Günahsızlar Yoksa Aramızda…
Günümüzün, Nalıncı Babalara İhtiyacı Var…
Gezdiğim yerlerde, bir şekilde muhabbet ettiğimiz esnaf arkadaşlardan zaman zaman şu sözleri duyup dinlemişimdir:
“Mekânın, mahallenin ‘iyi kadını’ benden para istedi. Allah beni namerde muhtaç etmesin dedi. Verdim… ‘İyi kadın’ diyorum, çünkü kötü kadın diyemeyeceğim… Kalbini yarıp bakmadım… Ama merhametliyim… Bir müddet sonra tevbe edecek birine, kötü kadın deyip, kendi sicilimi bozamam… Bırak bu işi dedim. Bırakmam, işimi yapıyorum, çünkü rızkım oradan geliyor, böyle bir toplumda aç kalırım dedi. Bu, onun düşüncesiydi… Günahın sana ait, ama kötü örnek oluyorsun, dikkat et dedim… Biliyorum dedi…”
“Mahallenin ayyaşı, ‘param yok, bana da ver’ dedi, kalender meşrep çileli bir çocuktu. Verdim… Biliyorum içecekti, ama dolu sebep vardı para vermek için, verdim… Belki bir gün söz dinler, vazgeçer diye…”
“Uyuşturucu kullanan çocuk, yol kesmiş, para istiyordu, verdim. Evladım, başkasından isteme, gel benden al dedim, yine verdim…”
Esnaf grubu arkadaşlar, ağız birliği etmişler; “Bu çocuklara biz bakalım ki, başkalarıyla işleri olmasın.” demişler. İyi düşünmüşler…
Kadim gelenekler insanı düşünür. Moderniteye vurulacak en büyük darbe, kadim geleneğin ahlaki öğretileridir. Bizim hikâyemizde anlatılanları Nalıncı Baba aynen yaşamıştı. Bugün bunların hayattaki gerçekliğine dair konuşmak lazım. İnsanın başına her şey gelir, çok değişik hatalar yapabilir. İnsanlara hakikat adına ne verdik ki ne istiyoruz. Kendimiz de temsil ve yaşantı noktasında ne kadar doğru yerde olabiliriz. Yazıda bahsedilen insanlar için de gönül dünyamızda bir alan açmazsak ne olacak!.. Yani iyiliğe güzelliğe doğruluğa yönelik önce kalbimizde sonra sosyal hayatın içinde bir alan açmak zorundayız. Geçmişte Nalıncı Baba gibi insanlar bunu yaptılar.(1)
Tüm bunların örneklerini başkalarından dinlediğim yukarıdaki kareler, günümüzün hayatının dışında olan olaylar değil, tam aksine hayat artık bu kareleri fazlasıyla barındırıyor. Bütün bunları niye anlatıyorum. “Pozitif ayrımcılık” diyorlar, merhameti hatırlatmak ve ihtiyaçları gidermek için… Önceleri kıymetli büyüğümüzün tavsiyeleriyle, kalbimizi yumuşatmak için kabir ziyaretleri yapar, hasta ziyaretleri yapar, kaside dinler, veli kabirlerini ziyaret ederdik… Daha düşünceliydik sanki… İyilik yapmaya hazırlanırdık adeta… Kendimizi düşünürken başkalarını da düşünürdük… Bizi durduran ne var bilmiyorum, merhametimiz mi azaldı, yapacaklarımızdan mı vazgeçtik, feyzin yağmur gibi yağdığı dünyada, bahanelerimiz mi arttı… Oysa insan, hayatın içinde sürekli bir şeyler öğreniyor. “Hayatın dili” diyorlar buna… Bir adım ilerde “Te’vil-i ehâdîs” diye ifade edilen bir ilim de var büyüklerimizin “koklattığı…”, büyüklerden tevarüs eden… Hayatı bu yönüyle okumakta da büyük fayda var. Ben de bizzat yaşadığım bir olayı anlatmadan geçemeyeceğim:
Sana İyilik Yaptırmıyorlar…
