Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Gerçeklerle Yüzleşme Cesareti: Savunmaların Ötesine Geçmek / Klinik Psikolog Dr. Ahmet Emin Acar

Bu Yazıyı Paylaşın:
Gerçeklerle Yüzleşme Cesareti: Savunmaların Ötesine Geçmek / Klinik Psikolog Dr. Ahmet Emin Acar

Savunma mekanizmalarının ayrılma ve bireyleşme konusuyla birlikte değerlendirilmesi konusunda neler söylenebilir? Bu konu kendilik tasarımlarımızı nasıl ya da hangi düzeyde etkilemektedir? Bunu da daha önce konuştuk aslında, değil mi?

Ayrılma-bireyleşmeyi kişilik bozuklukları konusu içinde ele alan kişinin adı James Masterson. O yüzden bu soru Masterson yaklaşımıyla cevaplanabilir. Masterson da “bölme savunması”nın ortadan kalkmasına önem verir. Çünkü bölme savunması çok ilkeldir. Dünyayı, kendisini, her şeyi siyah beyaz olarak ikiye ayırır. Diğer ilkel savunma düzeneklerinin de devam etmesinin sebebidir. Bölme ortadan kalkmadıkça diğer ilkel savunmalar da ortadan kalkmaz. Örneğin, ilkel yansıtma, idealizasyon, değersizleştirme, yansıtmalı özdeşim. O yüzden terapinin hedefi bölmedir. Bölme ortadan kalkarsa, ilkel savunma mekanizmaları ortadan kalkar ve olgun düzenekler kullanılır. Olgun savunma düzenekleri bölme değil, bastırma temelli olurlar. Yani bölmeyi desteklemezler.

Fakat Masterson, diğer nesne ilişkileri okullarından farklı olarak, bölmenin ortadan kalkması için sadece netleştirme, yüzleştirme, yorumlama tekniklerinin yetmeyeceğini düşünür. Sahte kendilik kavramı ve ayrılma-bireyleşme süreçlerini merkeze alır. Ayrılma-bireyleşme gelişimsel bir merhaledir. Anne bu safhayı zorlaştırırsa, bebek bu sürece devam edemez yani ayrılamaz ve bireyleşemez. Birey haline gelemediğine göre kararlarını nasıl verecek? Çünkü bireyleşemediğine göre hür iradesini kullanamıyor demektir. İşte bu durumda, karar verebilmek için sahte kendilik geliştirmek zorunda.

Bütün bunların sebebi, annenin ayrılma ve bireyleşmeyi acı verici bir süreç haline getirmesinden kaynaklanır. Bebeğin giderek bağımsız hale gelmesi anneyi tedirgin ediyorsa, anne bebeğin yaptıklarından sürekli memnuniyetsizliğini ifade ediyorsa, hür iradeyi kullanmak çok tatsız bir hale gelir. Annenin ondan memnun olmadığı, onu terk edeceğine dair çok acı verici bir his ortaya çıkar. Bebeğin buna tahammül etmesi mümkün değildir ve bebek buna devam edemez. Sahte bir kendiliğe sığınır. Bu sahte kendilik hem onu teselli eder hem de kararlarını vermesine yardımcı olur.

Masterson yaklaşımının özü, danışana bu sahte kendiliği fark ettirmek, ona sığınmasını önlemek ve bu sayede ayrılma-bireyleşme sürecine kişiyi tekrar sokmaktır. Bunu yapabilmek için, danışanın sahte kendiliğini koruyan savunmalarını yorumlar. Böylece bu savunmaları işe yaramaz hale getirir. Bu durumda sahte kendilik zayıflamaya başlar ve danışan için bir sığınak olmaktan çıkar. Kişi kendi gerçeklerinden artık kaçamaz hale gelir. Kendi kararlarını kendisi vermek zorunda kalır. Bu başlangıçta çok zor hatta imkânsızmış gibi gelir, acı verir. Onlarca yıldır kullanılmayan bir organı tekrar hareket ettirmeye çalışmak gibidir. O organı ileride kullanmak büyük bir mutluluk verecektir ancak onu şu anda harekete geçirmek ölümden beterdir, çünkü annenin onda uyandırdığı o berbat hisleri harekete geçirir. Masterson bu hislerin toplamına terk depresyonu diyor. Çünkü çocuk annenin istediği olmazsa, terk edileceğine dair sinyaller algılıyordu. Annenin terk etmesi bebek için tahammülü olmayan bir duygudur. Bebek için terk demek, anneyi anne olarak, yani müşfik, kuşatıcı, kapsayıcı, kendisine ulaşmaya izin veren birisi olarak algılayamamak demektir. Anne, annelik duygularını ketleyerek bebeğe bu sinyali verir. Bebeğin uzmanlık alanı da bu tür sinyalleri yakalamak zaten.

