Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Hayata Koşan Adam

Bu Yazıyı Paylaşın:
Hayata Koşan Adam

İstiklal caddesi, el ele tutuşup birbirlerinin gözünün içinde kaybolarak yürüyen toy sevgililer. İlginç saç-sakal ve giyimleriyle entel-dantel gençlik grupları, hızlı adımlarla eğlenceye akanlar, şehre yeni gelmiş tarihi binaların arasında kartpostal, gazete, televizyonlarda görüp tahayyül ettiği İstanbul’u arayanların şaşkın bakışları. Ve bütün günün yorgunluğu üzerinde bir an önce evine kavuşmak isteyen geçim kahramanları ile onlara eşlik eden sokak çalgıcıları hepsi hayatın içinde bir yerlere koşuyor. Yalnız biri, sağ eliyle karnının sol tarafını tutarken akarcasına kan damlayan sağ bacağıyla hayata tutunmak için koşuyor. Bütün bu nimetleri doyasıya yaşayamadım gidişim daha erken dercesine can havliyle…

Caddeyi kesen sıradan bir sokağa girdiğinde bir seçimle yüz yüze geliyor. Sol tarafında hizbe, karanlık bir han, sağında ise cemaati yeni dağılan cami vardı. Ayakları camiye yöneldiğinde aklı buna şaşırdı. Niye diye? Küçükken hep duyardı karanlık, terk edilmiş, çöplük vb. yerlerde cinler ve şeytanlar toplanır, uzak durun… Ya cami “Allah’ın eviydi” ve hâla rahmetinden ümit kesmemişti. Yatsı namazı eda edilen camide sabah namazının yolu gözlenmeye başlanmıştı ve kime nasip olacaktı? Son cemaatini de yolcu eden imam, odasının kapısının önündeydi. Celal bütün ağırlığıyla yüklenerek kapıyı açtı, içeri girip kendini yere bıraktı. Koşturmaca da yükselen kalp atışlarından kan akışı hızlanmış çok kan kaybetmişti. İlk defa camide bu nevi bir misafir gören hocaefendi birkaç saniyelik şaşkınlıktan sonra başındaki sarığın beyaz bezini çözdü, önce bacağını turnike yaptı. Sol karnındaki yarayla beraber iki yarayı tamponla bastırarak kanamayı azalttı. Celal kendinden geçmek üzereydi fakat onu asıl şaşırtan imam olmuştu. Ondaki sakinlik, el becerisi ve gözlerinde kalbinin derinliklerinden taştığı belli olan merhamet. Anasından sonra ilk defa bu denli merhametli bir göz kendisine bakıyor, şefkatli bir eli hissediyordu. Boynuna sarılıp içindeki özlemi boşaltarak ağlayıp omzunda can vermek istedi. Sonra minik bir bebeğin küçük elleriyle babasının parmağını masum ve sıkıca tutması gibi elini kavrayarak;

-“Beni onlara bırakma” dedi. Teskin edip güven veren bir ses;

-“Korkma! Bize sığınanı kimseye vermeyiz.” Çarpan dış kapıdan birilerinin geldiği belliydi. Yüzünü kapıya dönen imam iki gençle yüz yüze geldi. Birinin elinde kan damlayan bıçak diğerinde ise barut kokusu yayan tabanca vardı. Silahıyla göstererek;

-“Onu alıp gideceğiz” dedi. İmam, yavrusu yaralı bir aslana benziyordu. Merhamet dolu gözleri artık etrafına ateşler saçarak bakarken sakalının her biri ok olmuş karşısındakilere saplanacak gibi duruyordu. Davudi bir sesle “Bre densizler. Allah’ın evinde bu ne hadsizlik!” Caminin kubbesinde belli ki ilk defa öfke sesi yankı buluyordu. Ve canlı-cansız her şey dikkat kesilmişti. Ama gözü dönmüşlük her şeyi karartıyordu.

-“Bizim için hiç fark etmez, onu almadan hiçbir yere gitmeyiz. Yoksa burada kafasına sıkarız.” İmam, eli tabancalının burnu burnuna deyecek kadar yaklaştı. Delici gözlerle gözüne baktı nefesleri birbirine karışmıştı. Sonra tabancanın namlusunu anlına dayadı ve;

-“Sıkıyorsa sık!” dedi. Muhatabı dona kaldı. Çünkü, imam tehditten tırsar diye hesap etmişti.

