Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Göç Hareketleri ve Etkileri / Dr. Öğr. Üyesi Fatih Yaman

Bu Yazıyı Paylaşın:
Göç Hareketleri ve Etkileri / Dr. Öğr. Üyesi Fatih Yaman

Günümüzde küreselleşme ve göç ilişkisi göçün tarihsel serüveninin devam ettiğini gösteriyor. Yeryüzünde göçün temel nedeni nedir?
Göç, insanoğlunun yeryüzündeki tarihiyle yaşıt olgusal bir gerçeklik. İnsanlıkla başlayan göç serüveni yine onunla birlikte devam ediyor. Dolayısıyla bu serencamda tarihin çeşitli kırılma noktalarının ve değişim süreçlerinin doğurduğu yeni formlar da ortaya çıkıyor. Nedenlerine bakıldığında, göçe dair birçok kategorinin varlığından söz etmek mümkün: Tarihin farklı dönemlerinde göçe sebep olan unsurlar, açlık, deprem, sel baskını, kıtlık, kuraklık, yanardağ patlaması bizi bazen çevresel; bazen de siyasi baskı ve savaş gibi zorlayıcı etmenler olabiliyor. Bugün dünya üzerindeki göçlerin temel karakteristiğini ise çoğunlukla ekonomik saikler belirliyor. Nitekim II. Dünya Savaşı sonrası dönemde, devletlerarası işgücü anlaşmaları çerçevesinde yaşanan işgücü göçleri ve bireysel düzlemde hız kazanan beyin göçü hareketliliği göçün değişen doğasına bağlı olarak beliren yeni formları işaret ediyor. Özellikle küreselleşme süreciyle birlikte gelişen ulaşım ve iletişim imkânları, insanların bilgiye erişimlerini kolaylaştırdığı gibi, dünyanın farklı bölgelerindeki toplumların ekonomik ve sosyo-kültürel temasını artırarak göçü kolaylaştırıcı etkide bulunuyor diyebiliriz. Tüm tasnifler dışında, dünyadaki göç hareketlerinin en temelde, mevcut kaynakların eşitsiz dağılımından doğan zorluklarla ortaya çıktığını, dolayısıyla tüm göçlerin “daha iyi bir hayat sürme umudu” ile geliştiğini ifade edebiliriz.
Amerika ve Avrupa, Göç Dalgalarında İnsanî ve Ahlakî Hassasiyetleri Göz Ardı Etti
Dünya toplumları sizce göçün insanî ve ahlâkî yönleriyle yüzleşebiliyor mu? Çok farklı uygulamalar var, düşüncelerinizi alabilir miyiz?
Bu soruya olumlu cevap verebilmek ne yazık ki mümkün görünmüyor. Bugün dünyanın birçok bölgesinde, aktif göç rotaları üzerinde gelişen sayısız trajik olaya şahitlik ediyoruz. Afrika’dan uzak Asya’ya, Ortadoğu’dan Amerika’ya dünyanın pek çok bölgesindeki göç yolları aynı zamanda büyük sayılarda can kayıpları, şiddet ve istismar vakalarının da güncel rotalarını sunuyor. Örneğin ABD-Meksika sınır hattında 1994 ile 2001 yılları arasında yaklaşık bin yedi yüz Meksikalının sınırdaki dağlık bölgelerde, çölde ve su kanallarında öldüğü kaydediliyor. Kuzey Afrika ülkelerinden uzun bir süredir devam eden yasadışı göçlere Arap Baharı sonrasında beliren siyasi istikrarsızlık ve iç savaşla ortaya çıkan göç dalgaları da eklenince, bu rotalar binlerce insanın ölümüne, binlerce kadın ve çocuğun kayıp olarak istatistiklere geçmesine sebep oldu. Göç rotaları üzerinde bulunan Türkiye’den özellikle deniz yolunu kullanarak başta Yunanistan olmak üzere Malta ve İtalya’ya geçmeye çalışan göçmenlerin yaşadığı tekne facialarını ise neredeyse hemen her gün medyada görebiliyoruz. Yasadışı göç hareketlerinde hayatlarını kaybedenlerle ilgili kapsamlı bilgiye ulaşmak pek mümkün değilse de Birleşmiş Milletler Mülteci Örgütü’nün 2018 verilerine göre, yalnızca 2017 yılında 17 binden fazla refakatsiz çocuğun Avrupa’ya ulaştığı ifade ediliyor. Bu çocuklar ülkelerindeki savaşta ebeveynlerini kaybetmiş olmalarından veya ailenin, aracılara verilecek parayı denkleştirememesinden ötürü göçü tek başına gerçekleştirmek zorunda kalan yalnız çocuklar. Zira savaş halindeki ülkelerden kaçmak ya da göç etmek, çoğunlukla yasadışı insan kaçakçılığı