Tabii bütün bunların anne farkında değildir, çünkü bunlar otomatik refleksler; düşünmeden ortaya çıkıyor. Mesela, çocuk yürümekte iyice mahir hale geliyor, büyük bir hareket kabiliyeti kazanıyor, anne “ne çabuk büyüyor, göz açıp kapayıncaya kadar yuvadan uçup gidecek” diye hüzünleniyor. Sorsan belki bu hüznü sözel olarak ifade edemez, çünkü duygularımızın farkında olmak, onları birbirinden ayırt etmek, bütün bunları sözel olarak ifade etmek konusunda insanoğlu çok yetenekli değildir.

Tabii bu tür anneler patolojik anneler. Çocuğun başarıları bir yandan onu memnun ediyor gibi gözükürken, aslında daha derinlerde borderline annenin kendi terk depresyonu azıyor.

Anneler bu şekilde bebeklerin ayrılma bireyleşme süreçlerini sabote ederler; bu sürecin akim kalmasına yol açarlar. Bu da, çocukta ileride kişilik bozukluğu gelişecek demektir. Bugün kişilik bozukluğunu daha çok bölme üzerinden tarif ediyoruz. Çocukta bölme savunması sona ermeyecek, kullanılmaya devam edecek, bu da diğer ilkel savunma düzeneklerinin kullanılmaya devam etmesi ile neticelenecek demektir.

Peki, benliğin işlevleri konusu, ruhsal savunmalarımızda nasıl bir genişliği ifade ediyor?

Benliğin işlevleri derken, ego fonksiyonlarını mı soruyorsun?

Evet.

Sınır koymak, engellenmeye tolerans, dürtü kontrolü…

Savunma mekanizmaları zaten benlik işlevlerindendir. Yani savunma düzeneklerini kullanan egodur. Benlik işlevleri iyiyse, yani ego güçlü ise, savunma mekanizmaları olgundur. Benlik zayıf ise, savunma mekanizmaları ilkeldir. Birbirleriyle doğrudan bağlantılı. Daha önce güçlü ego, zayıf ego konularından bahsetmiştik. Biz bu kavramları ters kullanıyoruz.

Bir çözüm ya da arayış adına, nörobiyolojinin ruhsal savunmalarımıza ilişkin temellerine dair neler söylenebilir?

Savunma mekanizmalarının nörobiyolojik temelleri konusunda çok yazılıp çizilse de, bu konuda hâlâ fazla bir şey bilmiyoruz. Piyasada ilgi çekmek isteyen çok kişi var. Bu konular çözülmüş gibi konuşarak ilgi çekmeye çalışıyorlar. Oysa çoğu konuyu kafadan atarak boşlukları dolduruyor.

Bastırma, disosiyasyon (kopma, çözülme) ve izolasyon (yalıtma) için, frontolimbik inhibisyondan bahsedebiliriz. Yani frontal (ön) lobun limbik sistemi (duygu-motivasyon sistemi) bastırması yoluyla bu savunma düzeneklerinin ortaya çıktığı varsayımında bulunabiliriz. Bu konularda deney düzeneği kurmak kolay değil. O yüzden işler yavaş ilerliyor. Yansıtma hangi beyin merkezinden, hangi nörotransmitterlerle gerçekleşiyor; tersine çevirme hangi beyin merkezinden, hangi nörotransmitterlerle ortaya çıkıyor; bu konuda elimizde çok çok az bilgi var aslında.

