Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Her Şeye Rağmen

Bu Yazıyı Paylaşın:
Her Şeye Rağmen

Küçük ve sevimli daire saflık ve temizlik hissi versin, insanın içine ferahlık duygusu sinsin diye beyaza boyanmıştı. Ne yazık ki bakımsızlıktan, ihmal edilmişlikten sıvaları dökülmeye ve duvarları kararmaya başlamıştı. Eski somyada boylu boyunca uzanan genç, şiddetli bir fırtınanın devirdiği ağaç gibi içine derin derin çektiği sigaranın dumanını umarsızca üfledi. Siyah gözlerindeki delici bakışlarından öfkesinin kine dönüştüğü rahatlıkla okunuyordu. İnce çatlakların bulunduğu duvara monte edilmiş küçük televizyondaki müzik kanalında dönen metal müziğin isyan dolu tınısı ve sözleri ise benliğini ele geçirip ruhunu esir almıştı. Bitmek üzere olan sigarasını sol elinin baş ve işaret parmaklarıyla tutup son bir fırt daha çekti. Nihayet filtresine kadar vurdurup alışık olduğu gibi sol tarafındaki sehpanın üzerindeki izmaritlerle dolu küllüğe basarken telefonunda oynadığı savaş oyununa devam etti. Öldürdüğü her bir karakterde içi bir nebze soğusa da sonunda o da öldürüldü. Telefonunu buruşuk yatağının üzerine bırakırken ağzından en fütursuz kelimeler döküldü. Buruş buruş yataktan sinir ile hafif doğrulup kül tablasının hemen yanında duran yarısı dolu su bardağına uzandı. Göz ucuyla duvarda yirmi üç on beşi gösteren saate bakarken dayanılmaz seviyeye gelen açlığını bastırmak için suyu zorla yutkunarak içti, bardağı yerine koydu. Kalkıp kalkmamak arasında kararsızca birkaç saniye bekledi. Oturur vaziyette doğrulup ayaklarını yan tarafa saldı. Üşümesin diye üst üste iki çift çorap giydiği ayaklarıyla terliklerini arama başladı. Bir türlü bulamadı. Çatık kaşlarla hafiften başını eğip bakınca yatağın altındaki yıpranmış kahverengi terliklerini gördü, ayağıyla çekip giydi. Bit pazarından alındığı belli olan eşyalardan temizlenme ihtiyacı bile duyulmayan halının üstünde tam dikilip kollarını yana açtı, iyice gerindi. Sonra bir kaç volta attı. Saate tekrar bakıp “Yılmaz dayan oğlum, son elli beş dakika.” dedi. Hemen hemen her öğrenci evinde olduğu gibi sadece kirli bir güneşliğin bulunduğu pencereye yaklaştı. Eliyle camdaki buharı temizledi. İki gün aralıksız yağan kar gündüzleri eriyor, geceleri hava iyice sertleşiyordu. Eriyen sular buz tuttuğundan yerler cam gibiydi ve soğuklar camdan içeri kurşun gibi hücum ediyordu. İçi üşümüştü. Perdeyi örtü, ellerini ovuşturup hafif titreyerek “Ovvv, bu ne soğuk?” dedi... Elleri istemsizce midesine doğru gitti. İyice bastırdı, “Ama insanı bir soğuk, açlığın soğuğu kadar üşütmüyor.” dedi. Bin kilometreden duyulan karnının gurultusu dayanılmaz olduğundan koşarak mutfağa gitti. Son bir umut belki gözünden kaçan, göremediği, unuttuğu bir yerde yiyecek bir parça ekmek, bir domates, kırıntı da olsa peynir, belki de bisküvi vardır diye üç artı bir evin sekiz metre karelik mutfağını dip köşe bilmem kaçıncı kez aradı, taradı ama