Bir gün hanım ve çocuklarımla Üsküdar’da geziyordum. Söylemesi ayıp değil, bir balıkçı dükkânına girdik; gelin beraber yiyelim... Hazır balık yiyecektik, mütevazı, ekmek arası ya da porsiyon... Biz içeri girdik ve henüz oturmuştuk ki, normal giyimli bir ihtiyar girdi içeri. O esnada yan masadakiler, yiyeceklerini yemiş ve kalkmak üzere idiler. Ama bir taraftan da ödeme yapılan kasaya yaklaşarak, yeni gelen ama hiç tanımadıkları ihtiyara balık söylediler ve hesabını ödeyip çıkışa doğru yürüdüler. Oysa ben, oturur oturmaz, o yaşlı amcaya bir şeyler ısmarlamak arzusundaydım. Yan masadakiler yanımdan geçerken, “kardeş ben ısmarlayacaktım amcaya” dedim. “Ooo, geç kaldın abi.” dediler… Her neyse, onlar çıkarken tekerlekli sandalyede bir bayan, balıkçı dükkânına doğru büyük bir uğraşla yaklaşıyordu. Tekerlekli sandalyesiyle ilerlerken yere bir şey düşürdü. Onu alırken, biraz yırtık biraz kirli kıyafetlerinden, üstü başı biraz açılmıştı. İçimden dedim ki, insanoğlu, bu durumu bile istismar eder, ne acı, Allah yardımcısı olsun… Bu arada bizler balıkları afiyetle yedik ve balıkçı dükkânından çıkıp, karşı kaldırımdaki dondurmacıya geçtik. O esnada, tekerlekli sandalyedeki bayan, o gariban hali ve pejmürde kıyafetleriyle yanımızda bitiverdi. Tekerlekli sandalye ile yolu nasıl geçtiğine şaşırmıştım. Hemen ona “buyrun” diyerek dondurma vermeyi teklif edecektim ki, kadın, onun yanına yaklaşan yaklaşık 17 yaşlarındaki belki de hiç tanımadığı bir delikanlıya “Sana dondurma ısmarlayabilir miyim?” deyiverdi. Çok üzülmüştüm, ben ona bir dondurma almaya hazırlanırken, o, bir başkasına dondurma ısmarlayıvermişti… Bir şeyler oluyordu, garip şeyler… Bana bir şeyler anlatılmak isteniyordu, hayatın sessiz dili, insanları birbiriyle konuşturmadan, bana bir şeyler anlatıyordu. İçim burkuldu… Sana bugün İYİLİK nasip olmuyor, yaptırmıyorlar dedim kendi kendime… İYİLİK nasip olmuyordu bana… O gün güzel niyetler kurdum… İçimden Rabbime bana nasip olsun diye adak adar gibi sözlerde bulundum… Kendimi çok kötü hissettim… “Sendeki her şey, laf-ı güzaf, boşsun sen, çöp, çöp” dedim… Hala unutamadım… “Her şeyin bir sahibi var.” dedim. “İnsanları yalnız ve boş mu zannediyorsun… Onların çektiği çilenin zerresini dahi çekemezsin sen, bu halinle İYİLİK dahi yaptırmıyorlar sana… İyilik yapmak kim, sen kim, önce adam ol!” dedim kendi kendime… Demek, sadece istediğimiz zaman, küçük iyilikler yapacaktık!..
Başkalarının acısına saygı duymayı unuttuk, bu güzel duygu ve düşünceler, vehimlerle dolu ön yargılara döndü… Zahir, öyle oldu, zahirci mi olduk yoksa biz… Kendimize ve başkalarına verdiğimiz notlar, gayet suçlayıcı, gayet acımasız… Empati yapmak nasıl bir şey, unuttuk demek ki… Yakınlarımız, anamız, babamız ölene kadar, ölümü kapımıza koymayız… Ne zaman ki, bir yakınımız ölürse, ölüm bize yaklaşıverir… Ölmenin empatisi var da, kalmanın empatisi yok mu? Herkes, “temiz bir kader” istiyor; belasız, sıkıntısız, dertsiz… Allah korusun; birinci derece akrabalarımızın hasta olduğunu, kanser oluverdiğini, alkol ya da uyuşturucu müptelası olduklarını, kötü yola düştüklerini düşündük mü hiç… Evet, herkes temiz hem de tertemiz bir kader istiyor, acaba yaşadığımız kader, yani yaşananlar, yani “kaza”, ne kadar temiz… Sakın, görüp işitip duyduğumuz şeylere rağmen, taş gibi bir kalple, sessizliğe gömüldüğümüz umursamazlığımız, dertsiz ve pürüzsüz yani “temiz kader taliplisi” bizler için, kötü kaderin ta kendisi olmasın!.. Kendi tövbelerimizi başkalarının tövbelerinden daha kıymetli kılan şey ne acaba? Buradan hareketle, “iyilik yapmamak kibirdir” diyebilir