Hatalardan Tövbeye Bir Yolculuk
Allahu Teâla insanı suret, bedeni cihazlar ve ruhi donanımlar bakımından en mükemmel şekilde yaratmıştır. Kur’an’da, “Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık.” (Tîn, 95/4) buyrulmaktadır. Hem biyolojik özelliklerine hem ruhsal yapısına bakıldığında insan çok özel bir yaratılıştadır. İnsan mükemmel bir şekilde yaratılmakla birlikte imtihan gereği bu dünya hayatında aciz ve eksiklikleri olan bir varlıktır. Hataları ve kusurları mevcuttur. İnsanın fıtratında iyilik ve kötülük hali birlikte var olur ve Yüce Yaratıcı, kullarından iyilik halini geliştirip kötülükten uzak durmalarını, hatalardan sonra tövbe edip kişinin yoluna devam etmesini istemektedir. Ancak kişilerin hatalara bakış açıları ve hatalar karşısındaki duyguları ve eylemleri çok farklıdır. Bu da çocukluk döneminde kazanılan ve yanlış kodlarla yerleştiğinde düzeltilmesi zor olan bilişsel kalıplara dönüşür.
Bir çocuk hatalı bir davranışta bulunduğu zaman, duygu dünyasında ve zihninde, ebeveynin tepkisine göre bir tepki geliştirir. Eğer ebeveyni çok kızıyorsa hem korkar hem de yaptığından dolayı suçluluk duyar. Bazı çocuklar hatalı davranış ne kadar şiddetli de olsa suçluluk duymayıp anne-babaya karşı öfke geliştirirler. Her iki durumda da çocuğun tepkileri ve hissettikleri ebeveynin yaklaşımına göre şekillenmektedir. Zira çocuklar her şeyi önce aile içinde öğrenirler. Kimi aileler çocukların hatalı davranışları karşısında düşünmek yerine ani tepkiler verebilmektedir. Konuyu bir örnekle açıklayalım. Salonda, masada duran bir bardak var ve çocuk bu bardağın kırılmasına sebep oluyor. Bardak kırmak hatalı davranış olarak yansıtıldığında çocuktaki değer takdir duygusunda zedelenme olmaktadır. Olaya çok yönlü bakmak ve sorgulamak önemlidir. Çocuk salonda yapılmaması gereken bir şeyi yaparken mi bardağı düşürüp kırdı? Yoksa yanlışlıkla takılıp mı düşürdü? Kırık bardak çocuğun bedenine zarar verdi mi? Eğer anne ya da baba bunları düşünmeden çocuğa bardağı kırdığı için kızacak olursa, çocuk eşyanın kaybından dolayı azar işittiğini zannedecek ve eşyanın kendisinden daha kıymetli olduğu şeklinde bir şema geliştirecektir. Bu durumda şöyle yaklaşılabilir: Bu evde koşmama kuralı varsa ve çocuk salonda koşarken bardağı kırdıysa kurallara riayet etmediği için uyarılabilir. Ancak burada kişiliğine değil, davranışına yönelik bir uyarı vermeye dikkat etmek gerekir. (Sakarsın, dikkatsizsin, unutkansın demek çocuğun kişiliğini zedeleyebilir.) Aynı zamanda neden bu kuralın olduğu çocuğa hatırlatılabilir: “Sana bir zarar gelmesini istemediğimiz için evimizde bazı kurallar var. Koşarken düşüp masanın köşesine başını çarpabilirsin. Cam kırıkları ayağına, eline batabilir. Bunların sana zarar vermesini istemediğim için uyarıyorum. Daha dikkatli ol.” şeklinde bir hatırlatma, çocuğun duygusal gelişimini için destekleyici olacaktır. Ya da “Alt komşu rahatsız olmasın diye evde koşmuyoruz. Onu rahatsız etmeye hakkımız yok. Koştuğun için hem komşu rahatsız olmuş olabilir hem de bardak kırıldığı için sana bir zarar gelebilirdi.” gibi bir konuşma çocuğun neden-sonuç ilişkisi kurmasına yardımcı olacak, empati yeteneğinin gelişimine de katkı sağlayacaktır.
