Gözlük, Saat, Altın 5
Dorukhan, deli gözüyle baktığı adamın hesap sorar gibi yakasından tutup “Ya sen! Sen ölünce seni kim karşılayacak?” sualine karşılık ilk önce öğlen Nuriosmaniye Camiisinin avlusundaki manzara aklına geldi. Orası o an ona her ırktan, inanıştan insanın toplandığı mahşeri anımsatmıştı. Sonra adamın ateşler saçan gözlerine dikkatle bakınca onlarda cehennem zebanilerinin dehşetler şaçan ürkütücü bakışlarını gördü. Korku bütün bedenini sardı. Derken titremeye başladı. Aslında Dorukhan’ın o gün asıl keşfettiği futbolculuk daha önemli yeteğinin zorluklarla karşılaşıp sıkıştığında beyninin ne kadar hızlı çalışıp muhteşem bir muhakeme gücüne sahip olduğuydu. Saniyeler içinde asıl korktuğunun bu adam değil, sorunun cevabını verememek olduğunu anladı. Daha doğrusu “Kimin tarafındaydı?” Şu an zevklerinin, konforunun esiri olmuş esen rüzgara göre sallanan yaprak misali boşlukta asılı öylece duruyordu. Patronu Onur ile bir ara göz göze geldiler. Onur yardımcı olmak istiyorum ama yapamam der gibi bakıyordu. O an meczubun Onur’a yaptığı “Ölünce seni cennetin efendilerinden Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin karşılasın.” duası beyninde yankılandı. Yakasına yapışan yanardağ lavları gibi kor gözlerine sakince bakıp kendisinin bile şaştığı bir bilgelik ve olgunlukla parmağıyla patronu Onur’a işaret edip “Dünyada kimle berabersem onu karşılayanlar beni de karşılar.” dedi. Bir hışımla yakasına tutan adamın hırçınlığı durulmuş denizler gibi sakinleşip yakasına bırakırken Onur’a dönüp sitemkâr “Benden başka dostlar edinmişsin.” dedi. Onur’un verdiği elli lirayı cebine koyup yoluna viran olmuşken birden bire sırra kadem bastı. Onur ve Dorukhan içinde mücevharatların olduğu titenyum alaşımlı gri valizlerle otoparka doğru yürüdüler. Onur sanki az önce yaşadıkları olay vaka-i adiyedenmiş gibi sakin sakin yürüyordu. Dorukhan ise en azında “Bu Dost dediği adam kimdi? Niye iki yüz lira teklif ettiği halde sadece elli lira almıştı? O güne kadar hiç kimseden duymadığı o duayı yapmıştı?” bu soruların cevabını beklerken Onur, Dorukhan’ın babasının durumunu, annesinin sağlığını, abisini, mahalleden eski dostları soruyordu. Otoparka yaklaşınca onları gören vale hızla koşup siyah renkli spor arabayı getirdi. Dorukhan hayallerindeki arabayı görünce eli, ayağı yarı heyecandan yarı sevinçten titremeye başladı. Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu. Futbolcu olarak transferi sekteye uğramasa kazancağı parayla ilk bu arabayı alacaktı. Yine de herşeye rağman yaşadığı bu duygu yoğunluğunu belli etmemeye çalışıyordu. Sabahtan beri hayal kırıklıkları, hayatın sarsıcı acı gerçekleri onu üzse, ümitsizliğe sevk etse de bir kaç saatliğine de olsa bu arabaya binecek olmaktan alacağı haz onu her şeyi unutturacaktı. Onur bagajı açınca Dorukhan hemen çantaları büyük bir titizlikle yerleştirdi. Onur anahtarı uzatıp “Ehliyetin var mı?” dedi. Dorukhan kahrederek üzüntülü “Daha yaşım tutmuyor. Beş ay yirmi dokuz gün var.” dedi. Onur “O zaman ehliyet alıncaya kadar sağımda