yapan organizasyonlara ulaşabilmekten, bu da yüklü maliyetleri karşılayabilmekten geçiyor. Yine, 2017 yılında Avrupa’ya geçmek için deniz yolunu kullanan göçmenlerden 3 bin yüz kişinin, 2016 yılındaysa ortalama 5 bin kişinin hayatını kaybettiği tahmin ediliyor. Dolayısıyla son derece güvensiz şartlar altında gerçekleşen bu göçlerde, özellikle kadın ve çocukların önemli bir kısmı insan ve organ ticareti yapan mafya örgütlerinin suiistimaline açık hale gelebiliyor, yoğun şiddet ve istismara maruz kalabiliyorlar. Tüm bu olumsuzlukların artması, elbette dünya toplumlarının göçe ve göçmenlere yönelik algısına, geliştirilen politikalara bağlı olarak seyrediyor. Özellikle ülkelerin kaçak göçmenlere karşı sınır güvenliğinin sağlanmasına yönelik geliştirdikleri politika ve katı uygulamaların can kayıplarının artmasına neden olduğunu söyleyebiliriz. Sözü çok uzatmadan, başta Amerika ve gelişmiş Avrupa ülkelerinin aktüel göç dalgalarına güvenlik eksenli bir paradigmayla yaklaştıklarını, dolayısıyla yaşanan hareketliliklerde insanî ve ahlakî hassasiyetlerin göz ardı edildiğini söyleyebiliriz. Tam bu noktada Türkiye için bir parantez açmamız gerekiyor. Zira Türkiye, özellikle Ortadoğu’daki kriz sonrası Suriye’den gerçekleşen göçlere yönelik insanî yardımı merkeze alan açık kapı politikasını uzunca bir süre devam ettirdi. Bugün yaklaşık 4 milyon Suriyeli göçmenle Türkiye, bölge ve dünya ülkeleri arasında son derece orantısız bir yük dağılımını omuzlamış durumda. Sayısal büyüklük elbette ekonomik olarak da ülke üzerinde önemli bir yük oluşturuyor. Ancak tüm olumsuzluklar bir tarafa, Türkiye, dünya toplumları arasında göç süreçlerinde uluslararası kamuoyunun birçok yönden takdirini almış durumda. Fakat insanî ve ahlakî açıdan örnek olmanın ötesinde, orta ve uzun vadeli bir göç yönetiminin geliştirilmesi, bir zorunluluk olarak önümüzde duruyor.
Göç yönetiminde standart etik normatif kurallar ve uygulamalar var mı?
İnsanlık tarihinde göçler yüzyıllardır devam ediyor. Ancak ne yazık ki bu süreç aynı zamanda insanlık dışı sayısız uygulamalar barındırıyor. Üretim ilişkilerinin tarıma dayalı olduğu modern öncesi dönemde, göçmenlere yönelik bakış, tavır ve politika gelişimleri çoğunlukla olumluydu. Sosyal bütünleşme ise toplumların tarihsel şartları bağlamında, kültürel ve dini değerler etrafında şekilleniyordu. Güvenlik kaygılarının öne çıktığı toplumsal hareketlerde dahi, göçmenler tüm olumsuzluklara rağmen gittikleri bölgelerin kutsal kabul edilen mekânlarına ya da kanaat önderlerine sığınabilmekteydi. Kuşkusuz bu durum göçmenlerin toplumsal ve hukuki kabulünün gelişimi için önemli bir başlangıcı temsil ediyordu. Ancak, modern dönemle birlikte bir taraftan üretimde tarımdan makineleşmeye geçilirken, diğer taraftan da inancın söz konusu dönemlerdeki himaye etme rol ve gücü, seküler ulus devletlere bırakıldı. Bu aynı zamanda değer ve sistem üretici olarak modern kurumsallaşmaların merkezî bir rol üstlenmesiyle de ilgili bir durum. Değer üretiminin, yerini salt ticarî kâr sağlamaya bırakması, özellikle coğrafî keşiflerle başlayan süreçte devletlerin kendi kalkınmalarını sağlamak adına farklı coğrafyaların yer altı ve yer üstü tüm kaynaklarını sömürmesini beraberinde getirdi. Bu doğrultuda, başta Portekizliler olmak üzere İspanyollar, Hollandalılar, Fransızlar, İngilizler ve diğer Avrupa devletlerine mensup tüccarlar tarafından yaklaşık yüz milyon insanın köleleştirilerek satıldığı kaydediliyor. Sömürgecilik kuşkusuz büyük nüfus hareketlerine neden oldu. Bu bağlamda, milyonlarca göçmenin Avrupa’dan Amerika, Afrika ve