Gözlük, Saat, Altın 6
Dorukhan, Timur’un uzattığı sol koluna saati takınca beraber kadranına baktılar. Akrebin yelkovanı, yelkovanın saniyeyi kovaladığı o anda güneş ışıklarının sımsıcak ve daha dik vurduğu ama yakmadığı, rüzgârın efil efil esip serinletirken üşütmediği, sonsuz okyanusları kapatacak kadar yeşillikle kaplı oksijeni ciğerleri yakacak kadar bol ama baş döndürmeyen, her türlü yiyecek ve içeceğin elini uzattığında ulaşabileceğin kadar yakın ve zahmetsiz, insanlarının tornadan çıkmış kadar güzel, özel eğitilmiş kadar medeni olduğu yerde kendilerini buldular. Timur inanılmaz bir hızda insanlarla kaynaşıp ortama uyum sağlarken Dorukhan ise varlığı hissedilmeyen bir hayaletti ve sadece olup biteni izleyebiliyordu. Hızla akıp giden zaman içinde Timur aynı anda iki kadına âşık oldu. Birisinin adı Vicdan diğerinin adı Serap’tı. Timur ikisini de çılgınca seviyor, bir türlü seçim yapamıyordu. Kalbi başka, aklı başka şey söylüyordu. İki kadın arasında gidip geliyordu. Daha güzel ve asil olan Vicdan kalbinde ağır bassa da şen şakrak, alımlı, cazibeli, davetkâr ve ihtiraslı Serap ne yapıp edip aklını çeliyordu. Timur kalbinin aklını mühürleyip, sırf aklının gösterdiği yolda yürüyüp Serap ile evlendi. O alımlı, cazibeli, şen şakrak kadının gün be gün boyaları dökülürken yüzünün altından saklanmış bir cadı çıkmaya başladı. Derken bir erkek oğulları oldu. Serap kararlı bir şekilde, “Çocuklarımızın isimi biz vermeyelim. Büyüdükçe onlar kendi ismini kendisi alsın.” dedi. Timur kişiliksiz bir esir gibi kabul etti. Erkek çocuk büyüdükçe yaptığı zulümlerden dolayı ismini bütün insanlık ortak bir karar ile Zalim koydu. Sonra bir kızları oldu. Onun ismine de savruk, hayasız davranışlarından dolayı seneler içinde Arsız dediler. Sonra bir oğulları oldu; odasından çıkmaya, insanlarla konuşmaya bile çekinirdi. Ona da Korkak ismini verdiler. En sonuncu ise herkesin yardımına koşan, iyi niyetli olsa da faydalı olayım derken zarar veren bir çocuktu. Ona da Ahmak ismini verdiler. Timur bir insanın hayal edebileceği her şeye sahipti. Buna rağmen mutsuzluğu, umutsuzluğu günden güne artıyordu. Bir yanda karısı Serap’ın bitmek tükenmek bilmeyen ihtirasları, arzuları; diğer yandan da birbirinden büyük dertleriyle çözülemeyen muammaya benzeyen çocukları Zalim, Arsız, Korkak ve Ahmak dünyayı ona dar ediyordu. Kimi geceler odasına sızan ay ışığının eşliğinde sırtını taş duvara yaslayıp başı öne düşmüş, meyus halde yere çöküp oturuyordu. O an gözlerinin önüne Vicdan geliyor, yıkık virane kalbi ancak onun hayaliyle soluklanabiliyordu. İhtiraslarına kapılıp onu seçmediği için şimdi bin pişmandı. Sonra malum soru “Vicdan acaba onu düşünüyor muydu? Ya da haline vakıf olup acıyor muydu? O da başka birisini sevip evlenmiş miydi?” Çoğu zaman nedametlerle dolu bu derin tefekkürü büyük bir gürültü patırtı bozardı. Bu büyük oğlu Zalim dışarıda kavgalara karışıp insanlara zulüm ettikten sonra bu yetmezmiş gibi bir de evdekilere tebelleş olurdu. Kızı Arsız’ın ise dünya umurunda değildi. O kendi âleminde hiçbir insan evladının midesinin kaldıramayacağı iğrençlikleri, alçaklıkları rahatlıkla yapabiliyordu. Korkak ise odasından çıkmadığı gibi sadece olup bitenleri anahtar deliğinden izliyordu. İhtiyaçlarını bile dile getirmekten acizken fırsatını bulunca kendisine iyilik yapanların canına haince kast etmekten ise çekinmiyordu.