oturacaksın.” dedi. İstanbul Valiliğinin önünden geçip Sirkeci’ye oradanda Karaköy’den sahil boyunca devam ederken Dorukhan dışarıda kendini görenlerin ne hissetiğini merak ediyordu. Hele hele otobüs, tramvay duraklarında bekleyenlerin nasıl hasetle baktıklarını düşünüyordu. Onur ise sakin sakin arabayı kullanırken “Baskın Cafe’yi kim işletiyor?” diye sordu. Koltuğuna iyice yerleşen Dorukhan zevkten mayışmış halde “Cezmi abi” dedi. Onur “Vakkas amcanın oğlu Cezmi mi?” dedi. Dorukhan etrafı seyrettiği halde “Her gece takılıyoruz ama açıkçası Cezmi abinin babası kim bilmiyorum?” dedi. Onur “Diyarbakırlı Vakkas amca...” dedi. Dorukhan hatırlamış gibi yapıp “Hee Cezmi abi de sanırım Diyarbakırlı...”dedi. Onur biraz daha yavaşlayıp Dorukhan’a baktı. O haliyle savaş anılarını defalarca anlatmaktan zevk bir gaziye benziyordu. “Orası eskiden Hanende Kafe’ydi. İşletmecisi semtin adamı değildi. Önce temiz gittiler. İtibar, itimat kazanınca uyuşturcu, kumar işleri başladı. Hem bataklık gibi insanları içine çekip batırıyor hem de pis bir lağımdı, iğrenç kokusu koca semte sarıyordu. Tabii Vakkas amca dayanamamış, usulunce gidip uyarmış. Adamlar dinlemedikleri gibi bir de ileri geri konuşmuşlar. Tabii o zamanlar bizim kanımız deli akıyor. Ben bunu duyunca...” Sağ elini beline koyup “Çift makinayı kuşandım. Herkes şahit olsun diye gecenin en işlek, en kalabalık saatinde hızla mekana girip, ağalarını yakalayıp kafasını bardak yıkadıkları lavaboya soktum. Diğer elime de sıcak su dolu çaydanlığı alıp önce sövme edebiyatının en harika parçalarından ince bir resital geçtim. Sonra, ‘Ağanızı şimdilik ölümden beter haşlarım, buna rağmen eğer burayı terk etmezseniz hepinizi tek tek öldürürüm.’ dedim. Tabii oğlu, gardaşları, adamları da pis insanlar. Boş durmayıp makinalara asıldılar. Ben de üç yüz elli yedi Magnum altı patlar çıkartıp kafasına dayadım. Camları titretecek kadar bağırarak “Ağanız dahil altı kişiyi yanımda götürürüm. Benden sonra da sizi mahalleli harcar. Hesabınızı iyi yapın. Öldüğünüzle kalırsınız.” dedim. Ben bir yandan böyle konuşuyorum, diğer yandan yüreğim güp güp atıyor. İçimden ‘Hadi la birinizde çocuk doğru söylüyor indirin silahları.’ desin diyorum. Fakat kimse geri adım atmıyor. Ağaları ise başını iyice ezmeme rağmen “Sıksana lan...” diye bağırıyor. Bense işin sonunu nasıl getireceğimi bilmez halde içimdeki sesi ve adamın sesini bastırmak için mahallenin duyacağı kadar yüksek sesle sövmeye devam ediyorum.” Dorukhan hayran hayran ona bakarken beyni olayları hızla geri sarıp o günün öğlen vaktinde Leonardo Kuyum Atölyesi’ne gitti. İş yeri sahibi Aslan’ın “ İş tecrüben var mı?” sorusuna Onur’un şirketine iş için görüşüp şartlarını beğenmediğini söylediğinde Aslan’ın “Onur’la ben taban tabana, hatta her şeyemizle zıt iki insanız. Onu hiç sevmem. Çölde susuz kalsa bir damla su, açlıktan ölse bir lokma ekmek vermem. Onur gençliğinde atölyede çalışan bir işçiydi. Ama eli işe yatkın, çalışkan, güvenilir, sadıktı. Çabuk göze battı. Sonra küçük bir dükkan sahibi kâr ortağı