Avusturalya’da kurulan kolonilere yerleşerek egemenlik sağlamak adına göç ettiği biliniyor. Sömürge bölgelere gerçekleşen gönüllü göçlerin yanı sıra, köleleştirilerek Afrika’dan Amerika’ya milyonlarca insanın taşınması, bir sömürgeden diğerine göçlerin yaşanması; Burkina Fasoluların Fildişi Sahili’ne, Bengladeşlilerin Birmanya’ya, Hindistanlıların İngilizlerin Hint Okyanusu adaları ve Karayip adalarına, Lübnanlıların Fransız Afrikası’na taşınması türünden göçler de bulunuyor. Tarihsel süreçte kolonizasyon faaliyetleri kapsamında gerçekleşen sömürüye dayalı göçler günümüzde çoğunlukla devletlerarası ikili anlaşmalar yoluyla devam ettiriliyor. Kolonyal süreçte, ilgili ülkeler arasında tesis edilen sosyo-ekonomik ilişkiler, küresel dönemde gelişmiş ülkelerde ihtiyaç duyulan insan kaynağının giderilmesi adına işlevsel bir rol üstleniyor. Bu çerçevede, İngiltere ile Hindistan, İtalya ile Libya ve Fransa ile Cezayir arasında kurulan göç koridorlarının halen aktif bir göç trafiğinin sağlanmasında etkili olduğu ifade edilebilir. Tüm bunlardan hareketle, göç tarihi bağlamında standart etik kurallardan söz etmek pek mümkün görünmüyor. Ancak özellikle II. Dünya Savaşı’nın bitimiyle başlayan süreçte göçlerin emek göçü veya beyin göçü gibi devletlerarası birtakım protokollere yahut sektörel taleplere bağlı olarak gelişmesiyle yeni bir döneme geçildiğini ifade edebiliriz. Bu dönem bilindiği üzere küresel ölçekte hak ve kimlik taleplerinin de öne çıktığı bir dönem. Bu çerçevede göçmenlerle ilgili çeşitli ulusal ve uluslararası sözleşmeler, protokoller ve düzenlemeler, göç hukukuyla ilgili önemli bir birikim oluşumunu beraberinde getiriyor. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde sığınma hakkına yönelik düzenlemelere yer verilmesi, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (BMMYK) kurulması, Cenevre Sözleşmesi ve Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşmenin kabulü türünden birçok düzenleme bunlar arasında sayılabilir. Fakat tüm hukuki düzenlemelere rağmen, özellikle kriz dönemlerinde cereyan eden göçler söz konusu olduğunda, ülke ve devletlerin ne yazık ki uluslararası etik standartlar dışındaki pratiklere başvurduğunu gözlemleyebiliyoruz.
Göçmenler Açısından En Erişebilir Ülke Avustralya
Günümüzde göç olayında en çok hangi ülkeler tercih ediliyor, niçin?
Uluslararası Göç Örgütü’nün (IOM) 2018 raporuna göre, dünyada yaklaşık 245 milyon uluslararası göçmen bulunuyor. Yani göçmenlerin dünya nüfusuna oranı, ortalama olarak %3,4 civarında seyrediyor. Göçmenlerin en fazla tercih ettikleri ülkeler ise çoğunlukla gelişmiş, hayat standartları görece yüksek olan, ABD, İngiltere, Avustralya, Norveç, Fransa, Kanada, İsviçre, İsveç, İrlanda ve Hong Kong gibi ülkeler. Ancak burada bir ayrım yapılmasında fayda var. Zira bu ülkeler her ne kadar göçmenlerce en fazla tercih edilen ülkeler olsa da, uygulanan kabul ve göç politikaları dikkate alındığında, “erişilebilir” olmaları bakımından sıralama ve listede birtakım farklılıklar görülüyor. Buna göre, göçmenler açısından erişilebilir ülkelere bakıldığında, Avustralya ilk sırada yer alırken, Kanada, Singapur, Yeni Zelanda, İsrail, Portekiz, ABD, Kosta Rika ve İsveç öne çıkıyor. Tercih edilen yahut erişilen ülkeler, göçmenler açısından diğer yerlerle kıyaslandığında, hayat standartlarının yükseltilmesine yönelik görece fazla imkân barındırıyor olmasıyla dikkat çekiyor. Göç literatürü bağlamında ifade edilecek olursa, göçmenler için bu ülkeler sunduğu ekonomik ve sosyo-kültürel imkânlarla diğer ülkelere nazaran daha fazla çekim gücü oluşturuyor diyebiliriz.