Antisosyal kişilik bozukluğu, borderline ya da narsistik kişilik bozukluğu ya da şizoid yapılar ne tür savunma mekanizmalarına yönelirler? Savunma mekanizmaları duyguyla alâkalıydı; ama bazı şeyler var, düşünce bozukluğuyla alâkalı.

Ne var mesela?

Şizofreni bir tür düşünce bozukluğu değil midir?

Evet, ama savunma mekanizmalarından bahsediyoruz.

Onların ilkel ya da olgundan ziyade, gerçeklik algıları bozuk.

“Şizofrenide düşünce bozukluğunun ortaya çıkışı şu savunma mekanizmasının çalışmasından veya çalışmamasından dolayıdır.” diyemeyiz. Fakat egonun en temel görevini yerine getirememesinden kaynaklanır. Birincisi entegrasyon, ikincisi sınır çizmek. Bu ikisi olmadan gerçeklik testi (reality testing) mümkün olmaz ve sabit bir kişilikten bahsedilemez. O yüzden makul, rasyonel bir konuşmayı sürdürmek mümkün olmaz.

Fakat psikotik regresyon ile şizofreniyi de birbirinden ayırmak lazım. Psikotik regresyon (psikoza gerileme) bir savunma olarak düşünülebilir, hayatta kalmak için zihin feda edilir. Fakat bu regresyon bizim savunma mekanizmaları listemizde bulunmuyor. Şizofreni ise büyük oranda genetik bir bozukluktur. Belli yaşlarda ortaya çıkar. Bu bozukluk kişiyi psikoza sürükler.

O yüzden şizofreni için değil de psikoz için konuşalım. Şizofreni de bir çeşit psikozdur. Psikozda dünyayı tasarımlama yetimiz önemli ölçüde zarar görmüştür. Dünyayı olduğu gibi değil de kafamızdaki gibi tasarımlarız ve kafamızdaki bu tasarımın dış dünyada gerçekten mevcut olup olmadığını test etme imkânımız da (reality testing) ortadan kalkmıştır. Bu durum ego fonksiyonlarının (benlik işlevleri) önemli ölçüde zarar görmesinden kaynaklanır, özellikle de gerçeklik testi ve sınırlar. Yani psikozu savunma düzenekleri açısından değil, gerçeklik testi ve sınırlar gibi diğer ego işlevleri açısından tarif ederiz. Elbette böylesine ağır bir ego işlev bozukluğu, savunma düzeneklerini de etkiler, çünkü savunma mekanizmaları da ego işlevlerindendir. Dolayısıyla onlar da bu bozulmadan nasibini alırlar. Yani ilkel savunma mekanizmalarını çok sık görürüz psikozda. En ağırından inkâr (denial) görürüz mesela. Gözüyle gördüğünü bile inkâr edebilir kişi. İnkâr, bir savunma düzeneği olarak kademe kademe görülür. Yani farklı düzeylerde inkârlar vardır; nevrotik düzey inkârı, borderline düzey inkâr ve psikotik inkâr gibi.

Psikotik düzeydeki inkâr çok ağır bir seviyedir. Görünen fiziksel gerçekliğin inkârına kadar inmiştir seviye. Halüsinasyonlar bu düzeyde tabloya eklenir. Düşünce ve gerçeklik arasındaki sınır ortadan kalktığı için, düşündüğü şeyi kanlı canlı karşısında görür. Onun sadece kendi düşüncesi olduğunu bilmez, gerçek bir varlık zanneder. Bu kadar kaotik bir yapının terapist olarak neresinden tutacaksınız? O yüzden psikoterapi bu seviyede işe yaramaz. Bu nedenle psikoz bizim ilgi alanımızda değildir. Farmakoterapi gereklidir bu vakalarda. Bu çok nettir, bu konuda bir ihtilaf yok. Ancak destekleyici psikoterapi anlamında bir şeyler yapılabilir.

Ayrıca, dinamik psikoterapi süreci devam ederken, danışan gerileyerek (regresyon) psikoza girerse, psikoterapi devam etmekle birlikte ilaç desteği gerekir.

