Hüseyin Avni Danyal İle Söyleşi
Sanat hayatınız nasıl başladı?
Ankara’da amatör tiyatrocu olarak başladım. Sonra bunun bilimsel bir iş olduğunu, tiyatro eğitimi gerektirdiğini düşündüm. 1981 yılında, Dokuz Eylül Güzel Sanatlar Tiyatro Bölümü’ne girdim ve orada 4 yıl eğitim alıp mezun olduktan sonra aynı yıl Devlet Tiyatrolarına girdim. 26 yıl Devlet Tiyatrolarında çalıştım, sonra emekli oldum. Emekli olmadan önce özel tiyatro macerasına giriştim, hâlen devam ediyor. 98-99 yıllarında da televizyonda seyircinin karşısına çıkmaya başladım. O günden bugüne, yaklaşık 30 yılı aşkın bir süredir oyunculuk yapmaya devam ediyorum.
Son filminiz “Son Mektup” size nasıl geldi ve teklif edilen projeleri nasıl kabul ediyorsunuz?
Senaryolar ve film teklifleri menajerime gider. O, az buçuk benim yapımı ya da düşünce şeklimi ya da sanata nasıl baktığımı bildiği için, bir ön elemeden geçirir, sonra ilgilenebileceğimi düşündüğü projeleri bana sunar. Son Mektup da öyle geldi bana. Menajerim, bu işi sevebileceğimi söyledi. Senaryoyu gönderdi, okudum, çok etkileyici geldi. Çünkü bu ülkede yaşayan herkes bir kenarından Çanakkale hikâyesini duymuştur. En azından okullarda, tarih kitaplarında anlatıldı, belgeselleri oldu. Her 18 Martta Çanakkale’yle ilgili olarak ülkenin birçok yerinde kutlamalar yapıldı ve herkesin yaşamında 18 Mart’a ait bilinmedik bir hikâye vardır tarih kitaplarında kalan.
Yapı olarak biraz tarihe meraklı olduğum için, tarihi severim ve ilgilenirim. Bunun için de Türkiye’nin, bu ülkenin oluşmasında önemli bir köşe taşı olan Çanakkale Savaşı’nı konu alan ya da Çanakkale Savaşı’nı içindeki insanların hikâyeleriyle beraber anlatan bir film olması beni cezbeden tarafı oldu. Bunun üzerine, rol de beğendiğim bir rol oldu. Olumlu cevap verdim ve Özhan Eren Bey’le görüşmelere başladık, sonra da film ortaya çıktı. Rol üzerine, karakter üzerine Özhan Eren Bey’le birkaç kez yan yana geldik, karşılıklı fikir alışverişinde bulunduk. Ben, özellikle dil ve tavır konusunda doğru bir nokta yakalamamız gerektiğini düşündüm, Özhan Bey de buna destek verdi. Çünkü bir dönem filmini anlatırken inandırıcı olmanız için, o dönemin dil ve tavrı önemli. Bazı dönem filmlerimizde olduğu gibi, o dönemi anlatırken bugünün Cihangir ağzıyla konuşmak çok inandırıcı gelmiyor bana. Onun için de bu inandırıcılığı sağlamak zorundayız. Bu konuda çalışmalarımız oldu ve bunda da mutabık kaldık, ortaya böyle bir iş çıktı.
Yeni bir proje gelse önünüze, hangi tarihsel karakterleri oynamak istersiniz?
Benim tarihe ilgim olduğu için, bütün tarihsel filmleri seviyorum. Sinemada film izlemeye gittiğimde de açıkçası dönem işlerini sinemada izlemeyi tercih ediyorum. Çünkü o dönemin dokusu, o dönemin dili, o dönemin tavrı, o dönemin günlük yaşamı beni etkiliyor. Ben bugünü çok değil, galiba tarihi daha çok seven bir insanım. Onun için de mümkün olduğu kadar bu tip tarihsel projeler geldiğinde pek “hayır” demeyeceğimi düşünüyorum. Açıkçası, yeni bir şey yapmaktansa, tarihsel bir şeyin içinde bulunmak tercih nedenlerimden biri.
Pek çok televizyon dizisinde rol aldınız. Ayrıca tiyatronuz var. Türkiye’de Türk sinemasını, tiyatroyu nerede görüyorsunuz, hak ettiği ilgiyi görüyor mu?