Evrensel Düzeyde Kabul Edilmiş Bir “Göçmen” Tanımı Yok
Göçmen, mülteci, sığınmacı gibi kavramlar aynı anlama mı geliyor?
Bu kavramlar birbirinden farklı anlam çerçevelerine işaret etseler de maalesef göç alanında çalışan kimi akademisyenlerce bile bazen karıştırılabiliyor. Esasen evrensel düzeyde kabul edilmiş bir “göçmen” tanımı bulunmuyor. Ancak Birleşmiş Milletler, göçmeni, “sebepleri, gönüllü olup olmaması, göç yolları, düzenli veya düzensiz olması fark etmeksizin yabancı bir ülkede bir yıldan fazla ikamet eden birey” olarak tanımlamakta. Mülteci ise, her ne kadar Türk Dil Kurumu’nca (TDK), “sığınmacı” olarak tanımlanmışsa da, hukuki statü açısından sığınmacı ve mülteci kavramları birbirinden farklı kategorileri işaret ediyor. Türkiye’nin taraf olduğu “Mültecilerin Hukuki Durumuna İlişkin 1951 Cenevre Sözleşmesi” uyarınca mülteci, “Avrupa’da meydana gelen olaylar sebebiyle ırkı, dini, milliyeti, belirli bir toplumsal gruba üyeliği veya siyasi düşünceleri nedeniyle takibata uğrayacağından haklı olarak korktuğu için, vatandaşı olduğu ülke dışında bulunan ve vatandaşı olduğu ülkenin himayesinden istifade edemeyen veya korkudan dolayı istifade etmek istemeyen ya da uyruğu yoksa ve önceden ikamet ettiği ülke dışında bulunuyorsa oraya dönmeyen veya korkusundan dolayı dönmek istemeyen yabancıyı” ifade eder. Anlaşıldığı üzere, Türkiye Cenevre Sözleşmesi’ni coğrafi sınırlama ile kabul etmiştir. Bu sebeple de ülkeye Avrupa ülkeleri dışından gelen sığınmacılara mülteci statüsü tanımamaktadır. Başka bir deyişle Türkiye’de mülteci olarak kabul görebilmek için beş kriterin sağlanmış olması gerekmektedir. Bunlar, Avrupa ülkelerinden gelmek, kişinin yabancı olması, vatandaşı bulunduğu ülke tarafından diplomatik olarak korunmaması, bireysel başvuruyu haiz olması ve iltica eden kişinin vatandaşı olduğu ülkede zulme uğrama riskinin haklı bir dayanağının bulunmasıdır. İçişleri Bakanlığı ve Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) tarafından hazırlanan İltica ve Göç Mevzuatı’na göre sığınmacı ise, “ırkı, dini, milliyeti, belirli bir toplumsal gruba üyeliği veya siyasi düşünceleri nedeniyle takibata uğrayacağından haklı olarak korktuğu için, vatandaşı olduğu ülke dışında bulunan ve vatandaşı olduğu ülkenin himayesinden istifade edemeyen veya korkudan dolayı istifade etmek istemeyen ya da uyruğu yoksa önceden ikamet ettiği ülke dışında bulunuyorsa oraya dönmeyen veya korkusundan dolayı dönmek istemeyen yabancıyı” niteler. Diğer deyişle sığınmacı, söz konusu nedenler dolayısıyla ülkesini terk ederek geldiği ülkeye iltica talebinde bulunmuş, ancak yetkili makamlarca hakkında henüz karar verilmeyerek mülteci statüsü kazanmamış kimseleri tanımlamak için kullanılır. Bir sığınmacı Cenevre Sözleşmesi gereğince statüsü resmi olarak tanınmamış da olsa menşei ülkeye zorla geri gönderilemez ve haklarının korunması gerekir. Türkiye hukukunda yer verilen mülteci ve sığınmacı ayrımı, uluslararası mülteci hukukunda kullanılan kavramlarla esasen çelişmektedir. Uluslararası mülteci hukukunda, sığınmacının mültecilik koşullarını taşıdığının tespit edilmesiyle “mülteci” statüsü kazanılırken, ülkemiz iç hukukunda sığınmacılara hukuken mültecilik statüsünün verilmesi mümkün olmamaktadır. Bununla birlikte, 2013 yılında yapılan bir düzenlemeyle ([YUKK], 2013: madde 62) Avrupa ülkeleri dışından Türkiye’ye gelerek sığınma talep eden kişilere “şartlı mülteci” statüsünün verilmesi kararlaştırılarak üçüncü bir ülkeye yerleştirilinceye kadar Türkiye’de kalmalarına olanak tanınmıştır. Dolayısıyla, ülkemize İran, Irak, Afganistan, Somali, Sudan ve 2011 yılı sonrası Suriye’den iltica etmek isteyenlere mülteci statüsü verilmemekle birlikte, bunun yerine “geçici uluslararası koruma” sağlanmaktadır. Son tahlilde, Türkiye’de bulunan başta Suriyeliler olmak üzere Avrupa ülkeleri dışından iltica talebinde bulunan kimselerin “geçici koruma altındaki şartlı mülteci”ler olduğu ifade edilebilir.