mağazısını buna teslim etti. Dili tatlıydı; bu arada tipi, giyim kuşamı da topladı. Hepsinden mühimi prensipleri vardı. Yavaş yavaş çevre yaptı. Üstelik gözü de pekti, her kavgada müdahil olup adalet dağıtıyor, racon kesiyordu.” Aslan kin dolu istemsizce “Ondan hiç hazzetmeme rağmen bu sebepten ben ona çok güvenirim. Onur’la çalışamayan adam benimle de çalışamaz, bırak beni, çarşıda kimseyle çalışamaz. Bütün esnaf kabul eder ki Onur bir şeyin hakkı neyse onu verir. Sen var git yoluna. Başka bölgede sektörde şansını dene.” cümleleri aklında dans ediyordu. Gözleri ise elektron mikroskopu hassasiyetinde bakışlarla incelediği bu adam herkesin alamayacağı marklardan giyiyor. Ama üzerlerinde bunu göze sokan at nalı gibi etiketleri yoktu. “Sessiz Lüks” denilen gücünü markalardan değil; asil tavırlarından, ahlakından alan bu adamın içinden böyle racon kesen biri olduğu bilgisi olmasına rağmen hâlâ şaşkınlığı an be an doruğa çıkartan bir hayretle izlemekten kendisini alamıyordu. Onur “Nihayet dualarım şimşek hızında kabul oldu. Vakkas amca önde, mahalleli arkasında, ellerinde sopalarla içeri girince karanlık bir dehlizin sonunda ışığı gömüş gibi ferahladım. Vakkas amca elimden adamı alıp kağıt kesede para verip, bundan sonra burası benim dedi. Benim gençlik ateşimle yaktığım ateşi o tecrübesi ve sakinliğiyle söndürdü. İşte o günün, Hanende Kafe’si, Baskın Kafe’ye terfi etti.” dedi. Koltuğunda iyice toparlanan Dorukhan yüzünü dönebildiği kadar Onur’a dönüp büyüyen gözleriyle “Namın da alıp yürümüştür?” dedi. Onur istihzai bir gülüşle “Tabii. Namım alıp yürüyünce çek, senet tahsilatı, açılan kolay para yolları... Doğal olarak nefse tatlı gelmiyor değil? Baba küçükken ölmüş, anne ne yapabilir? Ama sağ olsun Vakkas amca beni çarşıda Şemseddin Usta’nın yanına verdi. Aldığım haftalık az gelir diye arada cebime bi bahaneyle parada koyardı. Öyle yapmasa kesin heveslerim beni esir alırdı. Zaman geçtikçe asıl kendimi aşmam, asıl racon kesmem, konforumdan vazgeçmemle oldu. Asla rahatın esiri olmadım. İşte bu beni zengin etti.” dedi. Dorukhan o ana kadar sadece bir efsane olan Onur’u ağır ağır tanırken bir İstanbul trafiği klasiği, kullandığı dökük arabaya bakmadan iyi bir spor arabayla kapışmak isteyen densizler geldi. İkidir, zorlasa motorunu kucağına alacak genç, Onur’u kapışmak için sıkıştırıp tahrik ediyordu. Onur beklenmedik anda gaza asılınca Dorukhan koltuğa yapıştı. Genç ağır ağır yaklaşıp Onur’a yaklaştı. Emirgan sahilindeki camiye yaklaşınca yavaşlamaya başlayan Onur’u yakalayıp geçince kapışmayı kazanmış oldu. Onur ise sadece merhamet dolu bir gülümsemeyle caminin önüde durdu. Anahatarı Dorukhan’a verip “Araba sana emanet.” saatini gösterip “Gittiğimiz yerde işe dalıp akşam namazını kaçırırız.” dedi. Sonra bir yüzlük toka edip “Kendine içeçek bir şeyler al.” dedi. Dorukhan anahtarı alıp araçtan çıktı. Onur camiye giderken o arkasından kararsız bakışlarla baktı. Onun hayaline kurduğu her şeye sahipti ama farklı idealler peşinde koşuyorlardı. Sanki aynı tatlıyı yedikleri halde