miyiz, ne dersiniz? Nefsine sahip çıkmak dedikleri şey, sadece başkalarına tecavüz etmiyor olmak değil herhalde… Nefsine sahip çıkmanın binbir türlü yolu var. Başkalarına iyilik yapma ya da kötülük yapmama irade ve inisiyatifinin bizde olması, istediğim zaman iyilik yaparım, istediğim zaman da yapmam deme hakkını veriyor mu acaba? Gücü yetmemek ayrı konu ama hayatın içinde dostlarla bölüşüldüğünde organize edilebilen pek çok iyilik hallerine rastlıyoruz. İşin tatlı yanı, kalbinden iyilik geçirdiğinde ve niye yapamıyorum diye hayıflandığında, iyilik sevabı lütfeden bir Rabbin kullarıyız. Ama kötülüğü hayata geçirmedikçe, ceza görmemek gibi bir ölçü de var ki, bunlar hep işin teşvik edici yanları… Geriye ya “Ameller niyetlere göredir.” diyerek doğru yolda devam etmek ya da harekete geçip iyilik yapmayı öğrenmek kalıyor… Her ikisi de pek yüce… Somut olayların aynasında kendini görmek, hayal kurmaktan daha iyi diye düşünüyorum… “Daha iyi, iyinin düşmanıdır.” deyip kendimizi kandırmayalım, “iyilik yapmanın” “zerresine” dahi muhtacız… Bu zerreler olmasaydı, “Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu (karşılığını) görür.” (Zilzâl, 99/7) müjdesi de olmazdı. O nedenle iyilik dedikleri şey, her şeyden önce “ihlas”. İyilik de baştan sona ihlas olduğu içindir ki, “başa kakmamakla” çerçevelendirilmiş, adeta başa kakacaksan yapma, amelin zayi olmasın denilmiştir. İhlasla bu işi yapanlar ise Nalıncı Baba ve Somuncu Baba ismiyle halk arasında nam yiğitler olmuşlar… Allah (c.c.) şefaatlerine nail eylesin…
Toplumun kanayan yaralarını buradan düzeltebiliriz. Önemli olan, insanlara, temiz bir sayfa açabileceklerinin ümidini Allah için verebilmektir. “Günahlarından samimi olarak tövbe eden kişi, hiç günah işlememiş gibidir.” (İbn Mâce, Zühd, 30) hadisi ve “Ancak tövbe edip de inanan ve salih amel işleyenler başka. Allah işte onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Furkan, 25/70) ayeti, en temel ölçülerimiz… Sonuç olarak, dulu, yetimi, öksüzü, düşkünü, mazlumu koruyan bir İslam algısı, 21. yüzyılın en büyük tebliğ alanıdır vesselam… Ne diyelim; Nalıncı Baba’lar kolay yetişmiyor… Nalıncı Baba’yı mutlaka okumanızı tavsiye ederim.
İşin Hakikati
Konuştuğumuz çerçevede çok kıymetli büyüğümüz İlim İrfan ve Hikmet Ehli Şenel İlhan Beyefendi’nin tevbenin mantığına ve işlevselliğine dair sözlerine alabildiğince kulak verelim:
“Tevbe, günah işleyerek, Allah’tan ve onun yolundan sapan insanların, yeniden başlaması, Allah’a ve dinini yaşamaya yeniden dönmesi demektir... Fakat tevbe, yola girdikten, hatta affedildiğine emin olduktan sonra bile, aksatılmadan her gün yapılması, olmazsa olmaz şartlardandır...
Efendimiz Aleyhisselam, “Kalbimde hafif bir sis gibi, bir şey olur ve ben yüz defa istiğfar ederek onu silerim.” buyurarak ve ehl-i ferasete, bir nevi kopya vererek, tevbeyi ibadetlerden bir ibadet gibi her gün yapmamızı öğütlemiş ve ancak, uyanık olanların ve sadece nasipli olanların kavrayabileceği bir faydalı ameli, şefkati ile talim buyurmuştur...
Yoksa İslam’ı yaşarken şeytana ve nefse uyup küçük günahlar da olsa hiç mi hataya düşmüyoruz? Efendimizin (s.a.v.) bile ihtiyaç duyduğu kalbi temizliğe, biz nasıl gafil kalırız? Bu akl-ı selîm için mümkün mü?