Göçler Kültürleri ve Değer Dünyalarını Karşılıklı Etkileşime Açıyor
Tarihteki önemli göçlerin toplumsal karşılaşma ve kültürel alışverişler açısından kıymete değer sonuçları olmuştu. Günümüzdeki göçleri bu yönüyle değerlendirir misiniz?
Göçler, bahsettiğiniz gibi, toplumların çeşitlenmesi, karşılıklı olarak tanınması, iletişimi ve yeni gerçeklikler üretmesinde son derece önemli olgulardan biri. Bu durum, kuşkusuz günümüz göçleri için de geçerli. Bugün, küresel dünyada, düşüncenin, emtianın ve elbette insan dolaşımının daha önce görülmeyen seviyede hız kazandığını tespit etmemiz gerekiyor. Özellikle endüstri devrimiyle başlayan süreçte, ulaşım ve kitle iletişiminin baş döndürücü bir hız alması, göçlerin mahiyetinde köklü değişimlerin yaşanmasına sebep oldu. Dolayısıyla, burada toplumların, toplumsal pratiklerin, kültürlerin ve değer dünyalarının karşılıklı yoğun etkileşime alan açtıkları bir dolaşımdan söz ediyoruz. Bu bir yönüyle farklılıkların bir araya gelmesi, karşılıklı tanımanın gelişmesi ve birlikte yaşama tecrübelerinin ortaya çıkması bakımından kıymete değer sonuçlar üretiyor. Ancak diğer taraftan, söz konusu gerçeklikte, ekonomik gelişimlerini tamamlamış ülke ve toplumların gerek endüstriyel gerekse kültürel üretimlerinin küresel pazarda hegemonik bir belirleyiciliğe sahip oluşu da unutulmamalı. Wallerstein’ın geliştirdiği “dünya sistemi” kuramından hareket edilecek olursa, sosyo-ekonomik gelişimlerini tamamlamış ve kapitalist ilişkileri içselleştirmiş merkez ülkeler, dünyanın geri kalanının yani çevre ülkelerin yer altı ve yer üstü kaynaklarını kendi faydalarına son derece ucuz maliyetlerle kullanırlar. İkinci adımda, ucuz hammadde ve insan gücüyle üretilen ürünler, pazar haline getirilen çevre ülkelere son derece yüksek kârlarla satışa sunulur. Bu döngüsellikte göç de kuşkusuz çevreden merkeze doğru bir yönelim izler. Zira çevre ülkelerde gerek sektörel darlıktan kaynaklanan istihdam olanaklarının azlığı, gerekse düşük ücretler merkez ülkeleri aynı zamanda birer cazibe merkezi olarak öne çıkarır. Bu da çevreden merkeze tek yönlü bir emek göçü hareketliliğine sebep olur. Göç hareketlerinin söz konusu merkezlerin çekim alanlarına doğru gerçekleşmesi, teorik olarak özgün ve yerel kültürlerin kendilerini küresel olana açması, tanıtması hatta onları da etkilemesini gündeme getirse de, merkez ülke ve toplumlar, sahip oldukları ekonomik güçten hareketle baskın bir kültürel etki oluşturarak diğer kültürlerin sular altında kalmasına neden olur. Tam bu noktada, merkez olarak tanımlanabilecek ülke ve toplumların, üretilen emtiaların küre ölçeğine yayılması için uyguladıkları politikaların fikir ve değer yayılımı için de kullanışlı bir enstrümana dönüştüğü söylenebilir. Özellikle müzik, sinema ve eğlence sektörleri başta olmak üzere medya üretimleriyle söz konusu merkez ülkeler, küresel düzlemde bir kültür emperyalizminin taşıyıcısı durumundadır. Bu yönüyle hepimiz, yaşadığımız dünyanın giyim-kuşamdan yeme-içmeye, müzik beğenilerinden günlük pratiklere varıncaya dek hemen her alanda tek tipleştiğini/batılılaştığını gözlemleyebiliyoruz.