İnkarın bu psikotik seviyesinde olduğu gibi, yansıtmada da (projeksiyon) çok ilkel düzeyleri görürüz psikozda. Bu seviyedeki yansıtma, sınır probleminden dolayı, artık kimliklerin birbirine karışması şeklindedir. Yani karşı koltukta oturan hasta terapist olmuştur, bize hasta muamelesi yapıyordur. Kimlikler karışmıştır. Kendi hasta kimliğini terapiste “yansıtır”, terapist kimliğini “içe atar” (introjeksiyon). Bu bilinç dışında gerçekleşmez, aşikâre olur. Bu derecedeki yansıtma psikotik düzeydedir. Gerçeklik testinin (reality testing) bozulmuş olması, buna imkân sağlar. En önemli ego işlevi olan “sınır” fonksiyonu, psikotiklerde ağır bir biçimde bozulmuştur.

Psikotik seviyede bölme yine etkindir. Gerçeklik testinin bozulduğu durumlarda bölme, idealizasyon ve değersizleştirmelerin (devalüasyon) psikotik seviyede ortaya çıkmasına sebep olur. Yani hem idealizasyonda hem değersizleştirmede fiziksel gerçekliğe aykırı olacak derecede olağandışı bir abartı vardır.

Mesela borderline organizasyonda (ne nevrotik, ne psikotik, arada), şeytanileştirici bir değersizleştirme vardır ama bu netice itibariyle bir mecazdır. Hastanın gerçek şeytandan bahsetmediği aşikârdır. Ama psikotik değersizleştirmede hasta bildiğin iblisi kastediyor olabilir. Değersizleştirme o seviyeye ulaşmıştır. Yani “şeytan gibi” değil, “şeytan” diyor artık. Mesela, patronunun gerçekten de iblis olduğunu düşünüyor olabilir.

Bu konuda üzerinde durulması gereken başka bir alan var mı hocam? Yani günlük hayatımızda bu mekanizmaları az ya da çok kullanmak bir şey ifade eder mi?

Savunma mekanizmalarını kullanmadan yapamayız. Öyle bir lüksümüz yok.

Bu kadar kaygılı, korkulu bir dünyada.

Kullanmadan yapamayız. Savunma mekanizmalarını mecburen çünkü farkında olmadan kullanıyoruz. Problem ne kadar sık ve ne kadar ilkel kullandığımıza göre değişir. Sık ve ilkel kullanım, patolojinin seviyesini gösterir. Savunma mekanizmaları, olgun bile olsalar, sonuçta bizi aldatan düzeneklerdir; çarpıtırlar, gizlerler. Ne kadar sık ve ne kadar ilkel iseler o kadar derinden çarpıtırlar her şeyi. Her şeyi derken yani kendimizi de, kendi algımızı da çarpıtırlar. Olgun dediklerimiz daha zararsız yaparlar bu işi, o kadar. Ama çarpıtmadır nihayetinde. Bizi hem kendimizden hem de dünyadan habersiz kılarlar; sahte bir dünya kurarlar.

Ama onlarsız da olmuyor.

Asla sıfırlayamayız. “Savunma mekanizmaları bilinç dışıdır” demiştik. Çünkü bizi kandırabilmeleri için bilinç dışı olmaları gerekir. Fakat farkındalığımızı arttırarak bir savunmanın bizi sürekli aynı tongaya düşürmesini önleyebiliriz. Bazı davranışlarımız, beğenilerimiz, kaçınmalarımızın içindeki savunma düzeneklerinden gelen etkiyi zamanla fark edebiliriz. Bu sayede daha bilinçli bir hayat sürmeye çalışabiliriz. Fakat bu farkındalık ancak bir yere kadar olur. “Bir savunma mekanizmasını fark ediyorum.” derken, bir başka savunmanın oyuncağı oluruz çoğunlukla. O yüzden bir üçüncü göz her zaman gereklidir. Danışan için bu terapisttir; terapist içinse süpervizördür. Eski büyük şeyhler muhtemelen bunun alâsını yapıyorlardı. Çünkü amaç sadece tedavi etmek değil, aynı zamanda yükselmek idi. Bizim terapi yalnızca normale getirmeyi amaçlar. Bizim terapi nefis düzeyinde kalır. Nefsin kaba yamukluklarını düzeltmeye yarar. Ama nefsin daha ileri terbiyesi başka bir kavrayış, başka bir vizyon gerektiriyor.