Böyle bir yaklaşımda çocuk büyük suçluluk duygusu yaşamayacak, ayrıca annesini üzmemek için daha dikkatli olacaktır. Sıklıkla yaşadığımız bir durum, bu konuya güzel bir örnek olabilir. Eve gelen misafir bardak kırdığında “Canın sağ olsun, senden kıymetli mi!”, yetişkin bardak kırdığında “Nazar çıktı.” deniliyor da neden evin çocuğu bardak kırdığında azar işitiyor, bir düşünmek lazım. Çocuğumuz, başkasına gösterdiğimiz değerden daha fazlasını hak ediyor.
Her hatada azarlanan, her yanlışında büyük tepkilerle karşılaşan ve hatasız bir hayat yaşaması gerektiğini düşünen çocuklar, yetişkinlikte de yaptıkları ufak bir hatada kendilerini sıfırlamakta ve büyük bir suçluluk duymaktadırlar. Bu durum, kendilerini sürekli değersiz hissetmelerine de neden olmaktadır. Her işlerinin kusursuz ve mükemmel olması gerektiğini düşünürler. Evlerinin, eşyalarının dağınık olmasına ve başarısızlığa tahammülleri yoktur. Aynı zamanda “Çocuğumdan değerli mi?” düşüncesiyle yaptığı her hataya göz yumulan, “Benim çocuğum yapmaz.” sözlerini duyup hata yaptığını kabullenmeyen, kendini kusursuz gören çocuklar da vardır. Bu zihniyetteki kişiler kendilerini masum zannederler ve sorunu her zaman karşı tarafta görürler. Bir yanlış yapmış olsalar bile suçu başkasına yıkma eğilimindedirler. Bu kişilerden, “Yaptım ama o zorladı, onun yüzünden yaptım, o azmettirdi.” gibi cümleleri sıkça duyarız. Her iki yaklaşımla büyütülen çocukların yetişkinlikte de benzer davranışlar sergiledikleri ve sağlıklı ilişkiler kuramadıkları gözlemlenmektedir.
İnsan hata yapar. Hatalar ona doğruyu, yanlışı ve nasıl yaşaması gerektiğini öğretir. Anne babalar, bebeğin ateşe yaklaşmaması gerektiğini korkutarak öğretmeye çalışırlar. Ne zaman bebek elini ateşe uzatıp da acıyı hissederse, işte o zaman ona neden yaklaşmaması gerektiğini gerçek anlamda öğrenmiş olur. Ne zaman bir ateş görse kendini koruma içgüdüsü ile uzak durması gerektiğini bilir, çünkü ateşi tecrübe etmiştir, başka birinin uyarısına ihtiyaç duymaz.
Bir öğrenci sınıfı geçmek için ders çalışması gerektiğini bilir. Ancak bir sınavda başarısız olduğunda işte o zaman neden daha fazla çalışması gerektiğinin bilincine varır. Öğrenci potansiyelini daha fazla kullanmak için çalışır ve bir sonraki sınavdan daha yüksek not almak için çabalar. Başarı için bazen başarısızlığın yaşanması gereklidir. Bunlar, olumsuz gibi görünse de kişiyi motive edici unsurlardır. Hayatımızdaki hatalar, yanlışlar, başarısızlıklar birer öğretmen gibi bize ders verir, öğretir ve terakkimize vesile olur.
Allah (c.c.) kullarından tamamen hatasız olmalarını beklemez. “Eğer siz günah işlemeseydiniz, Allah sizi helak eder ve yerinize, günah işleyip, peşinden tövbe eden kullar yaratırdı.” (Müslim, Tevbe, 9, 10, 11). buyurulmaktadır.
Kişiler, çocukken aile içindeki yetişme tarzlarına göre yetişkinlikte dinin emir ve yasakları karşısında farklı tepkiler geliştirmektedirler. Örneğin; hataları nedeniyle sürekli aşağılanan, kendini değersiz hisseden ve hatasız bir hayat yaşamak zorunda hisseden kimse, bir günah işlediğinde kendini sıfırlar ve “Artık Allah beni affetmez. Ben çok kötü bir iş yaptım. Benim affedilmem mümkün değil.” vesvesesi ile kendinde var olan tüm güzel hasletleri görmezden gelir, kendinin değersiz olduğuna inanır. Şeytandan gelen bu vesvese kişinin tövbe etmesine engel olduğu gibi, günlük hayatında da Allah’la olan duygusal bağın zayıflamasına, ibadetlerden uzaklaşmasına neden olur ve sonunda dinin gereklerini redde kadar gidebilir.