nafileydi. Yine elde var sıfır... Odasına dönerken ev arkadaşları aklına düştü. Antakyalı Samet yarın geliyordu. Mutlaka zahter, zeytinyağı, biberli ekmek, peynir getirirdi. Havayı içine çekip “Off şimdiden kokularını alıyorum...” dedi. Sonra aralıklı kapıdan Tombul Cemil'in odasını görünce “Hay benim şapsal kafam! Bu obur herif mutlaka bir şeyler zulalamıştır. Dur bakayam.” dedi. Bir hışımla içeri daldı. Kendi odasına göre nispeten daha temiz ve bakımlı eşyaları, iz bırakmayan hırsız edasıyla karıştırmaya başladı. Çalışma masasının çekmecesini kibarca çekerken kalemler, not kâğıtları, nihayet arkada açık bir bisküvi paketi... Hızla eline aldı. Çoğu yenmiş ancak birkaç tane kalmıştı. Hepsini bir hamlede yuttu... Hava aldığı için yumuşamış hafif bayat tadı olan bisküviler, ona dünyanın en leziz kebabından daha tatlı gelmişti. Son bir yutkunmadan sonra “Harika...” dedi. Sonra iştahla arama-tarama devam etse de başka bir şey bulamadı... Hüznü bir parça dağılmış halde odasına döndü. Sigarasız kalan her tiryakinin yaptığı klasik yöntemle izmaritlerin içinde içilebilir olanları seçip tekrar yaktı. Saate baktı. Gece sıfır sıfıra, ayın beşine yarım saat kalmıştı. Bankamatik hemen iki yan sokakta, on dakikalık mesafedeydi. Gecenin bu saatinde de kimse olmazdı. Bu soğuk havada erkenden çıkmak da manasızdı. Cep telefonunu eline aldı. Vakit öldürmek için sosyal medyada gezinmeye başladı. Karşısına ilk çıkan, ev arkadaşı Cemil'in İsviçre'deki kar tatili fotoğraflarıydı. O anda yüreğinden kabaran haset ateşi tüm benliğini kapladı. Ateşi humma geçirecek seviyeye kadar yükseldi, midesi bulandı... Yine “Zengin veledi, dünya sizin gibilere güzel, gez bakalım. Sen gününü gün ederken ben burada aç karnımı doyurmak için gece yarısı hesabıma geçecek bursun saniyelerini sayıyorum.” diyerek beğeni attı. Yoruma da ateş topu emojisiyle birlikte “İyi tatiller canım arkadaşım.” yazmayı da ihmal etmedi. Yüzünde acı ve sorgulayıcı bir tebessüm belirip “Bu sosyal medyadaki beğeniler ne kadar dürüst, yorumlar ise içten?..” diye sordu. Sonrasında ise umarsız bir tavırla daha çok haberlerin, siyasi paylaşımların olduğu mecraya geçti. Bu kez önüne iş adamı Kartal Korkmaz'ın paylaşımı düştü. Gülen bir fotoğrafının altında “Gençler, şartlar ne kadar kötü olursa olsun ümitlerinizi kaybetmeyin. Çalışmaya devam edin. Unutmayın, kapı kapıyı açar...” yazıyordu. Elindeki şişeyi kafasına dikip ağzına düşen son damlanın tadını aldıktan sonra kızgınlıkla, altına “Bir eliniz yağda, bir eliniz balda. İmkânlar lebiderya; konuşmak, bilmiş bilmiş öğütler vermek kolay... Gelin, hayata sıfırdan değil, bizim gibi eksiden başlayın da ben sizi göreyim... Dertten, tasadan haberiniz yok...” yorumunu yazıp kızgın yüz emojisini yapıştırdı. Telefonu elinden bırakıp şöyle bir gerindi, bir ferahlama hisseti. Hakikaten de varlıklı insanlara kızıp haklarında ileri geri yazınca insanın içi biraz soğuyor, fakirliğini