Rasyonalizasyonu ele alalım. Sen bir şey yapmak istersin ve yaparsın, “Niye böyle yaptın?” diye sorulursa, hemen bir gerekçe söylersin. Hâlbuki belki de bambaşka bir sebepten dolayı sen bunu yapıyorsun da bana söylediğin işin kılıfı; fakat inanmışsın sen de bu kılıfa. Buna rasyonalizasyon diyoruz, “akla uygun hale getirme” yani. Mesela sık sık Fransızcamı yeniden canlandırma arzusu oluyor bende. Sorsan, bunu savunacak çok şey söylenebilir. Bu gerekçeleri de herkes makul görür. Ama biraz daha gençken yapacaktık o işi. Şimdi vakit daraldı ve işler birikti. Elim Fransızca bir kitaba veya bilgisayarda Fransızca bir dosyaya giderken “dur” diyorum kendi kendime “ne yapıyorsun”, “o kadar iş bekliyor”. Elim gerçekte neden gidiyor oraya? Belli ki içeride başka dinamikler var. Öğrenmenin de bir şehvet tarafı vardır; yani gayesiz, sadece kendisi için; bir işleve yönelik değil. Bu dürtü tabii ki kendisini mantığa büründürerek ortaya çıkacak; “şunun için lazım, bunun için gerekli, şöyle önemli, böyle değerli” diyerek… Bahaneler ne kadar gerçekçi ise, asıl dürtüyü deşifre etmek o kadar zordur. Yaptığımız işlerin çoğunu, gerçekte nefsin isteklerinin, arzu ve heveslerinin mantığa büründürülüp kendisini bize öyle sunması sebebiyle yapıyoruz. Bir kişinin bu rasyonalizasyonları ortadan kaldırması diye bir şey söz konusu olamaz, ama kişi biraz daha içgörü sahibi olsa, bunların hiç olmazsa birazını deşifre etse, daha gerçek bir hayat yaşamış olur. O kadar gözü kapalı da yaşamamalıyız. “Nefsim bana şöyle bir oyun oynuyor mu acaba?” diye zaman zaman kendimize sormakta sayısız yarar var.

İnşallah Müslümanların derin bir atalet içinde olduğu şu devirde verdiğim bu örnek yanlış anlaşılmaz. İçinde bulunduğu ataletten silkinip yararlı bir iş yapmak üzere kırk yılın başında harekete geçen bir ahir zaman Müslümanı “Bu, kim bilir nefsimin hangi heva ve hevesinin rasyonalizasyonudur?” diyerek, bu bilgiyi o atalet çukuruna geri dönmek için suistimal edebilir mesela. O zaman nefsin asıl tuzağına düşmüş olur. Demiştik ya “Bir savunma mekanizmasını fark ediyorum derken, çoğunlukla bir başkasının oyuncağı oluruz.” diye; işte o hesap.

Her halükarda bir destek boyutu var savunma mekanizmalarının…

Tabii, tabii, işi o zaten.

Her zaman bir yansıtma şeklinde olmayabilir. Teselli olmak istediğimiz bir anda da, abartmadan, o savunma mekanizmaları bir şekilde bizde yer buluyor.