Ahmak, en çok acınacak olan oydu. Ne kendisine faydası vardı ne de insanlığa. Daha vahimi yardımcı olayım derken hep zarar veriyordu. Cennetten bir köşe olan bu güzel ülke ve bütün genişliğine, ferahlığına rağmen ahşap üç katlı bahçeli evi Timur için artık sadece bir tımarhaneydi. Serap’la evlendiği andan itibaren ağır ağır zindana dönen hayatı artık tahammül edilemez eşiğe ulaştığı karanlık bir gecede ormanı seyre daldı. Hiç sonuna kadar gidemediği bu ormanın ardında başka bir hayat olabilir miydi? Düşündü, düşündü ve şu ankinden daha kötü bir yazgısının olmayacağı kanaatine vardı. Bir an bile tereddüt etmeden bütün ailesini ve tüm maddi kazanımlarını geride bırakıp ormanın derinliklerine doğru kaçmaya başladı. Daha ilk adımını atar atmaz ise o güne taş eksen insan biten o mümbit topraklardan çıkan küçük küçük böcekler ayaklarından başlayıp bütün bedenini ısırmaya başladılar. Gözle göremediği ama canını öldüresiye yakan bu hayvancıklardan kurtulmak için derisini yüzercesine kaşıyordu. Ama nafile. En sonunda bedenini çamurla kaplamaya karar verdi. Ağaç diplerindeki nemli toprakları alıp bedenine sürmeye başladı. Lağım kokusundan daha kötü bir koku burnunun direklerini kırıp ciğerlerini parçaladı. Tiksine tiksine böcek kaşıntısından kurtulduğuna şükrederken bir an kaçmayı başaramayacağını düşünüp geri dönme isteği içini kapladı. Fakat bedeni bu fikre şiddetle kendiliğinden tepki verip koşmaya başladı. Koşarken her attığı adımda çamurun o iğrenç kokusunu daha çok soluyor, bu dayanılmaz bir hâl alıyordu. Nihayet berrak bir gölet görünce temizlenmek için düşünmeden suya atladı. Su bütün o pis çamuru temizlerken bu kez su kezzap olup tenini yakmaya başladı. Bu dayanılmaz yanmanın acısını unutmak için cansiperane koşarken ayağı büyük, eski bir ağaç köküne takılıp yere düştü. Yerde elleri ilk olarak sol dizine gitti. Taşa gelen dizi parçalanmış, kan ellerine bulaşmıştı. Artık yürüyemeyeceğini düşündüğünde ise tıslayarak dilini çıkartan yumruk büyüklüğündeki başı ve beş metre boyundaki yılan ile göz göze geldi. Ellerinin üstünde ağır ağır geri çekilirken bütün cesaretini gözlerine verip ölümcül bakışlarını yılandan hiç ayırmadı. Beklenmediği bir anda plansız bir şekilde eline geçen odun parçasını bütün gücüyle aniden ve çevik bir hareketle kafasına vurunca yılan savruldu. Bu kez seke seke kaçmaya başladı. Biraz soluklanmak için gördüğü mağaraya girdi. Sağ elini duvarına yaslayıp yarıya kadar eğilerek hızla soluk alıp veriyor, ara ara da öksürüyordu. Soluğun şiddeti ve sıklığı azaldıkça arka plandan gelen homurtuları daha net duymaya başladığında başını geri doğru çevirince yüzüne inmekte olan kocaman ayı pençesini gördü. Tam kurtuldum dediğinde tehlikenin dozu ve şiddeti artarak geliyordu. Avazı çıktığınca “İmdat” çığlığını basıp kıvrakça öne doğru hareketlenince pençe sırtını sıyırdı. Aralıksız yenileri gelen pençelerden birin kurbanı olma korkusuyla yeniden kaçmaya başladı. Tam bu sırada çığlıklarına, uçuşan yarasaların