Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Genlerimizdeki Ahlak Duygusal Zeka

Bu Yazıyı Paylaşın:
Genlerimizdeki Ahlak Duygusal Zeka

Duygusal Zeka Deyince…

Yeni bilimsel gelişmeler, duyguların maddesel varlığı olduğunu gösterdi. Bu durum duyguları da pozitif manada algılayabilmenin yolunu açtı. Duygularımızın beynimizde biyokimyasal karşılık bulması, bizi duygularla ilgili değerlendirmeler ve bazı kıstaslarda bulunulabileceği gerçeğine yaklaştırdı. Yeni bilgiler ışığında “Artık sevgi, aşk, sanat, romantizm, kıskançlık gibi kavramlar yeniden mi tanımlanacaktı? Hangi sevgi, hangi nefret, hangi değerler bizim çıkarımızaydı?” sorularının cevapları, insan olmanın varlığa ilişkin soru ve sorunlarına daha insani, fıtri, yapısal cevaplar vermemizi sağlayabilirdi. Zaten insanın sadece maddesel bir varlık olmaması, doğulu bilginlerin yüzyıllardır benimsediği tezdi. Duygu ise hayatın vazgeçilmezi... Bilinen bir gerçek ki, insan para harcarken, yatırım yaparken, evlenirken salt akılla hareket etmez; sevgi, takdir edilme arzusu, güven duygusu da önemli belirleyicilerdir. (1)

Kendimizi tanımamız, hayatı ve varoluşu anlamamız, başkalarına anlam iletirken duyguları da aktarmamız önemliydi. Ama korkuyu ve öfkeyi sadece sözel ifade ve aktarımla tanımlamak mümkün değildi. Solunum sayısı ve kalp atışlarının artması, dudakların titremesi, el ve ayakların boşalması, tüylerin diken diken olmasını göz önünde bulundurmadan korkuyu nasıl tanımlayacaktık… Ya da sıkılan dişler, kasılmış kaslar, kabaran göğüs, genişlemiş burun delikleri olmadan öfkeyi… Zaman içinde anlaşıldı ki, beynimizin bizi savaşmaya veya sevmeye iten, akıl yürütme ve karar verme ile birlikte akıl dışı davranmamıza yol açan somut biyolojik temeller vardı. İşte bunlar; duyguların aktarılması, düşünce bilgisinin duygu bilgisine dönüşmesi için zihinsel malzemeler gerektiğini gösteriyordu. Bu zihinsel malzemeler de serotonin, noradrenalin, dopamin gibi kimyasallar, hormonlar ve enzimlerdi. Sinir sistemimizin rahatlatıcı (parasempatik) bölümünü devreye sokarken de bazı kimyasallara ihtiyaç vardı. Tüm bunların ışığında duyguların doğru aktarılması duygusal zeka kavramını öncelemekteydi. İşte beynimizdeki bu kimyasalları doğru bir şekilde üretip yönetmek “duygusal zeka” olarak adlandırılabilir. (2)

Duygusal Zeka İnsana Neler Kazandırıyor?

Sigara içmenin fiziksel sağlığımıza zarar vermesi gibi, duygusal alışkanlıkların kontrol edilememesi sonucu gelişen zehirli duyguların da insana zarar verdiğinin somut ve biyolojik temelleri her geçen gün ortaya çıkmakta… İnsan dürtüleri kendini eylemle ifade etmek isteyen duygulardır. Dürtüsüzlük insanı tembelliğe, acizliğe ve yalnızlığa iter. Dürtülerin aşırı ifade edilmesi ise acımasızlığa, başkalarına kötülük yapmaya, aceleciliğe, sabırsızlığa, alçakça davranmaya yol açar. İnsan temelde, korku, öfke, elem ve hazların iç itmeleriyle hayatını sürdürür. Başkalarını önemsemeyen, sadece kendi çıkarını ve başarısını önceleyen, yaşamı “hayat bir mücadeledir” diyerek bireyi ve toplumu birbiriyle savaştıran ve uzlaşmacılığı zayıflatan bir modernizm algısı, meslek başarısı yüksek ama sosyal engelli, yalnız, bencil, zevkini yaşama amacı edinmiş bireyleri ödüllendiren bir kapitalizmin de temelini oluşturdu. Nitekim kapitalizm “Yardımlaşma, ürünün işlem maliyetini artırır; alçakgönüllü olmak zayıflık işaretidir.” düşüncesini temel aldığından, rekabetçiliği çatışmaya dönüştürdü. Oysa son dönemlerde nörobiyolojideki gelişmeler, başkalarını mutlu etmenin bireyin kendi beyninde mutlulukla ilgili hormon ve enzimleri salgılattığını, fedakâr olmanın kısa vadeli bir zevki terkedip uzun vadeli bir zevke ulaşmayı sağladığını, başkaları hakkında kaygı hissetmenin insan olmanın ölçütü olduğunu ve beraber yaşama bilincini doğurduğunu gösterdi. (3)