damaklarında farklı hazlar kalıyordu. Sonra bir anahtara, bir arabaya baktı. Sanki sahibiymiş gibi şoför koltuğuna oturup, camı açıp fiyakalı geri yaslandı. Dorukhan yoldan geçenlerin ekseriyetinin çaktırmadan, kaçamak bakışlarla kendisine baktığını fark edince yandaki cafenin garsonuna eliylede işaret edip “Bir soda” dedi. O arada arabaya doğru durup da bakan iki kızı fark edince havalı havalı indi. Bunlar dünyada onun yüzüne bile bakmayacak tiplerdi ama arabanın gücü tüm dengeleri alt üst etmişti. “King” yazılı hip hop şapkasını ve Amerikan kolej montunu düzeltiğinde kızlardan gelen tebessümle iyice heyecanlanmış, öz güveni tavan yapmıştı. O arada kendisine sodayı getiren garsona üsten tavırlarla iki yüzlük toka edip “Sağ ol koçum, üstü kalsın.” dedi. Kızlara nasıl konuşacağını düşünürken on iki yaşlarında üç velet, abartılı dans figürleriyle yüksek sesle hip pop tarzı “Abi sennnn.... Hip hop söylüyorsun... Öyleyse bizim kralımızsın...” Şarkı söyleyerek etrafını sardılar. Dorukhan gülüp kızları duyacağı şekilde “Ben futbolcuyum aslanlar...” dedi. Esmer olan arabayı okşar gibi dokunup “Abi araban kıyakmış, şöyle bize bir tur attırsana.” dedi. “Araban kıyakmış” lafı Dorukhan’a büyük bir kapı açtı. Kısa süreli yalandan da olsa edindiği bu itibar ayaklarını yerden kesmeye yetmişti. Bu güçle gençleri ekarte edip kızlarla futbolculuğundan, gol kralı olduğundan girip telefonlarını almaya karar verdi. Ama gençlerden mavi gözlü, sarı saçlı olan telefonunu çıkartıp “Abi bi fotoğraf?” dedi. Dorukhan “Tabii koçum ama mutlaka sosyal medyanızda paylaşın Dorukhan Koruk abimizle...” Arabayı arkalarına alarak birbirlerine sokulup fotoğraf çekindiler. Bu arada gözlüklü ve şüpheci tip “Abi senin yaşın ehliyet almaya yetiyor mu?” dedi. Bu beklenmedik soru karşısında Dorukhan hızla mantıklı yeni bir yalana ihtiyaç duydu. Dorukhan “Şimdilik tabii ki şoförüm var aslanım. Hadi fotoyu da çekindiniz, basıp gidin.” dedi. Kızlara doğru adım atarken unuttuğu bir şey vardı. Akşam kısa süren bir namazdı. Caminin kapısında Onur belirince daha geri adım atıp kızlara sadece kibarca el sallarken aslında vedalaştığı sadece kızlar değil, aynı zamanda sahte itibarıydı. Arabaya binip yola devam ederlerken Onur hep mahalleden, eskilerden konuştu.
Yalının kapısına geldiklerinde Onur camı açıp “Ben, Ayan Kuyumculuk’tan Onur Keskingöz, Rüşen Beyler bizi bekliyor.” dedi. İçeriden onay alan güvenlik, siyah demir kapıyı açtı. İçeri girice hemen soldaki boş alan park ettiler. Beyaz renkli ahşap kaplamalı yalı, ince işçilikli lale motifli saçak alınlıkları, eliböğründeleriye geçmiş zamanının zarafetini, temizliğini kirlenen, gün geçtikçe kabalaşan günümüze inat yaşatıyordu. Dorukhan ilk yüreğine düşen duygu “Buradakiler dünyanın en mutlu insanlarıdır.” oldu. Valizleri özenle indirdiler. Onlara beyaz giyimli hizmetçiler eşlik ederken Dorukhan kendisini eski bir Türk filminin içinde hissetti. Üç katlı yalının direkt salona açılan doğal renginde el oymalı ahşap kapısından giriş yaptılar. Dorukhan o ana kadar boğazı manzarasının