kanaat sesleri eşlik etti. Bazısı başına kimisi sırtına çarpınca vücutta yükselen adrenalin bütün duyguları, salgıları bastırdı. Artık kurtulup yaşama ümidini yitirmişti. Tek amacı bir dakika daha fazla yaşayabilmekti. Bu talihsiz kaçış, onu bu kez ceylanı kovalayan aslanın önüne çıkardı. Tam ölümcül pençesini indirecek olan aslan, kaçan ceylanın yerine gelen bu tuhaf varlığı görünce şaşırmış olacak ki pençesini indirecekken bir an duraksadı. Bunu fırsata çeviren Timur yine kefeni yırttı. Bu sefer her zamankinden daha hızlı ve güçlü koşmaya başlamıştı ki sağ tarafından gelen yabani domuz ona hızla çarptı. O an çıkan “Çattt” sesi ve hissettiği acıdan kemiklerinin kırıldığını anladı. Aldığı hasarı tespite çalışırken eline kan geldi. Sağ bacağı artık iyice işlemez olmuştu. Sırt üstü geri geri sürüne sürüne sırtını bir ağaca vermeye çalışırken sivri dişleri, pis bakışlarıyla kan kokusuna alan çakallar ve sırtlanlar geldi. Her biri Timur’dan bir parça kopartmak için hamle yapınca bedeninde kalan son güç kırıntılarıyla eline geçen taşları fırlattı. Dört bir taraftan hırlayarak saldıran çakal ve sırtlanların birinin diş geçirmesi an meselesiydi, havada uçuşmaya başlayan leş yiyici akbabalar da pay almanın hesabının yapıyorlardı.
Timur aklını tümüyle bir kenara bırakıp tamamen iç güdüleriyle hareket etti. Hem taşlarla kendisini savunup hem de sırt üstü geri geri çekilirken sırtında hafiften bir sıcaklık hissetmeye başladı. Her santim geri çekilmede sıcaklığın harareti artıyordu. Sebebini bilmese de kurtulma ümidi arttı. Daha şiddetli ve hızla geri çekildiğinde bu kez ellerine kum taneleri gelmeye başladı. Nihayet tüm bedeni kumların tarafına geçti. Mecali kalmayınca kendisini boylu boyunca kumlara bırakırken patlayan tüfek sesi çakalları ve sırtlanları dağıtmıştı. Nerede geldiğini anlamak için başını kaldırdığında tepen vuran güneş gözlerini alırken çölün ortasına olduğunu anladı. Güneşten dolayı gözlerini zar zor açıp kısarak sesin geldiği yöne baktığında gelenin kara gözlü siyah tenli uzun boylu oğlu Ahmak olduğunu gördü. Ahmak “Seni kurtaracağım baba.” diyerek geldi. Çömelip babasını kucağına alıp içmesi için su verirken yaralarını temizledi. Ahmak “Ha babam, sen ne yaptın böyle rahat rahat yaşarken?” dedi. Timur kolundan sıkıca tutup “Benim burada olduğumu bilen başka birisi var mı?” dedi. Ahmak gülerek “Bunu sorduğun iyi oldu. Abim Zalim ile annem, ‘Bulunca haber ver. O salağı öldüreceğiz.’ diyerek seni arıyorlardı.” dedi. Belinden işaret fişeği tabancasını alınca Timur “Sakın ha onlara haber verme.” dese de boşunaydı. Ahmak işaret fişeğini ateşledi. Ahmak “Annem ve Zalim abim sana çok kızgın olsalar da sonuçta senin karın ve oğlun; sana yardımcı olacaklardır.” dedi. Ahmak konum için telefonunu eline alınca Timur bir Ahmak’ın motokros motoruna, bir Ahmak’a baktı. Takati tükenen bedenine son bir defa daha yüklenip kısmen daha sağlıklı sol ayağıyla oğluna bir tekme attı. Sonra da motosiklete binip kaçmaya başladı.