Öte yandan hatasız olduğunu düşünen kimse de işlemiş olduğu günahları küçümseme eğiliminde olabilir. Bu kişi kendini eleştirme, kendini kontrol etme ve öz disiplin becerilerini kazanamamıştır. Kendini masum görmek, şeytanın en tehlikeli tuzaklarından biridir. İnsan kendi kusurunu fark etmediğinde, gelişimi de durur; kibre kapılır ve inkâra meyleder. Hz. Yakub’un (a.s.) oğulları, babalarının, kardeşleri Hz. Yusuf’u (a.s.) daha çok sevmesi üzerine kıskançlığa kapıldılar ve ona bir tuzak kurdular. Kardeşlerden biri, onu öldürmeyi teklif etti. Sonra tövbe edip temizleneceklerini söyledi. İçlerinden başka biri öldürmeyip kuyuya atma fikrini öner sürdü ve onu kuyuya atıp babalarına da kardeşlerini kurdun yediği yalanını söylediler. Bu, bir hata idi. Ve onlar hatalarından dönmek yerine yanlışa devam ettiler. Hata yaptıklarını kabul etmedikleri için de tövbeye yanaşmadılar.
“Hani Yûsuf, babasına “Babacığım! Gerçekten ben (rüyada) on bir yıldız, güneşi ve ayı gördüm. Gördüm ki onlar bana boyun eğiyorlardı” demişti. Babası, şöyle dedi: “Yavrucuğum! Rüyanı kardeşlerine anlatma. Yoksa, sana tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.” İşte Rabbin seni böylece seçecek, sana (rüyada görülen) olayların yorumunu öğretecek ve daha önce ataların İbrahim ve İshak’a nimetlerini tamamladığı gibi sana ve Yakub soyuna da tamamlayacaktır. Şüphesiz Rabbin hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. Andolsun, Yûsuf ve kardeşlerinde (hakikati arayıp) soranlar için ibretler vardır. Kardeşleri dediler ki: “Biz güçlü bir topluluk olduğumuz hâlde, Yûsuf ve kardeşi (Bünyamin) babamıza bizden daha sevgilidir. Doğrusu babamız açık bir yanılgı içindedir.” “Yûsuf’u öldürün veya onu bir yere atın ki babanız sadece size yönelsin. Ondan sonra (tövbe edip) salih kimseler olursunuz.” Onlardan bir sözcü, “Yûsuf’u öldürmeyin, onu bir kuyunun dibine bırakın ki geçen kervanlardan biri onu bulup alsın. Eğer yapacaksanız böyle yapın” dedi.” (Yusuf, 111/4-10)
Hz. Âdem’in (a.s.) oğulları Habil ve Kabil arasında yaşanan hadise de bize bir hatanın ardından tövbe edilmediğinde diğer hataların da arkasının geleceğini göstermektedir. Kabil’in ilk hatası sunulan kurbanla ilgili olmuştu. Habil en güzel, en besili koyunu Allah’a kurban olarak sunarken Kabil tarlasındaki en kötü ürünleri kurban olarak sundu ve onun kurbanı kabul olmadı. Habil’in kurbanının kabul olması Kabil’in kıskançlık duymasına sebep oldu. Kabil yaptığı hatayı kabullenmediği için tövbe de etmedi, kıskançlığa kapılarak kardeşini öldürdü. Kardeşinin cesedini bir sene sırtında gezdirdi. Sonra onu gömmesi gerektiğini bir kargadan öğrendi. Kabil, bir pişmanlık yaşadı ancak bir cana kıymanın günahından dolayı mıydı bu pişmanlık, yoksa kardeşini gömmeyip bir sene boyunca sırtında taşıdığı ve ayrıca kardeşinin ölümü ile eline bir şey geçmediği, babasının ve ailesinin öfkesi ile karşılaştığı için miydi? En doğrusunu Allah bilir.