unutuyordu... Çalışma masasının üzerindeki ekonomi dergisini aldı. Sayfaları tek tek çevirdi. “Pöh be, benim gibi fakir bir edebiyat talebesi para kazanmak için bu zenginlerin, pardon başarılı iş adamlarının, iş kadınlarının hayatlarının bilinmeyen taraflarını inceleyip yazıya dökecek, oradan da ekmek parası çıkartacak... Han kapı kapıyı açıyordu ulan? Bize bütün kapılar kapalı...” Dergiyi fırlatıp başını iki elinin arasını aldı. “Kimi, nereden, nasıl bulacağım ulan ben?” dedi. “Hem bu zamanda gizli, bilinmeyen ne var? Her şey ortada... Ölme eşeğim ölme... Bu işten bize ekmek çıkmaz..” dedi. Kırılmış ümitlerin arasından sıyrılıp montunu giydi, atkısını boynuna doladı, beresini kafasına geçirip “Ulan Salahattin, dost musun, düşman mısın? İnsan şöyle bir edebiyat dergisinde bir şeyler ayarlar, rahat rahat yazardık. Bu şımarıkların cafcaflı hayatından bana ne fayda!.. Tekrar saatine baktı. Gece yarısına, daha doğrusu yemeğe ulaşmaya son on iki dakika kalmıştı. İçi ısındı. Neyse ki bu vakıf vardı. Esaslı adamlardı, hiç aksatmadan saatler sıfır sıfır olup gün ayın beşine ulaşınca para hesaba otomatik geçiyordu. Kafası rahattı. Kapıyı açıp anahtarı deliğine taktı, yağmurlu havalarda dikkat etmezse su alan botlarını giydi, hafiften yere vurup ayağını oturttu. Sonra kapıyı kilitleyip hayalindeki yemeğe doğru yürümeye başladı.

Gündüzleri eriyip geceleri donan kar sularının oluşturduğu buz tabakaları, dikkat edilmez ise çok tehlikeli oluyordu. Kaç kişinin düşüşünü camdan izlemişti. Ayağındaki botlara güvenip ayak basılmadık, nispeten güvenli, yumuşak kar yığınlarının üzerinden yürümeye başladı. Mahalleden ziyade site kültürünün hâkim olduğu Beylikdüzü'nde bu saatte en yakın, tek açık yer “Gezgin Büfe” Rıfkı'nın yeriydi. Kaba karlara bastıkça çıkan hart hurt sesi eskiden beri hoşuna giderdi. Çocukluğunu hatırlardı. “Çocukluk ne güzeldi be... Dert yok, kasavet yok...” dedi. Köşeyi döndü, bankamatiği görünce “Kara göründü. Ve bir tane bile korsan yok...” dedi. Kafasının içinde hayali dönen sofra artık netleşmeye başlamıştı. Bu saatte Rıfkı abinin dükkânında ne olurdu? Kavurma, sucuk, beyaz peynir, kaşar, yumurta, ekmek... Bol kavurmalı yumurta, yanına kaşar... Off.. Daha şimdiden tadını damağında hissetmişti bile. Ağzı sulandı. Telefonunu çıkartıp saatine baktı. Sıfır sıfır iki idi... Midesinin guruldamasına rağmen ceylana sessizce sokulan aslan gibi bankamatiğe sokulup öldürücü pençe için kartını soktu... Şifreyi hızla girdi. Bakiye sorgulama, para çekme, hesaba para yatırma, kredi kartı borcu ödeme seçeneklerinin olduğu ekran gelince okuma ihtiyacı bile hissetmeden el alışkanlığıyla direkt para çekmeyi seçti. Ekranın açılmasını beklerken üşüyen ellerini ağzına götürdü, “hoh” yaparak ısıtıp ovuşturdu. Ekran açılınca gözlerine inanamadı. “Açlıktan yanlış okuyorum galiba.” diyerek gözlerini ovaladı. Ama değişen bir şey yoktu. Bakiye iki yüz elli tl gösteriyordu. Bu, yatacak