bir parçası olarak seyrettiği yalının şimdi tam ortasındaydı. Bozağa sıfır salonun açık camlarından iyot kokulu muhteşem esintiye tatlı tatlı vuran dalga sesleri eşlik ediyordu. Dorukhan ise merakına, belki de hasedine yenik düşüp hemen mekanı alıcı gözlerle tetkik etmeye başladı. Umduğunun aksine eşyalar o kadar da yeni değildi. Duvarda anlamsızca asılı duran nü tablo, bir köşeye sıkıştırılmışcasına eğreti duran Amerikan barı görünce hayalleriyle gerçeklerin ötüşmeyeceği fikri husule gelmeye başladı. Çalışma odasından çıkıp gelen takım elbiseli ciddi duruşlu kumral adam “Hoş geldiniz Onur Bey.” dedi. Onur gayet nazik “Hoş bulduk Rüşen Bey.” dedi. Özel bir davet için hazırlanmış gibi giyinen teni esmere çalan orta yaşlı kadın ve sabırsız şarışın kızı üst kattan inerken “Onur Bey gözümüz yollarda kaldı.” dedi. Onur “Tamam o zaman, sizi daha fazla bekletmeyelim.” diyerek valizlerdeki takıları çıkartırken kadın küçümser ve güvensiz “Bakalım İtalyan dostum, tasarımcım Carmela’nın dediği kadar iyi misiniz?”dedi. Onur “Sözlerim kendimi övmekte aciz kalmazsa ben bu işi bırakırım.” dedikten sonra takıları tek tek açtı. Kadın hemen en gösterişli olanı alıp boynuna, kızının yardımıyla takarken kız pırlantalarla süslenmiş saati koluna taktı. Boy aynasında kendilerine bakarken büyülenmiş gibiydiler. Kız bileklikleri, yüzükleri takarken “Tahminimden de iyiler. Anlaşılan becerekli, başarılı birisiniz, niye kendi markanıza yatarım yapmıyorsunuz? Dünya çapında olabilirsiniz.” dedi. Rüşen ile Onur göz göze geldiler. Onur “Küçük Hanım bu kadar hızlı beğenip takdir etmeniz beni sevindirdi. Şu şartlarda ülkemizde marka değil ama markamsı çıkartabiliriz.” Kendisine şaşkın bakan kıza merhamet dolu ses tonuyla “Maalesef mesele sadece yetenek veya üretim değil. Bir ülkenin insanları ihtiyaçtan değil; zevk için ayakkabı, gömlek, saat, araba almaya ya da düşünmeden ‘Ya hanım, içimden geldi, gel seni yemeğe götüreyim. ’ demeden dünya markası çıkartamaz.” dedi. Kız bu kadar uzun cümleyi anlamakta zorlanınca Rüşen “Kızım Onur Bey diyor ki; ben çalışır, didinirim insanların alım gücü olmayınca üç, beş kuruş daha ucuza taklitçilerim daha çok satar, para kazanır diyor.”dedi. Onlar bu çetrefilli, derin mevzuyu en sığ seviyede tahil ederken aniden bir hareketlilik oldu. İkramlıkları hazırlayan hizmetçiler bile işi bırakıp içeriye giren yirmili yaşlarının ortasındaki gaddar yüreğinin alameti haşin bakışlı despot tavırlı genci karşıladılar. Bu telaşa tok emredici sesle “Çantamı çalışma odama çıkartın. Çalışırken yiyebileceğim atıştırmalılar hazırlayın.” cümlesi eşlik etti. Artık sadece çalışanların değil, salonda bulunan herkesin dikkati kapıya yönelmişti. Yapılı, uzun boylu, takım elbisesinin altına spor ayakkabı giyen genç her hali dövüş sanatlarıyla uğraştığını belli ediyordu.
