i hat meşk edilirdi. Tanzimat’tan sonra kurulan Rüşdiye mekteblerinde de hüsn-i hat ciddî bir ders olarak yer almıştı. Bütün bunlara rağmen 19. asrın zor şartlarında hattın yanısıra sâir kitap sanatlarının da öğretileceği bir müesseseye lüzum görüldü ve bunu Evkaf Nezâreti üstlendi. İşte 20 Mayıs 1915’te Babıâli’deki tarihî sıbyan mektebinde açılan Medresetü’l-Hattâtîn, böyle bir ihtiyacın mahsülüdür.
Daha evvel bu konuda 40 sahifeyi bulan bir çalışmam neşredilmişti. Fakat 20 Mayıs 2015’te Medresetü’l-Hattâtîn’in 100. yaşını bulduğunu görünce, elime geçen yeni bilgi ve belgelerle bunu müstakil bir kitap hâline getirmeyi uygun bulduk. Ortaya 224 sahifelik bir telîf çıkmış oldu. Resimlerle takviye imkânı da doğunca, kitabın metni zenginlik kazandı.
Hat sanatı hakkında hiçbir bilgisi olmayan kişilere, hat sanatını nasıl anlatırsınız?
Eskilerin bu konuda tertiplediği şu cümleyi pek beğenirim: “Hüsn-i hat, cismânî aletlerle vücuda getirilen ruhânî bir hendesedir.” Her tarafı nokta denilen ölçü birimiyle tespit edilmiş ve yüzyıllar içinde en mükemmel estetiğine erişmiş olan İslamî harflerin ister satır, isterse istif halinde yazılmış terkipleri, okumayı bilmeyenleri bile cezbeder. Hat ve mûsıkî üstâdı Kadıasker Mustafa İzzet Efendi’nin (1801-1876) şu mısraı pek hoştur: “Hüsn-i hattı okumak, lâleyi koklamak gibidir.” Nasıl ki lâle çiçeğini koklamak insana bir şey vermez, buna mukabil seyretmesi sonsuz bir bahtiyarlık sunarsa, hat eserinde de okuma gayretine düşmeden, önce seyretmekle engin bir hazza varmalısınız.
Gelenekli sanatların da yenilenmeye ihtiyacı var mı? Yeni tarzlar geliştiriliyor mu?
Elbette var. Esasen tarihimiz boyunca bu gerçekleştirilmiş. Hüsn-i hat gibi bünyesi sağlam sanatlar, bir köke bağlı olarak bu tekâmülü sağlamışlar. Lâkin mimarî, tezhip ve tezyinat gibi dış tesirlere açık bulunan sanat dallarında 18. asırdan itibaren Batı havası hâkim olmuş, böylece şahsiyetleri kaybedilmiştir.
Eğer “kökü mâzide olan âti” kavramına uyan şekilde yeni tarz araması yapılıyorsa, bu, uygun neticeler doğurabilir. Fakat böyle bir endişe taşımayanların yapacakları tarz yeniliği, onları çıkmazlara götürecek, bir bulaşıcı hastalık gibi ortalığı ifsâd edecektir.
Gelenekli sanatlarda manevî neş’e her zaman vardı. Günümüzde aynı neş’eyi yakalayabildik mi? Eksikliğin sebebi ne olabilir? İşin özünde ne var ya da ne olmalı?
Hattatlar zümresi, tarihimiz boyunca maddeyi geri planda tutup, sanatlarıyla gönüllerini tatmin cihetine gitmişlerdir. Fakat yeni nesillerde, daha işin başındayken “Bu öğrendiklerimi acaba ne zaman paraya tahvil edebilirim?” düşüncesi var ise -ki şimdi açılan kursların bolluğu buna işarettir- elbette manevî neş’eyi Kaf dağının arkasında aramaktan başka çaremiz kalmaz!
Sanatın gerçek değerinin İslam ile anlaşılabileceğini söylüyorsunuz. İslam kültürü gelenekli sanatlara ne katmıştır? İnsanda neyi harekete geçirmeyi amaçlar?
İslam, gelenekli sanatlara tevazu ve mahviyeti kazandırmıştır. İslam sanatkârı, eserlerinde Yaradan’la yarışa kalkmaz, haddini bilir. Bundan dolayı tabiattan aldıklarını aynen ve taklîden kabullenmez. Onları üslûplaştırmak cihetine gider. Şimdi bir de, yaptığı Hz. Musa heykeli karşısında kendisini “Hâlık” sanıp ona “Konuş!” diye haykıran Mikelancello’yu düşünün. Ölüp gideceğini acaba ne zaman hatırladı?
İnsanların gelenekli sanatlara ilgisinin yeni dönemde daha fazla arttığını söyleyebilir miyiz, bunu nasıl yorumluyorsunuz? Gelenekli sanatların kişiye ahlaki, psikolojik ve sosyal açılardan kazandırdıkları nelerdir?
Arttı, hem de çok… Bunda, yakın tarihimizde neredeyse men edilen bu sanatlara karşı, doğan aksülameli ilk sebep olarak gösterebiliriz. İkincisi ise bunu geçim kaynağı olarak görmeye başlayanların çoğalması keyfiyeti ki bu beni korkutuyor. Yoksa, yukarıda da anlattığım gibi, bu sanatlar insana insanlığını hatırlatan birer hüner yumağıdır.