paranın beşte biriydi. Dişlerini titreterek “Şu şansa bak ya... Bütün dünya bir olmuş, benim üstüme üstüme geliyor...” derken daha önce hiç yaşanmamış bu durum karşısında beyni çoktan, “Acaba burs eksik mi yattı, yoksa bir şeyler oldu da bursu mu kesecekler?” diye sorgulamaya başlamıştı. “Hazirana kadar vereceğiz, demişlerdi. Düzgün adamlardı, böyle bir şey yapmazlar. Yarın telefon açar, öğrenirim. Önce anlık krizi çözmeliyim, mevcut parayı çekeyim.” dedi. Çekilecek miktarı iki yüz elli lira olarak girip onayladı. Yine ellerini ısıtıp ovuştururken gözü kulağı paranın verileceği haznedeydi. Ama makineden o mübarek para sayma sesi bir türlü gelmiyordu. Bu sessizlikte şimdiye kadar çoktan ortalığı inletmesi gerekirdi. “Bende bir sorun mu var?” diye serçe parmaklarını kulaklarına sokup kontrol etti. Hayır, bir sorun yoktu. Ekran değişmişti ve “Üzgünüz, bankamız geçici bir süre bu hizmeti veremiyor.” yazıyordu. Bankamatiği yumruklarken bir yandan da kavgada söylenmeyecek küfürleri savuruyordu. Ama değişen bir şey yoktu. Biktin vaziyette kartını aldı. İstanbul'un karını eritmeye yetecek hararette alevler saçarak yürümeye başladı. “Ben, ben mi ulan, hep mi ben? Daha nereye kadar bu bahtsızlık, garibanlık?” dedi. Her şeyin bittiğini hissettiğiniz anda beyninizin en karanlık köşelerine attığınız o kötü hatıralar, hatırlanmak için birbiriyle yarışırdı. İlk önce çıkmayı başaran ise babasının, işini batırıp yıllarca borç ödemek zorunda kaldığı, maaşlı çalışmaya başladığı için de kıt kanaat geçindikleri çocukluğu oldu... Yazları arkadaşları tatildeyken o Adana'nın sıcağında tarlada, bahçede çalışıp yevmiyeleri biriktirirdi. Ergenlikte doya doya serserilik yapamamıştı. Gençliği bir kenara itilmiş gibiydi... Onu yaşadığı zamana geri döndüren, yanından geçtiği sitede çam ağaçlarının altındaki ayak basılmamış karların üzerinde kartopu oynayan altı kişilik ailenin neşe dolu kahkahaları oldu. İmrenerek baktı... Gece karanlığında ışık az olsa da üzerlerindeki esvapların kalitesinden varlıklı oldukları belliydi... Yoluna devam ederken geniş kaldırımın üzerinde kömürden iri iri siyah gözleri, güzel bir havuçtan kırmızı burnun altına küçük küçük kömürlerden inci gibi dizilmiş dişleri, kaşkolu, beresiyle ruh üflense canlanacak gibi duran kardan adamı gördü. Sinirleri adamakıllı bozulmuş, aklı başından gitmişti. Gözlerine iyice baktı ve kalbi hizasına hınçla bir yumruk attı. Sonra kalbini sökmüşçesine elini geri geçti. Devamında ise kafasını bir yumrukla uçurdu. Sonra da döner tekme salladı. Dağılan kardan adamı görünce derin bir oh çekti, elini göğsünün üzerine koyup “İyi geldi.” dedi. Gözünün önündeki öfke, kin ve sabırsızlık perdesi kalkınca mahvolan kardan adama baktı, “Ben ne ara bu kadar cani oldum?” dedi. Birden üzerine çöken utanma duygusu bütün duygulara galebe çaldı. Birilerinin kendisini görüp görmediğini kontrol edip başı öne eğik, oradan usulca