“(Ey Muhammed!) Onlara, Âdem’in iki oğlunun haberini gerçek olarak oku. Hani ikisi de birer kurban sunmuşlardı da, birinden kabul edilmiş, ötekinden kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, “Andolsun seni mutlaka öldüreceğim” demişti. Öteki, “Allah, ancak kendisine karşı gelmekten sakınanlardan kabul eder” demişti. “Andolsun! Sen beni öldürmek için elini bana uzatsan da ben seni öldürmek için sana elimi uzatacak değilim. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.” “Ben istiyorum ki, sen benim günahımı da, kendi günahını da yüklenip cehennemliklerden olasın. İşte bu zalimlerin cezasıdır.” Derken nefsi onu kardeşini öldürmeye itti de (nefsine uyarak) onu öldürdü ve böylece ziyan edenlerden oldu. Nihayet Allah, ona kardeşinin ölmüş cesedini nasıl örtüp gizleyeceğini göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. “Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini örtmekten âciz miyim ben?” dedi. Artık pişmanlık duyanlardan olmuştu.” (Mâide, 120/27-31)
İnsan nefsine uyduğu için hata yapar. Hatasından dolayı pişman olması, tövbe etmesi ve bir daha o hataya yaklaşmaması Rabbimizin biz kullarından istediği bir duruştur. Rabbimiz tövbe kapısının her zaman açık olduğunu ve yaptığı günahtan pişman olup yürekten tövbe edenlerin tövbesini geri çevirmeyeceğini buyurmaktadır. “Ancak tövbe edenler, kendilerini düzeltenler ve gerçeği açıkça ifade edenler bunun dışındadır. İşte bunların tövbesini kabul edeceğim. Doğrusu ben tövbeleri çokça kabul eden ve rahmeti bol olanım.” (Bakara, 2/160)
“Kim bir kötülük yapar veya nefsine zulmeder de sonra Allah’tan bağışlanma dilerse, şüphesiz Allah’ı çok bağışlayıcı ve çok merhamet edici olarak bulur.” (Nisâ, 4/110)
Bu dünyada nefsimizi terbiye etmekle yükümlüyüz. Çünkü nefs, insana kötülüğü emredip onun Yaratıcı’dan uzaklaşmasını ister. Tüm günahlar da nefsin isteklerine boyun eğmekten kaynaklanır. Bu nedenle nefsle mücadele etmek ve onu terbiye edip Allah’ın razı olacağı bir hale getirmek önemlidir. Tıpkı vahşi iken ehlileştirilen bir hayvanın sahibine büyük yararlar sağlaması gibi, terbiye edilen nefs de hem bu dünya hayatını kolaylaştırıcı bir nitelikte olur hem de ahiret huzuruna vesile olur.
En büyük günahlarda bile Rabbimiz bize yüz çevirmezken, bize merhameti ile yaklaşırken bize ne oluyor da en ufak bir hatasında hem çocuklarımızı hem de sevdiklerimizi üzüyoruz ve affedilmez bir hata yapmış gibi muamele ediyoruz! Hatta kendimize daha da acımasız davranıyoruz. “Ben büyük bir günah işledim. Allah’ın huzuruna çıkamam. Allah beni affetmez. Ben aşağılık biriyim.” tarzı düşüncelerin şeytanın bir oyunu olduğunu bilmek ve ne olursa olsun tövbe edip yolumuza devam etmek, yapılması en doğru harekettir.
Rabbimiz, Kur’an’da önceki toplulukların hallerinden bizi haberdar etmektedir. Onların düştüğü hataya düşmeyelim ve doğru yoldan ayrılmayalım diye ibretlik durumlardan bahsedilmiştir. İnsanın işlemiş olduğu hatalar ders niteliğindedir, öğreticidir. Kişi tövbe eder ve Allah affeder. Hatasından pişmanlık duyar ve aynı hatalara düşmemek için gayret eder. Bu, kişinin gelişimine de vesile olur. Ancak toplum olarak düşülen hataların sonuçları daha yıkıcı olmaktadır. Olumsuz sonuçları uzun süre etkisini gösterebilmektedir. Bu nedenle kutsal kitabımız bizim için bir rehberdir. Onu okuyup ibret almalıyız ki geçmiş toplumların akıbetini yaşamayalım.