Evet. Gerçeğin acımasız, çıplak yüzü ile hiçbirimiz bütünüyle temas edemeyiz, buna gücümüz yok, tahammülümüz sınırlı. Hatta ne denir; gafletin bir kısmı merhamettir, çünkü gaflet perdesinin tamamen sıyrılmasına insan tahammül edemez, yemeden içmeden kesilir derler, değil mi? O yüzden araya çeşitli kalınlıklarda bariyerler koyuyoruz biz, insan olarak. Bu bariyerleri işte bu savunmalar üretiyor. Savunmalar, bizim tahammül edemeyeceğimiz hakikatlerle aramıza duvar örer; işi budur. Ama bu bariyerler her yerde çok kalın olmamalı. Hatta bazı yerlerde biraz şeffaf olmalı, bazı yerlerde üzerinde gözenekler, delikler olmalı. Gerçeği görmeye hazırlanmalı ve savunmalarımızı inceltmeliyiz. Bu, terapi olgusunun da ötesinde, insan olmanın bir icabıdır. İnsan, doğal olarak bir aldanışa meyillidir. Çünkü acıdan kaçar, saklanmak ister. Yani onu görmeyi, yüzleşmeyi istemez. Bu kınanacak bir durum değil. Çünkü hepimiz biraz öyleyiz. Saklanılan yerden hiç çıkmamak kınanabilir. İnsan, doğal olarak geri çekilir ve saklanır; ama hep orada kalmak, hep saklanmak için değil. Güçlenmek, cesaretini toplamak ve kaçtığı şey ile yeniden yüzleşmek için. Her geçen gün hakikate biraz daha yaklaşmak lazım, uzaklaşmak değil. Bu işte yüzleşmelerle olur. Yüzleşmeler acı verir. O yüzden çoğu göze alınamaz ve savunmalara sığınılır.

İhtiyaç duyduğumuz bir destek alanı gibi diyebilir miyiz?

Evet, ihtiyaç duyduğumuz doğal bir destek alanıdır savunmalar. Ama işte söylediğimiz gibi, savunmalar bir kaçış olduğundan, yoğun kullandığınız zaman sahte bir dünya oluştururlar ve zamanla bu sahte dünya o kadar büyür ki artık içinden çıkılamaz tek gerçeklikmiş gibi bir hal alır. Bu da umudu tüketir, çünkü başka bir gerçek, yani bir çıkış yolu yok gibidir; ışığı göremeyiz. Bu durumlarda terapi de zorlaşır, uzar, direnç büyür.

Yoğun savunma kullanmak ne demektir? Yani çok fazla entelektüelize ediyoruz diyelim ki, çok fazla rasyonalize ediyoruz, çok fazla yansıtıyor ve tersine çeviriyoruz… Bütün bunlar ne demek; çok az haberdar olmak demek. Haberdar olmamak için yapıyoruz bunları. Neyden haberdar olmamak istiyoruz? Kaçtığımız şey nedir? Hep mi kaçacağız? Kaçmak en sağlam, en güvenilir yol mudur? Tabii ki değil. Kaçtığınız şey bir gün sizi bulur. Üstelik siz onu unuttuğunuz için, ona karşı en savunmasız anındasınızdır. Daha yaşlı ve daha güçsüzsünüzdür. Onunla başetmek için hiçbir antrenman yapmamışsınız, çünkü ona hep arkanızı dönmüşsünüz, öyleyse en ham halinizle yakalanırsınız ona. “Düşman” demek istemiyorum, çünkü kaçtığımız şeyler düşman değil, fakat metafor hatırına kullanalım bu kavramı. İnsan hiç düşmana arkasını döner mi? O yokmuş gibi onu unutmaya çalışır mı? Tam tersine; yapmamız gereken şey düşmanı gözümüzün önünde tutmaktır; onu tanımaktır. Başka türlü onunla baş edemeyiz, bu çok açık.

Şimdi, savunma kullanarak kaçtığımız, görmek istemediğimiz şeyler bizim düşmanımız değildir ama yine aynı mantıkla, onlara sırtımızı dönüp yokmuşlar gibi davranmamamız gerekir ama bu, hep yapageldiğimiz bir şey.

“Şimdilik idare edeyim, başımdan savayım.” gibi.

Evet.

“Buradaki gerçeklikle hemen yüzleşmek istemiyorum.”