uzaklaştı... “Açlık, yokluk ve zaruret insanı insan olmaktan çıkartıyor...” dedikten sonra ışıkları görülen “Gezgin Büfe”ye doğru daha hızlı yürümeye başladı. Neticede çekemese de hesapta parası vardı. “Kart ile de ödeme yapabilir miyim?” diye düşündü... Gökyüzüne bakıp içindeki kasveti dağıtmak için derin bir nefes aldı. “Yılmaz oğlum, kafaya taktığın şeye bak, hangi çağda yaşıyoruz?” Çileli anlara son vermek için daha bir şevkle yürüdü. Dükkânın kapısına varınca botlarını girişteki çam ağacına vurup ayağındaki karları temizledi... Sonra paspasa güzelce sildi... Kısaya yakın orta boylu Rıfkı abi kasanın arkasına oturduğunda onu görmek pek mümkün olmuyordu. Bu sebepten içeri yüksek sesle girmek, müşterilerde alışkanlık olmuştu. Yılmaz “Rıfkı abi merhaba.” dedi. Ama Rıfkı'nın sesi gelmedi. Yılmaz etrafına bakınırken şarküteri ürünlerinin bulunduğu dolabın kapısı kapandı. Dışardaki soğuk havadan daha soğuk ve bıkkın bir ses “Buyur.” dedi. Yılmaz sesin geldiği tarafa baktı, “Rıfkı abi yok mu?” dedi. Sesin sahibi olan uzun boylu, iri yarı adam doğrulunca Yılmaz ile göz göze geldiler. Yılmaz irkilip başını öne eğdi... Adamın göz bebeği masmaviydi, etrafında ise açık maviden kristal bir hale vardı. Beyazı ise içine bir damla mavi damlatılmış gibiydi. Gözlerinden ışık çıkartan bir yaratığa benziyordu, bir saniyeden fazla bakmaya cesaret edemezdiniz. Kalbiniz ürperir, bakışlarınızı kaçırırdınız. Şoka giren Yılmaz'a adam ikinci ve daha buyurgan “Buyur dedik ya! Rıfkı abin yok..” dedi. Yılmaz her şeyi bir anda unutup rüzgârda hafif titreyen dal gibi ürkek “Ya, hep o olurdu da...” dedi. Adam “Ben abisiyim... Yine ülke dışında bir yere gezmeye...” duraksadı; kızgın, tok bir tonda “Bilmem ne gazına protestoya gitti...” dedi. Yılmaz “Yaa.. Ben iki yüz elli gram kavurma, yarım kangal sucuk, on yumurta, bir ekmek.” dedi. Adam Yılmaz'a buzdolabının önündeki yumurtaları gözüyle işaret edip “Küçük naylon torbaya koy... Ben de kavurma ile sucuğu keseyim...” dedi. Yılmaz hiç sorgulamadan, alıp bir an önce kaçmak için hızla denilenleri yaptı. Ama adamın eli çok yavaş çalışıyordu. Bir yandan kesiyor, bir yandan da diliyle ağır ağır öldürücü kelimeleri etrafa saçmayı ihmal etmiyordu. Adam “Oğlum, sana ne elin uzaya saldığı gazdan, havasından, suyundan bu kışta, kıyamette... Değil mi? İşin başında dur... Ama ben onu tanıyorum, para rahatsız ediyor... Parasına sahip çıkmıyor... İlla savuracak...” dedi. İç karartıcı, boğucu adam anlamsızca yakınırken Yılmaz içinden “Rıfkı abinin niye kaçtığı belli...” dedi. Adam siparişleri tamam edip poşete doldurdu. Yılmaz'ın gözü hesap makinasındayken adam “Dört yüz elli lira.” dedi. Yılmaz şaşırmış adama “Emin misin?” der gibi bakarken adam “Ne bakıyorsun öyle aval aval?.. Siz yeni nesil makinalara esirsiniz. Biz her şeyi kafada yapmayı öğrendik...” dedi. Bir eliyle torbayı tutarken diğer eliyle parayı çık hareketi yaptı. Yılmaz kekeleyip “Ben de o