-“Sıksana lan!” Kubbe şahit olduklarından utanıyordu. Celal ise yattığı yerden gıptayla seyrediyordu. Kim cesur, kim korkaktı? Hayatın da belki kimseye fiske bile vurmamış biri, mazlum gördüğü bir “Abdullah’ı” ölümüne müdafaa ediyordu. Kendisi, çıkarsız kime bu fedakarlığı yapardı? Belki de; “Allah için sevmek Allah için buğz etmekti” bilemedi. Gücünü silahlarından alan iki kabadayı görünümlü korkak okyanusta sert ve dev bir dalgaya çarpmışçasına sersemlemişlerdi. Dönmekten başka çareleri yoktu. Öyle de yaptılar.

İmam yerde yatanı yokladı. Ayakları soğumaya başlamıştı. Gözleri bayıldım bayılacağım dercesine bakıyordu. Acil hastahaneye yetiştirilmesi gerekiyordu. Onu hiç düşünmeden kucağına aldı. Doğduğundan beri annesi dışında ilk defa başka birisinin kucağındaydı. Hiç sıcaklığını hissetmediği babasının kucağı ancak bu kadar güvenli olurdu. Celal; “Allah bana doğduğumda nasip etmediğini ölürken mi lütfediyordu?” diye düşündü.

“Ya da bu dünyaya doğarken alınmadığı kucak, ebedi ve gerçek hayata doğarken, Allah’ın rahmeti olarak bu kollarda mı tecelli ediyordu?” Sonsuza dek burada kalabilirdi.

İmam, kollarında yaralı, çıplak ayaklarıyla şaşkın bakışlar arasında Taksim İlkyardım Hastanesine olabildiğince hızlı adımlarla gitmeye çalışıyordu. Celal;

“Hocam eğer ölürsem beni siz yıkayıp namazımı kıldırın ve defnedin. Evimde şifonyerin içinde mendile sarılı para var. O garsonluktan kazandığım helal paradır. Onu dünya durdukça sevap kazandıracak bir hayır işinde harcayınız.”

-“Bırakma kendini, az kaldı.” Yüzü kirece dönmeye başlamıştı. Yorulduğunu hissettikçe daha da hızlı adımlarını atıyordu. İnsan ve cadde tramvayının sesine, önlerinde duran sivil ekip arabasının siren sesi eşlik etti.

-“Hocam hayırdır?”

-“Yaralı…”

-“Hemen bindir arabaya.” Polisler, siren sesi ve anonslarla yolu açıp hastahaneye yetiştirmeye gayret ederken Celal Şehadet getiriyor. Hoca da ona yardımcı oluyordu. Tevhid ve Şehadetler arasında ruhunu Hakk’a teslim etti. Duadan başka yapacak bir şey kalmamıştı.

Hastahane, rutin işlemler ve morg. İmam karakolda ifadesini verdi. Eşkaller belirlenip aramaya başladılar.

Morga gittiğinde cenazenin başında biri daha vardı.

-“Selamünaleyküm, ben Şadi Bezci.”

-“Aleykümselâm, Süleyman Dağdelen merhumun abisiyim.”

-“Başınız sağ olsun.”

-“Dostlar sağ olsun. Hocam yaptıklarınızı duydum. Size minnettarız.”

-“Minnettar olacak bir şey yok. İnsanlık vazifemiz. Lakin daha bitmedi. Nereye defnedeceksiniz.”

-“Manisa’da köyümüze.”

-“O’nu defnetmem rahmetlinin son arzusuydu. Sizce uygunsa ben de geleyim.”

-“Estağfirullah, sizin bize eşlik etmeniz şereftir.”

Bir ilkbahar sabahı hayatının baharındaki bir genç son yolculuğunun yolculuğuna kartal bir arabanın bagajında başladı. Şadi Bey her daim Kur’an okumaya devam ediyordu. Nice zaman sonra Süleyman’ın sesi sessizliği bozdu.

-“Hocam nerelisiniz.”

-“Tokatlıyım, sizin mesleğiniz nedir?”

-“Polisim, kardeşimi tanır mıydınız?” -“Hayır, ismini bile bilmezdim.”

Bu son cümle, için için yatıştırdığı merakı yeniden depreştirmişti. Ölüm! İşi gereği çok ceset ve katiller görmüş. Yürek yakan hayat hikâyelerine tanık olmuştu. Kendinden bir parçayı kaybedip acı olayın parçası kendi olunca hakikati bir başka idrak ediyordu. Ama her mesleğin bir hastalığı vardı. O da olayları ve kişileri sorgulamaktan kendisini alamıyordu. İçindeki hüzne ve edepsizlik addetmesine rağmen sordu;

-“Neden yardım ettiniz? Bu kediye su, dilenciye bozukluk vermek misali bir vakıa değildi? Adeta canınızı ortaya koydunuz.” Ohh nihayet üzerindeki o büyük yük kalkmıştı. Şadi Bey çok sakindi ve yüzünden eksik olmayan mütebessim haliyle şaşkınlığı ve sebebini iyi bildiği belliydi.