İnsan zihninin ve davranışlarının beynin biyokimyasıyla ve organik bütünlüğüyle olan ilişkisi yeni bilimsel gelişmelerin ışığında artık daha iyi anlaşılabiliyor. Buradan elde edilen sonuca göre algılama organı olan beyin, beş duyu ile gelen bilgilerle birlikte, akıl yoluyla ulaşan düşünceleri, sezgi kanalından iletilen duyguları, dürtülerle sinyal gönderen istekleri de algılar. Hatta algılayamadığı bilgileri anlaşılır kılmak için inançları kullanır. İdrak sonucu elde edilen bilgi ve veriler, beynin talamus ve hipotalamus bölgesinde filtre edilir. Davetli ve davetsiz düşünceler burada ayırt edilir. Önem ve öncelikler belirlenir. Ayıklama işleminin sonucunda niyetlenilmiş davranış ortaya çıkar. Artık beyin, niyetlenilmiş davranışa uygun çalışabilecektir. Nesneler arasında anlam bağları kurmak için uğraşır. Biz neye niyet edip o yönde davranırsak, o programa uygun mesajlar ve proteinler üretir. Böylece sosyal davranışlarımız ortaya çıkar. (5)

Tüm bu süreçlerin sonunda duygusal zekamız bize özbilinç (kendini tanıma), özdenetim (dürtüleri kontrol etme), duyguları ifade edebilme, başkalarının duygularını anlayabilme (empati), engellere rağmen yola devam edebilme (sebat), kendini harekete geçirebilme (motivasyon), uyum sağlayabilme, sorun çözmeye istekli olma, uzlaşmacı olabilme, çözüm odaklı düşünebilme, ümidi ayakta tutma ve iyimser olma, yeni deneyimlere açık olma, kendini geliştirmeye istek duymanın yollarını açacaktır. Kaldı ki tüm bunlar zihinsel ustalık ve duygusal bilgelik gerektirir. (6) Bütün bunlar insan beyninin yalnızca mantıksal süreçlerle ilgili olmadığının, aynı zamanda duygusal süreçlerin de beyinde gerçekleştiği tezinin biyolojik olarak doğrulanmasının tabii sonuçlarıydı.

Duygusal Zeka ve İnsandaki Yüksek Duygular

Ruhun krizi, insana dair arayışlar ve insanlığın içinde bulunduğu içler acısı durum, son yıllarda duygusal zeka temelindeki kavramları ön plana çıkarsa da tüm problemleri çözen sihirli bir iksir durumunda değil. Çünkü duygusal zeka insanda empati yapmayı kolaylaştırıyor. Ama şefkat ve merhametle desteklenmezse insanda davranış değişikliği yapan bir irfana dönüşemiyor. Empatinin zayıfladığı durumlarda başkalarının yaşadığı acı, mutsuzluk vb. psikolojik ihtiyaçlar anlaşılamıyor. Empati eksikliğinde dürtüler kontrolden çıkmaya başlıyor. Benmerkezci beklentiler sosyal beklentilerin önüne geçiyor. Başkalarına ilgi, yardım, iyilik yapma, şefkatli olma yerine kendi çıkarını düşünme, zevkinin peşinde koşma, acımasız olma durumları hayata galip geliyor.