kadar para yok...” Kartı cebinden çıkartıp uzattı. “Bunun içinde iki yüz elli var. Kavurma, yumurta, ekmek kalsın; diğerlerini çıkart.” dedi. Adam “Hem paran yok hem beni uğraştırıyorsun...” dedi. Yılmaz ısrarla kartı uzatıp “Buradan çektiğin de para...” dedi. Adam torbadakileri geri koyarken “Ben kart çekmeden anlamam... Para isterim... Zaten post mudur dost mudur; her neyse, o da bozuk. Yoksa para ekmek de yok...” dedi. Yılmaz “Abi etme, ben sabahtan beri açım, bu saati bekledim. Param yeni yattı. Rıfkı abi beni tanır, yarın çekip parayı vereyim...” dedi. Adam eliyle git işareti yapıp “De get çocuk... Her tanıyana verseydik... Sermayeyi kediye yüklerdik.” dedi. Yılmaz can havliyle telefonu çıkarttı, Rıfkı'nın numarasını açıp “İstersen görüntülü arayayım. Kendisi ver der.” dedi. Adam elinin tersiyle sert sert git işareti yapıp “De haydi delikanlı, de haydi... Babam mezarından çıkıp gelse de ben parasız bir şey vermem. Rıfkı gelince kendisinden al...” dedi. Yılmaz bu tuhaf yaratıkla uğraşmanın hiçbir faydası olmadığını anladığından ısrarından vazgeçip buzdolabındaki malzemelere tekrar baktı, sonra da çıktı... Şuurunu kaybetmiş halde eve doğru yürürken söylenmeye başladı. “Ulan on dakika önce para yok diye bir şey alamıyordum. Şimdi para var, yine bir şey alamıyorum... Üstüne üstlük samanyolu galaksisinde türü olmayan bir varlıktan fırça yiyorum... Bu nasıl bir kader?” dediği anda elinde poşetlerle sokak hayvanlarına kemik, ciğer, mama dağıtanları gördü... Sinirlendi, yakalarına yapışıp “Ulan çevrenizde aç insanlar varken siz gidip hayvanları besliyorsunuz. O zaman biz de insanlıktan çıkıp hayvanlaşıyoruz.” demek istedi. Telefonun saatine baktı, bire geliyordu. Arkadaşını aradı. “Sabah altıda İstanbul'dayım diyordu. Kankam bir sürpriz yapar, belki daha erken gelir.” diye düşündü. Yılmaz “Alo kanka, nerdesin? Bolu mu? İyi, geldin sayılır... Ne? Yol buzlu, ne olur olmaz otelde mi sabahlayacaksın? O zaman gelmen öğleyi bulur...” Yüzü ekşidi. Telefonu kapattı. Kara tekme attı, “Tühh bee...” dedi.

Yürürken bütün bedeni bir göz bir burun olmuş, sadece yiyeceğe kodlanmıştı, radar gibi her yeri tarıyordu. Bir çöp kutusunun yanına iliştirilmiş çöp poşetindeki bütün bütün et parçalarını görünce dişlerini gıcırdattı... Birilerinin atıkları onun ihtiyacıydı. Siteye girdi. Burnunun kılavuzluğunda beyni ile mutfaklara gidiyordu. Gelen kokuların molekül yapısından ne pişirildiğini anlamaya çalışıyordu. Bu haldeyken dairenin kapısını açtı. Artık ümidini, hayallerini kaybetmiş; elini attığı her şeyi kurutan adam formunda eve girdi. “Ayyytttt” diyerek montunu salonun bir köşesine, atkısını başka bir köşeye, bereyi ise hola doğru fırlattı. Telefonundan “Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana...” türküsünü açıp yaşadığı kötü anları unutmak için yatağın içine gömüldü. Yorganı başına kadar çekti, gözlerini sıkıca yumup uyumaya çalıştı.

(Devamı Gelecek Ay)