Gittiği yönü, yeri bilmeden güneşin altında kızgın kumlara bata çıka ilerliyordu. Uçsuz bucaksız çölde yakıtı biten motoru bırakıp susuzluğu iyiden iyiye dudaklarını çatlatmasına rağmen sürünerek dahi olsa kaçmaya devam ediyordu. Mecali kalmayınca ölmek için gözlerini yumup “Oğlum Timur, buraya kadarmış.” diyerek kendisini sırt üstü kavurucu kumlara bıraktı. Çatlayan dudaklarına damlayan suyu diliyle yalayıp içti. Bin bir zahmetle gözlerini açınca arkalarından vuran güçlü güneş ışıklarına rağmen karısı Serap ile oğlu Zalim’i seçebiliyordu. Zalim “Uyan lan!” diye babasını şamarlarken karısı “Beni öyle kafana göre terk edip gidebileceğini mi sandın? Yoksa unutamadığın eski sevgilin Vicdan’ın yanına mı kaçıyorsun?” derken Zalim şamarları tokat seviyesine çıkarttı. Serap “Her zaman söylediğim gibi, patron benim.” dedi. Güç bela doğrulan Timur az ilerideki kızı Arsız’ı gördü. Yardım isteyen gözlerle bakınca Arsız “Sen bana annemin verdiği, içimden geldiği gibi yaşayabileceğim bir hayat veremeyecek birisin. Ben bugüne kadar kimseye bir kuruşluk yardım yapmadım. Ben ancak ihtiraslarım için yaşarım.” dedi. Zalim çıkartıp tabancasını Timur’un başına dayayıp “Anne tetiği çekmek istediğini biliyorum. Ama sen bile olsan onu öldürme zevkini kimseye veremem.” dedi. Yalvaran gözlerle son bir umut oğlu Zalim’e bakıp “Neden?” dedi. Zalim iğrenç bir sırıtışla “Nedensiz.” derken diziyle böğrüne çöküp “Yalvaran gözlerle bakma, artık seni benim elimden kimse kurtaramaz.” diyerek tetiği çekeceği anda her şeyi savuran güçlü kum fırtınası her birini dört bir yana savurdu. Fırtına dinip Timur kendisine geldiğinde buz dağının üstündeydi. Üşüyordu, neredeyse ayak parmaklarını hissetmiyordu. Zirvenin arkasından yeşil yaylalar görülüyordu. Timur için daha çekici olanı ise her hallerinden iyi oldukları belli olan insanlardı. Onlara ulaşmaya başarırsa yardım edebileceklerini kuvvetle inanıyordu. Kırılmış sağ ayak, zedelenmiş sol dizi ağrıyan, beline batan kaburga kemiklerine rağmen kâh sürünerek kâh buzlar üzerinde kayarak onlara ulaşmaya çalıştı. Son kez tırnaklarını buzlara geçirerek kendisine çekince iki dağ arasındaki dipsiz yarın kenarına vardı. Karşıya ancak ince bir iple ister tutunup isterse üzerinde yürüyerek geçebilirdi. Timur sakat bacaklarına, sonra da yorgun kollarına baktı. Buradan geçmesi imkansıza yakındı. Geçmekten vazgeçip başka bir yol bulabileceği umuduyla beklemeye koyuldu. Kulağına uzaktan bir ses geldi. Bir ümit o tarafa bakınca kar motosikletiyle gelmekte olan karısı ve oğlu Zalim’i gördü. Yeniden ipe baktı. Karşıya geçme ihtimali sıfır olan bu ip, kurtulması için artık tek yol oldu. Nasıl yapacağını hızla düşünürken karısının sesi her yerde yankılanıyordu, “Bu toprakları bizden iyi kimse bilemez. Bunların sınırları nerede biter, nerede ne vardır. Hepsini benim ailem belirledi. Ki her yerden bana bilgi gelir. Kurtuluşun yok.” Timur “Nasıl olsa öleceğim, onurumla öleyim.” düşüncesi için ipe tutunarak karşıya geçmeye başladı. Yarıya yaklaşınca yetişen oğlu hem ipi hem sallıyor hem de kesmeye çalışıyordu. Artık onun çabalamasına gerek kalmamıştı. Timur’un mecalsiz kalan kolları daha fazla dayanamadı. Hep karşıya bakan gözleri bu kez insanı eriten ısıyla birlikte içini dışını çıkartan pis kokunun geldiği, biraz sonra düşeceği sonsuzluk çukuruna baktı. Sonra ellerini bıraktı. O anda nereden nasıl geldiği belli olmayan Vicdan şimşek gibi gelip kurtarmak için elini uzattı.