Tarihine Bakıldığında, Göçlerin Büyük Ölçüde Geri Dönüşsüz Olduğunu Görürüz
Türkiye, son 5 yılda yaşanan göç olayları nedeniyle, büyük bir tecrübeye sahip. Görünen o ki, bu göçler devam ediyor ve edecek. Türkiye’nin orta ve uzun vadeli göç stratejilerinde göç yönetimi açısından neler yer almalı?
Türkiye ve genel olarak Anadolu, yalnızca son dönemde değil tarih boyu bir göçler coğrafyası oldu. Ancak Türkiye, özellikle Ortadoğu’da yaşanan Arap Baharı sürecinin Suriye’ye sıçramasıyla birlikte oldukça yüksek sayıda göçmenin hedef ülkesi oldu. Ocak 2019 itibariyle Türkiye’de ortalama 3,7 milyon Suriyeli sığınmacı bulunuyor. Afganlar, Pakistanlılar, Iraklılar vb. düzensiz göçmenlerle birlikte bu sayı 4 milyonun üzerinde. Sizin de belirttiğiniz gibi, bu göçler önümüzdeki dönemde de devam edecek gibi görünüyor. Türkiye, sürecin başından itibaren ülkemize gelenlerin yakın zaman içinde memleketlerine dönecekleri fikriyle politika üretti. Bu anlamda geçici barınma merkezleri, geçici eğitim merkezleri, geçici koruma statüsü gibi hep geçicilik merkezli uygulamalara yöneldi. Ancak gelinen nokta itibariyle, Suriye’de iç savaşın sona ererek istikrarın tesis edilmesi ne yazık ki yakın dönemde mümkün görünmüyor. Dolayısıyla her şeyden önce, Türkiye’nin orta ve uzun vadeli göç stratejisi inşasında “kalıcılık” merkezli bir politikaya yönelmesi gerekiyor. Dünya göç tarihine bakıldığında, göçlerin büyük ölçüde geri dönüşsüz olduğunu, yani kalıcı bir özellik taşıdığını görüyoruz. Buradan hareketle, ülke olarak başta Suriyeliler olmak üzere tüm göçmenlere yönelik kapsayıcı uyum politikalarını hayata geçirmemiz zaruri görünüyor. Bu politikaların en önemli ayaklarını ise eğitim ve istihdam oluşturuyor. Zira ülkemizde bulunan Suriyeli göçmenlerin yaklaşık yarısı 18 yaş altı çocuklardan oluşuyor, Türkiye’de doğan Suriyeli bebek sayısı ise 500 binin üzerinde, bu, günde ortalama 450 yeni doğum anlamına geliyor. Her ne kadar Milli Eğitim Bakanlığı’nca 2014’ten itibaren göçmen çocuklara yönelik bir dizi uygulama hayata geçirildiyse de halen yaklaşık 450 bin çocuğun okullaşamadığını biliyoruz. Ailelerin önemli bir kısmı haneye ekonomik katkı sağlaması için bu çocukları çeşitli sektörlerde çalıştırma yoluna gidiyor. Bu da başka problemlere yol açıyor ne yazık ki. Dolayısıyla, Türkiye’nin orta ve uzun vadeli uyum politikaları çerçevesinde, bu genç kitlenin her düzeyde eğitime adaptasyonunun sağlanması son derece önemli. Bir diğer mesele ise istihdam… Suriyeli göçmenler arasında, çeşitli alanlarda yadsınamayacak oranlarda mesleki tecrübeye sahip nitelikli insan bulunuyor. 2015’te yapılan bir çalışmada yaklaşık 4 bin 500 hekimin var olduğu tespit edilmişti örneğin. Bu insanlar inşaatlarda ya da hizmet sektörlerinin kayıtdışı/görünmez alanlarında çalışmak zorunda kalınca, yani etkili bir politika üretilememesinden dolayı, bir şekilde başka ülkelere gitme yollarını denemek zorunda kaldılar. Dolayısıyla ülkemize katma değer üretebilecek bu gibi insanlar için makul kriterler geliştirerek istihdam politikalarımızın alternatifler üretmesini sağlamak zorundayız.