Rüşen “Timur... Hoş geldin oğlum...” dedi. Timur salonu ortasında Dorukhan ve Onur’u görünce haşin çehresi, bu kez kaşlarını da çatınca iyice meymenetsizleşti. Dorukhan artık ciğerlerine iyot değil, zehir çekitiğini hisseti. Kadın hızlıca yumuşak, koruyucu bir sesle eliyle göstererek “Onur Bey ve yardımcısı. Kendisi mücevler işi yapıyor. Özel siparişlerimizi getirdi.” dedi. Timur oturmak için yürürken barı göstererek “Bana içecek getirin.” dedi. Tekli koltuğa otup basketbolcuların yaptığı gibi bacak bacak üstüne attı. Patron benim edasıyla “Piyasa araştırması yaptınız mı? Bu zamanda eskisinden daha dikkatli olmak gerekli.” dedi. Onur, ailesine bile saygısı olmayan küstaha haddini bildirmenin ince hesabını yaparken Rüşen’e baktı. Adam anlamsız bir acziyet içindeydi. Kızın o ipeksi beyaz teni utançtan kıpkırmızı oldu. Kız susar mısın imasında bulanarak “Abii...” dedi. Timur ona da sertçe bakınca kız gerdanlığın birini gösterip “Bunu da nişanlın için sipariş vermiştik.” dedi. Timur sen ne anlarsın sesini kes edasıyla “Berra.. Berrra... Rüşen Bahtıaçık... Bahtıaçık ismini duyanların fırsat eline geçince onun muhteşem servetinden bir parça daha fazla bir şeyler kapmak için ellerini ovuşturup nasıl fırıldaklar çevirdiğini duysan aklın şaşar. Öfkeden oturup ağlarsın.”dedi. Kadın ikna edici cümlesini teskin edici bir sesle “Oğlum, yalnız Onur Bey’i İtalyan dostumuz Carmela’nın tavsiyesi üzerine biz onun ayağına gittik. Ricamız üzerine çalıştı. Biz parayı düşünme dedik.” diyerek kurdu. Dorukhan şahit olduğu olaylar üzerine beyni bir anda Leonardo Kuyum Atölyesi’nin pis ortamında leş bir hayat yaşarken eski zengin günlerinin hayaliyle yaşarken hırpani halinin suçunu insanlara atan Aslan şekillendi. Pamuklara sarılıp ihtimamla büyütülen Timur ile leş ortamdaki Aslan aslında aynı göze, zihne sahip “Ben, ben... İlah da ben. Ben iyiyim, diğerleri kötü, yanlış.” diyen tek bir insandılar. Timur istihzai bir tafra ile kolunu uzatıp “Benim beğenimi kazanabileceğin bir saatin var mı?” dedi. Sakin ve bilgece avını bekleyen aslan kral Onur yaşanacakları daha iyi görmek için gözlüklerini düzeltip hiç kale almadan kutusundan son derece gösterişsiz, hatta kullanılmışa benzeyen beyaz katranlı rakamları siyah renkte deri kordonlu saati çıkardı. Timur çehresinin bir parçası olan küçümseyici gülümsemesiyle almak için parasını önden yatırıp aylarca sıra beklenen bilindik bütün ünlü markaları tek tek sayıp “Bana hangisini sunacaksın?” dedi. Onur saat elinde “Her saat zamanı gösterir. Benim sana vereceğim saat sana zamanın ne vereceğini gösterecek.” dedi. Sonra Dorukhan’a uzatıp “Küçük beyimizin koluna tak.” dedi. Dorukhan salonun köşesinde bir adam boyundaki ahşap sarkaçlı eski saate baktı. Tam olarak yirmi bir otuzu gösteriyordu. Elindeki saate baktı, o da saniye saniyesine yirmi bir otuz gösteriyordu. Dorukhan, Timur’a doğru yürürken varlıklı birinden bu kadar tiksineceğini hiç düşünmemişti. İstemeye istemeye Timur’un uzattığı sol koluna saati takınca beraber kadrana baktılar. O an akrep yelkovanı, yelkovan saniyeyi kovalıyor. Saniye ise başka bir boyutun kilitini açan anahtar gibiydi. Dorukhan ile Timur bir an göz göze geldiler, ikisinin de gözlerinden yaşadıkları dehşetin korkusu okunuyordu.
Devamı gelecek ay...