Olayları yaşayan Timur ile ona şahit olan Dorukhan derin bir nefes alıp gözlerini kırptıklarında kendilerine geldiler. İkisi aynı anda önce camdan dışarı baktılar. Bütün ihtişamıyla boğaz üzerinden kuğu zarafetiyle süzülüp giden gemiler ve karşı kıyıdakiler öylece duruyordu. Çevrelerine baktılar. Evet, yalının salonundaydılar. Timur’un babası, annesi, kız kardeşi, Dorukhan’ın patronu Onur, hizmetçiler ve eşyalar yerli yerindeydi. İkili bu kez Timur’un kolundaki saate baktılar. Saat yirmi bir otuzu sadece ve sadece üç saniye geçmişti. Biz üç saniye içinde otuz senelik bir hayatı nasıl yaşadık diye hayretle birbirlerine baktılar. Önce korkudan kıpkırmızı olan yüzleri bu kez beyaza kesti. Çaktırmadan yaşıyor muyuz diye birbirlerini çimdiklediler. Canları yanınca ölmediklerini anladılar. Onur “Umarım saati beğenirsiniz Timur Bey?” dedi. Timur o üstenci tavrıyla boğazını temizleyip “Bakacağız.” dedi. İkili olayları anlamaya çalışırken Timur’un annesi, kız kardeşi ve babası Onur ile muhabbete daldılar. Onlar umurlarında bile değildi. Timur gözlerinin önüne Onur’a küçümseyici üslupla sorduğu, “Benim beğenimi kazanabileceğin bir saatin var mı?” dediği o an geldi. Onur ise ona “Her saat zamanı gösterir. Benim sana vereceğim saat sana zamanın ne vereceğini gösterecek.” demişti. Timur’un kafası iyice karıştı. Beyninin içinde canını sıkan şu soru fink atmaya başladı “Bundan sonraki hayatında hep kaos ve acı mı vardı?”
Timur merhamet, daha çok da şefkat dilenen gözlerle annesine baktı. Annesi boynundaki gerdanlığa bakıp telefonundan İtalyan arkadaşı Carmela’yı görüntülü aradı. Karşı taraf telefonu açınca neşeli, cıvıl cıvıl bir genç bir kadın göründü. Arkasındaki duvarda ise koleksiyonun en nadide parçalarını gösteren mankenin fotoğrafı asılıydı. Selam kelamdan sonra kadın gerdanlığı gösterip “Sana çok teşekkür ederim Carmela. Bizi Onur Bey gibi muhteşem bir takı tasarımcısıyla tanıştırdığın için” dedi. Carmela “Onur sadece iyi bir tasarımcı değil, muhteşem bir insan, derin düşünceleri olan bir filozoftur. Sakın o taraflarını atlamayın.” dedi. Kadın telefonu Onur’a çevirince Onur eliyle selamlarken Carmela “Sorun bakalım, hâlâ araba yarışlarında yeniliyor mu?” dedi. Onlar muhabbete devam ederken evin babası Rüşen Bey “Onur, araba yarışı?” dedi. Onur mütebessim “Rüşen Bey, ben spor araba meraklısıyım. Bir de plakam tuttuğum takımın baş harfleri ve kuruluş yılı olunca yolda belde birçok insan benimle kapışıyor. Bunlar normalde asla beni geçemeyecek sürücüler ama ben bile isteye onlarla her kapışmada geçiliyorum. Carmela’yı misafir ettiğimde de aynı olay yaşanmıştı. Ona atıfta bulunuyor.” dedi. Evin kızı “Peki neden?” dedi. Onur “Vicdan.” dedi. O an Timur ile Onur göz göze geldiler. Timur beyninden vurulmuşa döndü.
Devamı gelecek ay.