Ayrıca, her günah kalpte, manevi her cihazımızın üstünde, pas ve zulmet oluşturur ve bu zulmetler de, dünyada tevbe istiğfar, musibetlere sabır ve bazı amellerle silinir ve sadece o zaman zulmetlerle bozulan kalp, tekrar işlevlik kazanır ve temizlenir. Akıl artar, zekâ rayına oturur, yüz güzelleşir ve nurlanır ve diğer iç dinamikler randıman vermeye, normale dönmeye başlar...
Çünkü her ibadet, her amel-i salihin, değerine durumuna göre Feyz, yani Allah’ın temizleyici ve ıslah edici nurları kalplere ve diğer letaiflere yağdırıldığı zaman, doğal olarak tezkiye, tasfiye ve temizlik gerçekleşmiş olur...
Bu olmazsa olmaz tezkiye ve temizlik, bu dünyada olamazsa, kabirde azapla, orada temizlenme bitmezse, mahşer sıkıntıları ile orada da bitmezse, cehennemde temizlenilmesi, olmazsa olmaz ve mecburidir... Sözün özü: Bütün bu temizlikler sadece tevbe ile olamamakta, ekstradan günahların kirine göre ki, hadislerde, ölümü düşünmek, Allah’ı zikir, Kur’an okumak, istiğfar etmek gibi ameller tavsiye edilir ve “Sadıklarla beraber olunuz.” ayet-i kerimesinin işaretleri gereği de “Allah dostları ile beraberlik en büyük temizlik ve feyz kaynağı olduğu vurgulanır.” Bütün bu anlatmaya çalıştığım işaretler, ayetler ve sahih hadislerle sabit olduğu gibi, âlimler, salihler ve veli kulların da aktardıkları tecrübelerle de kesin olan hakikatlerdir...”
Evet, insanı Allah’a (c.c.) yaklaştıran iki kıymetli şey var: Birincisi Allah’a (c.c.) kulluk, ikincisi kullarına hizmet… Ne diyelim, Rabbim bizleri hakiki tevbe eden ve kullarına hizmet edenlerden eylesin…
(1) Nalıncı Baba Kimdir?
Anlatılır ki: Sultan III. Murad ve veziri Siyavuş Paşa, padişahın gördüğü bir rüya üzerine tebdil-i kıyafet ederek dolaşmaya çıkarlar. Bu esnada yerde yatan bir ceset görürler ve halka cenaze hakkında sorarlar:
“Aman hocam hiç bulaşma, ayyaşın sefilin biri işte!”, “Aslında iyi sanatkârdı. Nalının (ayakkabının) hasını yapardı. Ancak kazandıklarını içkiye, fuhşa harcardı. Hem şişe şişe şarap taşırdı evine… Hem de nerde namlı, mimli kadın varsa takardı peşine ve evine götürürdü.” beyanlarıyla karşılaşırlar. Defin işlemleri padişah tarafından yapılan Nalıncı Baba ile ilgili gerçeği ise Nalıncı Baba’nın eşinden öğrenirler:
“Evladım, rahmetli bizim efendi bir âlemdi, vesselâm… Akşamlara kadar ayakkabı yapardı. Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip helâya dökerdi.”
“Niye?” diye sorar Padişah… Yaşlı kadın: “Müslümanlar içmesin diye... ” Padişah şaşkınlık içinde “Hayret!” der. Yaşlı kadın devam eder: “A oğul, bu da bir şey mi? Başka tuhaf şeyler de yapardı.” Padişah merakla
“Ne gibi?” diye sorar. Yaşlı kadın: “Nerede malûm kadınlardan bulsa, hemen ücretlerini öder, eve getirirdi. ‘Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım. Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek…’ deyip, bana da onlara dinimizin gereklerini anlatmamı tembih eder ve evden çekip giderdi. Sabaha kadar o kadınlara dinimizin vecibelerini anlatırdım. Hatta bir gün ona; ‘Bana bakasın efendi! Sen böyle yapıyorsun, ama dedikodular aldı başını gidiyor. Komşular kötü belleyecek seni, inan cenazen kalacak ortada.’ demiştim. O da ‘Merak etme hanım, kimseye zahmet vermeyiz. Mezarımı bahçeye kazdım, oraya defnedersiniz.’ demişti. Ben de ona; ‘İyi de seni kim yıkasın, namazını kim kılsın, kim kaldırıp gömsün?’ dedim.” Padişah konuşmanın burasında çok heyecanlanır ve sorar:
“Peki, o ne dedi?” Yaşlı kadın: “A oğul, dedim ya bizim bey bir tuhaftı. Önce uzun uzun güldü, sonra da dedi ki: Allah büyüktür hatun, padişahın işi ne?”