Şu anda Türk sinemasının son 15-20 yılda geldiği çok büyük atılım, tiyatroyu çok alt bir noktada bıraktı. Çünkü sinemanın yönetmen anlamında, senaryo anlamında kendi içinde geliştirdiği ve başardıklarıyla tiyatronunki aynı oranda değil. Tiyatro hâlâ yeni yönetmenlerle, yeni projelerle, yeni oyunlarla silkinip kendi adına yeni bir atılım yapamadı. Bir dönem hariç, son 15-20 yıla baktığımızda, Türk tiyatrosundan çok iyi metinler çıktığı söylenemez. Çıkıyor ama sayının çok fazla olduğu söylenemez. Ama bizim işimiz bu. Biz tiyatro kökenliyiz, tiyatrodan geldik. Yani bugün sinemada varsak, televizyonda varsak, tiyatrodan geldiğimiz için varız. Onun için de bizi buraya getiren asıl işimizi unutamayız. Yani sinema olmayabilir hayatımızda, televizyon olmayabilir hayatımızda; ama tiyatro her zaman olacak. İşimizi daha geliştirmek için, daha üst boyuta getirebilmek, seyircinin ilgisini daha fazla çekebilmek, tiyatro salonlarına daha fazla seyirci çekebilmek için, elimizden geleni ardımıza koymamaya çalışıyoruz. Şu an karşılaştırıldığında, eğer sorun seyirciyle buluşmaysa tabi ki sinema tiyatrodan çok daha önde. En azından Türkiye’deki tiyatro salonları 250-300 kişilikken ve haftada en fazla 3-4 gösteri yaparken, sinemalarda günde en az 5 seansta seyirciyle buluşma şansı oluyor.
Biraz da hayatın içine dönersek bir gününüzü nasıl geçirirsiniz, yorgunluğunuzu nelerle atarsınız?
Mümkün olduğu kadar evimde ailemle dinlenerek geçirmeye çalışıyorum. Yoğun bir tempomuz var. Kendimize kalan zamanı ailemizle paylaşmamız gerektiğini düşünüyorum. Çocuklarımla, eşimle zaman geçirmeye çalışıyorum. Eğer bana kalan süre iki-üç günlük bir süreyse, mümkün olduğu kadar İstanbul’un keşmekeşinden uzaklaşıp İstanbul dışında dinlenerek zaman geçirmeye çalışıyorum. Bu arada okuyoruz, araştırıyoruz, inceliyoruz, yeni tekstlere bakıyoruz, yeni tiyatro metinlerine başlıyoruz. Sahip olduğum tiyatroyu ayakta tutmaya çalışıyorum. Yeni projeler arıyorum, yeni oyuncular bulmaya çalışıyorum.
Unutamadığınız bir anınızı okuyucularımızla paylaşır mısınız?
Yaşamla televizyonda gördükleri konusunda seyircinin şok edici tavırları, özellikle televizyon için çok etkileyici oldu. Tiyatroda çok olan şeyler değildi bunlar; ama televizyon, hayatıma bana beddua eden teyzeler soktu. Sokakta beni görünce kaldırım değiştiren insanlar yaşattı. Bunlar da televizyonun gerçekleri. Bu inandırıcılık, televizyon dizilerinde canlandırdığınız karakterler insanların yaşamlarını o kadar etkiliyor ki, gündelik yaşamda gördüğünde sizi oradan alıp Hüseyin Avni Danyal diye ayıramıyor.
Hâlbuki biz kendi hayatımızı sürdürüyoruz. Çünkü bizim işimiz, kamera stop dedi mi biter. O iş orada kalır, o canlandırdığın karakter orada kalır. Bunlar tabi hoş anılar. İnsanı bazen küçük de olsa öfkelendiren; ama o insana hak verdiğinde, evinde televizyonla oluşturduğu dünyanın çerçevesinde kalmış ve seni hâlâ orada düşünen insanlar olunca, bunlar hoş anılar oluyor. Mesela bir televizyon prodüksiyonumda canlandırdığım kötü bir karakterden dolayı bir yaşlı teyzenin sokakta beddua etmesi gibi; Kurtlar Vadisi’nde oynadığım yıllarda, insanların beni görünce, yine sanki belimde silah varmış gibi kaldırım değiştirmesi gibi. Bu işleri yapınca böyle şeylerle karşılaşıyorsunuz.