Evet. Hem kendi iç dünyamızdan, hem de gerçek dış dünyadan kaçış. Onları görmeye hazır olamamak… Hem dışımızdan, hem içimizden çok az haberdar olmak…

Kendi içinden kaçış, kendi duygularına temas etmekten kaçış anlamına gelir. Ne kadar çok savunma mekanizması kullanıyorsa, kendi duygularına temas etmekte o kadar zorlanıyor demektir. Ama dediğim gibi, hiçbir zaman savunmasız bir hayat düşünemeyiz, öyle bir şey yok. Muhakkak kullanıyoruz savunma mekanizmalarını çünkü bilinç dışı diye bir şey var. Bilincin her köşesine projektör tutamayız. Bu konuda mutlak anlamda bir acziyetimiz var. İnsanın en fakir olduğu şey dikkat ve enerjidir. Yaşam biçimimizi bu iki kıtlık belirliyor. Dikkat kaynaklarımız çok kıt olduğu için, zihin pek çok şeyi otomatik yapabilir. Başka çare yok. O yüzden bilinç dışı muhakkak olacaktır. Bilinç dışı olunca da, tehlikeli bir çizgiye yaklaşmamızı önleyen, bizi o yoldan çeviren düzenekler muhakkak olacaktır, yani savunmalar. Böylece bizi yüzleşmeden alıkoymaya devam ederler.

İnsanın çok yönlü doğasında bir denge unsuru gibi diyebilir miyiz? Yani sevinçler var, hüzünler var, retler var, kabuller var. Dengede durmamız için ya da hayata tutunmak için, travmalara katlanmak için bir denge unsuru gibi; ama idareli kullanılması gerekiyor.

Evet, idareli kullanılması lazım, ama bu da kişinin elinde değil. “Hadi, idareli kullanayım savunma mekanizmasını.” Nasıl yapacağım? İnsanın kendisine, yani duygularına temasının artmasıyla mümkün olur bu ancak; kendi gerçeği ile yüzleşmek.

“O sahteliğe şu an ihtiyacım yok. Gerçek bu zaten.” deyip daha net bir yüzleşme yani.

Evet. Böylece otomatik ve bilinç dışı tepkilerimizi kısmen de olsa kontrol altına alma şansımız var; bize en çok zarar verenler başta olmak üzere. Çünkü savunmalar sağlıksız ilişki kalıplarına yol açabilir; dahası, ağır seviyede gerçeklik algısını bozabilir. Bunlar da bize muhakkak zarar verir. Bunun farkına vardığımızda daha sağlıklı başa çıkma stratejileri geliştirmemiz mümkün olur.

Mesela, bir kişi iş yerinde yaşadığı stresle başa çıkmak için, inkâr mekanizmasını kullanıyor olabilir. Bu durumda, kişi, iş yerinde yaşadığı sorunların varlığını kabul etmiyor, onları görmezden geliyor demektir. Öyle olunca da bu sorunlarla yüzleşemez. Yüzleşemeyince çözüm üretemez. Karşı karşıya gelemediğiniz, göremediğiniz bir şeye karşı strateji geliştiremezsiniz haliyle. Strateji geliştirmek için, önce onu görmek, incelemek, analiz etmeniz gerekir. Yani öncelikle onu karşınıza almalısınız incelemek için. Ob- “karşıya” demek; -ject ise “atılmış” demek. Yani o her ne ise, onu bir nesne (object) olarak karşımıza almalıyız, arkamıza atmak yerine. Karşımıza aldığımız zaman yüz yüze gelmiş oluyoruz (yüzleşme).

Kişi böylece, kaçmadan, kaçınmadan sorunlarının farkına vararak onları kabullenebilirse, onları etkili bir şekilde çözmeye yönelik adımları da atabilir. Mesela, son örnekte, iş arkadaşlarıyla iletişim kurarak bu sorunları paylaşabilir. Sorunların sebepleri üzerinde düşünülmeye başlanır böylece. Zaman yönetimi mi, becerilerini geliştirmek mi, iş yükünü yeniden düzenlemek mi gerekiyor; her ne gerekiyorsa karşılıklı rasyonel (makul) bir biçimde görüş alışverişinde bulunularak bir çözüm arayışına gidilebilir. Ancak yüzleşme ile savunmalarımızın farkına varabiliriz.