-“Ben imamım evladım.”

-“Tamam, işte bir imamın böyle yapması şaşırtıyor.” Aslında imam efendi bu ve benzeri soruları önceden tahmin ediyordu. Ama ilim, bilgi “he deyince” verilmemeliydi. Talepli, israf etmeyecek ve amel edeceğe verilmeliydi. Bu heyecan ve merak iyiydi aslında.

-“Evladım, mihrap Peygamber’in makamıdır. Biz O’nu temsil ediyoruz. Namaz kıldırdıktan sonra çıkarttığımız cübbeden başka hiç çıkartmadığımız, çıkartamayacağımız bir cübbemiz daha var. O da hizmet hırkasıdır. Onu öyle üzerinize kumaştan giyemezsiniz. Yüreğiniz Allah ve Peygamber aşkıyla yanar, yanar ve sizi sıkıca sarar. Dıştan içe değil ruhtan bedene giyilir, o yüzden hiç çıkartamazsınız. Bir ömür her yerde üzerinizde taşırsınız. Eliniz, ayağınız bil cümle her hücreniz Allah için ne yapması gerekiyorsa onu yaparsınız. Bu bazen bir yetimin başını okşamak, sadaka, kimi zaman aklı karışık birine saatlerce ilgi, alâka sohbettir. İhtiyaç olduğunda sert bir bakış veya tebessümdür. Bir ömür öyle yaşarsınız. Sonra Allah Resülü’nün huzuruna çıkıp “Ya Resulallah ben layık olmadığım halde bu cübbeyi giydim. Hakkını vermeye çalıştım. Sizden şefaatinizi istiyorum.” diyerek boyun büküp sahibine iade edersin. Rabbü’l Âlemine karşı ise; “Lütfunla amellerimi kabul buyur.” der, rahmetiyle muamele etmesini bekleyip kulluk şuuruna erersin. O yüzden bizim imamlığımız dört duvar, bir kubbeyle sınırlı değil. Gök kubbenin altındaki her yerdedir.” Bu adam dipsiz kuyuydu. Her kelimesi insandaki hayranlığı daha da artırıyordu. Büyümüş gözlerle gayri ihtiyari;

-“Vay be” dedi.

-“Ne o evladım, daha önce hiç mi imam görmedin de şaşırıyorsun?

-“Çok gördüm de sizin gibisini hayır.”

-“Senin bende müşahede ettiklerin ne olacak. Bir zamanlar Mehmet Zahid Kotkular, Gönenli Mehmet Efendiler vardı. Bir de onları tanısaydın. İstanbul’un bütün açları, yolda kalmışları sofralarında doyar. Akılların sorunları çözülür, kalplerin yaraları sarılırdı. Himmet ve hizmetleriyle her yer bereketlenirdi.” Hatırına o eski günler, büyükler ve gönül sohbetleri gelmişti. Gözleri nemlendi. Ve arkasına dönüp “Gittiğin yerde onlara selam ve hürmetlerimizi ilet. Ve seni onlara emanet ettiğimi söyle.” dercesine tabuta baktı.

Gerçekten toprağın altı üstünden daha zengindi. Her geçen gün fakirliğimiz artıyordu.

Süleyman’da belli bir süre bir hareketlilik ve söz vukuu bulmadı. Acıyla yumuşamış kalbi, beyin çeperlerine çarpan ölçü ve bilgileri hazmetmeye çalışırken sadece arabayı kullanıyordu. Sonra aradığı soruyu bulmuşçasına;

-Merhameti, fedakârlığı, ilmi vb. anlayabiliyorum. Ama yanlış anlamayın o cesaretinizi bir yere koyamıyorum?

İmam özlem dolu ince bir tebessümle;

-“O, ceddimizden miras...” Bu cevabı tam anlamasa da espriyle karşılık vermek istedi;

-“Hocam Seyyid Battal Gazi’nin torunuyum deme şimdi.”

-“Tam da öyle, biz Seyyid Battal Gazi’yle aynı dedenin evlatlarıyız. Yani Peygamber Torunu.” Rampada zorlanan araba gibi aklı da yavaşlamıştı. Neredeyse balataları sıyırtacaktı. İmam devam etti;

-“Benim dedem vahiy almadan önce yirmili yaşlarındayken Mekke’de Hilfu’l-Fudul cemiyetine mensuptu. Bunlar, senin anlayacağın dilde mafya vari insanların ezdiklerinden haklarını alırlardı. Ve yıllar sonra; “Ben ona İslam devrinde bile çağrılsam icabet ederim.” demiştir. Süleyman, yeğenim! Ehl-i Beyt’in hepsi cesurdur her zaman hakkı savunur, mazlumu korur. Onların en çok bilineni Hz. Hüseyin’dir. En son temsilcisi de ahir zaman Mehdi’sidir. O sebepten her Seyyid’de Allah Resulü’nden ve geçmişten bir iz bulunurken, Mehdi’den de bir nişan taşır.”