Genel anlamda asimilasyon ve entegrasyon uygulamalarına nasıl bakılmalı? Bir tutunma ve korunma refleksi olarak diaspora ve getto oluşumları, entegrasyona engel midir?
Diaspora, bir halkın, etnik ya da dinî bir grubun anayurdundan ayrılarak farklı bir coğrafyada hayatını sürdüren kolu olarak tanımlanabilir. Dünyanın farklı bölgelerinde bulunan Yahudi, Ermeni veya Türk diasporalarını bu çerçevede değerlendirmek mümkün. Günümüzde diasporalar ülkeler arası ticari ve sosyo-kültürel ilişkilerin en önemli katalizörleri konumunda. ABD’deki Çin ve Rus diasporaları, bu ülkeler arasında gerçekleşen ticaretin mimarlarıdır, benzer şekilde başta Almanya olmak üzere Avrupa ülkelerindeki Euro-Türkler de bu ülkeler ile Türkiye arasındaki ticaret potansiyelinin sürdürülmesi ve geliştirilmesinde son derece önemli bir role sahiptir.
Getto ise toplumdaki dezavantajlı grupların, özellikle belirli bir etnik aidiyete mensup olan göçmenlerin bir bölgede toplanmasıyla oluşan mekânları ifade eden bir kavram. Başka bir deyişle, diasporalara iskân imkânı sunan mekânsal alanlardır gettolar. 17. yüzyılda Venedik’teki Yahudi gettosu, ya da güncele bakılacak olursa, New York’taki Harlem, birçok ülkede bulunan China Town’lar, Berlin’deki Kreuzberg ilk akla gelen örnekler. Gettolar, başlangıçta öncü göçmenler tarafından yerleşilen, sürece sonradan katılan göçmenler içinse adeta birer korunaklı liman olan alanları işaret eder. Bu anlamda göçün doğuracağı zorlukların; dışlanma ve yalnızlaşmanın, sosyal ve kültürel şokların üstesinden gelebilmenin önemli araçları olan gettolar, göçmenin kimliğini, kültürünü sürdürebilmesinin yegâne yolu olarak telakki edilebilir. Ancak diğer taraftan, gettolar, genel toplumsal yapıdan izole edilmiş, kendi içinde homojen bir yapı oluşturması sebebiyle birer kapalı toplum olarak işleme riskini barındırır. Bu yönüyle, içinde kalınarak hemen her ihtiyacın karşılanabildiği bir alana dönüşen getto, toplumla iletişim kurma önünde bir engele dönüşebilir. Diğer taraftan gettolar, toplumda genel işsizlik ve suç oranlarının diğer bölgelere göre yüksek seyrettiği, kitle agresyonunun geliştiği yerleri oluşturur. Bu da ister istemez uyum çalışmalarının etkili olarak uygulanabilmesinde son derece önemli bir engele dönüşebilir.
Asimilasyon, çoğunlukla homojen bir toplum kurma idealine bağlı olarak, toplumda azınlık olarak bulunan göçmenlerin kendi kültürlerinden, benliklerinden, özgün değerlerinden vazgeçerek hâkim toplum yapısına kayıtsız dâhil oluşunu, yani kültürün sular altında kalışını ifade eden bir yaklaşım. Bu anlamda asimilasyon, yaşadığımız dünyada artık geçerliliğini yitirmiş bir politika. Bunun yerine karşılıklı uyum ve tanımayı esas alan, kimliklerin ve kültürlerin korunumuna hatta melezleşmesine imkan sunan entegrasyon çok daha kullanışlı bir yaklaşım olarak öne çıkıyor. Burada elbette meselenin kavramsal tarafından ziyade uygulamaya dönük örneklerinin nasıl şekilleneceği önemli. Zira Almanya tecrübesi, bildiğiniz gibi adı her ne kadar entegrasyon olsa da esasen asimilasyonu daha fazla hissettiren uygulamalara yer veriyor. Dolayısıyla ben bu noktada, birçok yönden yıpratılmış bir kavram olan entegrasyon yerine, “katılım” kavramının öne çıkarılmasını teklif ediyorum: Sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasi katılım. Bu yaklaşım bana göre, toplumun tüm kesimlerini denk paydaşlar olarak kabul ederek ortak bir geleceğin inşa edilmesine yönelik geniş bir imkân tanıyor.
Dünyada göç yönetiminde çok kültürcü ve entegrasyon uygulamaları var. Bu bakımdan Türkiye’ye yönelik göçleri değerlendirir misiniz?