Süleyman kolu zorla çevirerek gıcırtılar içinde camı kapattı, dışarının havası içerisininkini bozmasın diye. Kendini, çölde kaybolmuş koyunlarını ararken tevafuken Peygamber Efendimiz’le karşılaşan bedevi gibi hissetti. Evet, medeni dünyada yaşıyordu maalesef orman kanunları geçerliydi. “İnsana” rastlayınca gayri ihtiyari bu hisse kapılıyordunuz. Bu insana karşı duyduğu sevgi, aklının sorgu tırabzanında sıçrayarak aşk ve teslimiyet burcuna ulaşmıştı. Cenazeye rağmen arabada farklı bir neşe ve muhabbet vardı. Dozunu ise her an arttırıyordu. Güçlü görünümüne rağmen polis memuru Süleyman’ın da duygularını açmaya, dertleşmeye, zaaflarını itiraf edip onarmaya, hepsinden önemlisi sırtını dayayabileceği bir dosta ihtiyacı vardı. Yıllarca zaptı rapt altında tuttuğu duygularının prangalarını çözmüş öylece ortalığa saçılmaya başlamışlardı.

Ve söz, istese de konuşamayacak olan sessiz yolcu Celal’e geldi.

-“Canım en çok Celal’e yanar. Babam öldüğünde o anne karnında altı aylıktı. Hatta annem, ismini Hasan Hüseyin koyacakken el mecbur rahmetli babamın ismini koymuşlar. Ben yine akıl bali idim. Babanın ne demek olduğunu biliyordum. Ama o hiç hissedemedi. Çok iyi hatırlarım; mahallede pazar kurulduğu gün elleri kolları dolu gelenleri gördükçe içlenirdik. Hele bayram günleri yeni elbiseli çocukların sevinci bizim hüznümüz olurdu. Gözyaşlarımızı sokak çeşmesi silerdi. Başımızı okşayan bir el, küçük bir çikolata veya bir takım elbise özellikle küçük kardeşimin hayatının akışını değiştirecekti.

Babasızlığın boşluğunu hiçbir şeyle dolduramadı. Annem onu Kur’an Kursuna verdi. Bir çocukla kavga etti. Oradan koptu. Akrabalar da malımıza çöreklenince bu tümden asi oldu. Küçük yaşta vurdu kırdıcı oldu. Askerlik dönüşü İstanbul’a geldi. Zamanla yolunu bulan su misali meşrebine uygun yolu seçti. Kabadayılığa soyunup racon kesmeye başladı. En son olayda da İstanbul’un en büyük babasına kafa tutmuş. Sonrası malumunuz. Belki bu kader bize babadan mirastı. Çünkü o da yetimmiş ve sokaklarda büyümüş.”

Şadi Bey sabırla bu uzun iç döküşü dinledi. Onu dinlerken aynı zamanda gönül ve tefekkür kuyusundan kovasını inci misali ölçülerle doldurmakla meşguldü. Ve yaşadıklarını doğru anlasın diye o inci taneleriyle onu mücehhez kılacaktı.

-“Tarihini unutmuş, ceddine küfreden şuursuz bir topluluğun, yaşayan büyüğü olsa ne olur olmasa ne olur. Sonra yeteri kadar ilgilenilmeyen, ahlaklı terbiyeden eksik, Allah ve Resulü’nden bi haber bırakılan her evlat nefes alan canlı cesettir. Ben insan seli o caddeden eve hep yürek acısıyla dönüyorum. Sence de elinden tutulmayan her günahkar yetim değil midir?

Velhasıl kelam çok, yetim kaldık da hep itilip kakıldık. Sizin bir evlek malınıza çöreklenmişler, biz kaybettiklerimizin hesabını yapmaktan aciziz.

-“Hocam bahsettiğiniz büyük yetimlerin başını kim ne zaman okşayacak ve ne zaman bitecek?”

Bu sorunun cevabı Şadi Bey için kolaydı. Lakin izahatı zor gözüküyordu. Duruşundan, daha pişmesi gerektiğini anladı. Belki sorusunun cevabını kendisi bulacaktı, bulması gerekiyordu.

Yanında Kureyşten birisi vardı. Ve “İmam Kureyş”tendi…