Bahsettiğiniz gibi dünyada göç süreçlerini yönetmeyle ilgili birbirinden farklı uygulamalara tanık oluyoruz. Bunlar arasında İngiltere ve Kanada göç yönetimleriyle görece iyi örnekler olarak zikredilebilir. Fakat bu ülkeler, gerek jeopolitik konumları ve nüfus büyüklükleri, gerekse gelişmişlik düzeyleri itibariyle kitlesel göçlere mesafeli olarak yapılandırmalarını gerçekleştirmiş ülkeler. Daha açık söylemek gerekirse, bu ülkeler, yakın bölgelerinde sıklıkla çatışmaların yaşandığı bir coğrafyada değiller. Dahası, sanayi ve kalkınma hamlelerini üst seviyede gerçekleşmiş olan bu ülkeler, göçmen kabulüyle ilgili olarak son derece seçici bir politika izlemekte ve yalnızca işgücü ihtiyacına yönelik bir istihdamı gözeterek göçmen kabulünde bulunmaktalar. Bununla birlikte Türkiye, özellikle son dönemde yaşanan krizle Suriye’den gerçekleşen yoğun göçleri, insanî yardımı merkeze alarak yönetmeye gayret etmekte. Üzülerek söylemeliyiz ki Türkiye’nin henüz olgunlaşmış bir göç yönetimi bulunmuyor. Dolayısıyla, bunu iyi gerçekleştiren ülkelerden ilkesel bazda örneklerin taşınması yanında, Türkiye toplumunun sosyo-kültürel ve ekonomik gerçekliğini merkeze alarak geliştirilmesi gereken özgün bir göç yönetimine acil ihtiyaç duyuyoruz.
Göçmenler Sorun mu Fırsat mı?
Göç yönetiminin bir fırsat ya da soruna dönüşmesinin güncel pratik belirleyicileri sizce neler olmalı?
Esasen göçün kendisinin bir fırsata ya da soruna dönüşmesinden söz edilebilir. Bu da elbette göçün nasıl yönetildiğiyle ilgili bir mesele. Göç yönetimi ise her şeyden önce göçmenlere ilişkin bilgilerin net ve doğru bir şekilde kayıt altına alınması, bu bilgileri işlevsel olarak kullanarak gerekli müdahaleleri yapabilecek kurumların tesis edilmesi ve sonuç olarak göçmen varlığının ülkenin ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarına katkı sunabilecek bir zenginliğe çevrilebilmesinden geçiyor.
Tekraren söyleyelim ki, göçün kalıcı olduğunun kabul edilmemesi, geliştirilecek politikaların da palyatif kalmasına, pansuman tedbirlerin ötesine geçilememesine sebep olmaktadır. Dolayısıyla göç yönetimiyle ilgili ilk ve en önemli değişiklik, göçün geçici değil kalıcı olduğuna yönelik bir vizyon değişikliğini gerektiriyor.
Göç yönetiminde başarılı olan ülkeler, göçmenlerin iskânıyla ilgili önemli düzenlemeler yapmalarıyla da bilinirler. Türkiye, özellikle son dönemde yaşadığı göçlere hazırlıksız yakalanmasından ötürü ne yazık ki bu konuda oldukça geç kaldı. Dolayısıyla başta İstanbul olmak üzere birçok vilayette çeşitli getto oluşumlarını gözlemliyoruz. Ancak yine de, geliştirilmesi muhtemel politikalarla söz konusu yapılanmaların tamamen içe kapanmalarının engellenerek toplumsal temasın arttığı bir gerçekliğe çevrilmesi mümkün.
Son olarak, eğitim ve istihdam alanında pratiğe dökülecek politikalarının göç yönetimindeki temel diğer belirleyiciler olduğunu teslim etmeliyiz. Ülkemizdeki göçmenlerin yaş ortalamasının 22 olduğu dikkate alındığında, oldukça genç ve dinamik bir kitle olarak göçmenlere yönelik geliştirilecek eğitim politikaları hayati önem taşıyor. Okul öncesinden başlamak üzere tüm kademelerde göçmenlerin eğitime dâhil edilerek sistem içine alınmaması orta ve uzun vadede öngörülemez riskler doğurabilir. Diğer yandan, göçmen kitle içinde sayıca azımsanmayacak ölçüde yetişmiş insan bulunuyor. Bunlar arasında hekimler, mühendisler, bilim insanları var. Bu insan kaynağı değerlendirilmediği için maalesef dışarıya yöneliyor. Dolayısıyla sağlıklı, sürdürülebilir ve katma değer üreten bir katılımın sağlanabileceği bir göç yönetimi için uygun istihdam olanaklarının geliştirilmesi son derece önemli bir mesele.