İnsanın istek ve dürtüleri ile yaptığı mücadele, insanın duygusal zekasını en verimli kılmaya çalıştığı temel yaşam becerisini oluşturur. Yıkıcı dürtüleri zaptetmek ve şefkatli olmak için duygusal alışkanlıklar, sosyal beceriler edinmek gerekir. Duygusal zeka tanımını temel yaşam becerisi olarak popüler psikiyatriye katan Daniel Goleman şunu söylüyor: “İki ahlaki tavra ihtiyacımız var: Kendine hakim olmak ve şefkat göstermek.” Nitekim duygusal zeka eksikliğinde depresyon, şiddet dolu bir yaşam, uyuşturucu bağımlılığı, hayat başarısızlığı gibi durumlarla karşılaşıldığı somut bir bilgi olarak önümüzde durmaktadır.

Duygu eğitimi derslerinin ve egzersizlerinin insan beyninde “duygu devreleri” haline dönüştürülmesi “hislerin eğitimi” şeklinde tanımlanmaktadır. Geçmişte atalarımızın “nefs terbiyesi” adı altında yaptığı irfani çalışmalar, kendini tanımak, kendini denetlemek, diğergamlık, anlaşmazlıkları çözme, işbirliği yapma gibi temel insani beceriler, hepsi de içinde duygusal beceriyi barındıran bilgelik örnekleriydi. Bugün batının “psikoloji” adı altındaki manevi arayış çabaları da duygusal zekaya ait arayışlardan başka bir şey değildir. (4) Önemli bir farkla ki, modernist bakış, şu ana kadar “özgürlüğü” dürtüleri serbest bırakmak olarak tanımlarken, duygusal zekanın keşfiyle gerçek özgürlüğün “dürtülerden özgür olmak” olduğu anlaşılmıştır.

Duygular genel olarak “temel duygular” ve “yüksek duygulardır.” İnsanlarda ve diğer canlılarda olan temel duygular, cinsellik, saldırganlık, açlık, susuzluk gibi dürtüsel olan duygulardır ve dürtüsel hisleriyle hareket eden insanların beyinlerinde ödül-ceza sistemi etkili olmaktadır. Bu bir zihinsel şartlanma türüdür. Bu yolla beyin, davranışlara sınır koymayı öğrenir. Ancak insan beyni, bundan farklı yüksek duygulara da sahiptir. Hayatımızda sevgi, hayret, öfke, korku, üzüntü gibi pek çok duygu yaşarız. Sevgi duygusunun içinde şefkat, merhamet ve iyilik gibi hisler de bulunur. Korkunun içinde de nefret, düşmanlık, utanma ve öfke saklıdır. Güven duygusunun içinde ise sadakat, gayret, doğruluk vb. alt gruplar mevcuttur. Eldeki verilerin yetersiz kaldığı ve karar vermekte güçlük çekilen durumlarda bilinçaltında mevcut olan yazılı bilgi ve tecrübeleri de içinde barındıran sezgisel duygular devreye girer.

Duyguların Eğitimi / Niyet Duygu İlişkisi / İrade

Duygular ata benzer. Kendi haline bırakılırsa sorumsuz ve sınırsız bir şekilde hareket etmek ister. Özellikle cinsellik, açlık ve susuzluk gibi ilkel dürtüler, başına buyruk olma eğilimi taşır. Bu duyguların eğitimi, tıpkı bir atın terbiye edilmesi gibi seyisin kendini ve kurallarını ata kabul ettirmesini gerektirir. (7) Burada insana ait “niyet” önem kazanmaktadır. Niyetle duygu arasındaki ilişki beyin araştırmalarının önemli konularından biridir. Olumlu ya da olumsuz hangi duyguya niyetlenirsek beynimizdeki bağlantılar o yönde yoğunlaşır. Nitekim insan beyni diğer canlı türlerinin beyinlerine kıyasla soyut düşünce, hedef belirleme, niyetlenilmiş davranışlarla ilgili duygu denetimi ve karakterin ön planda olduğu bir yapıdadır. Bu anlamda, insanı insan yapan unsurun, beyniyle duyguları arasındaki ilişkiyi iyi kullanması olduğu anlaşılmaktadır.

İnsan beyninin bir bölümü, duyguları, arzuları ve somut zevkleri ister. Diğer bölümü ise mantık ve kurallarla ilgilidir. İrade, bunlar arasındaki seçme becerisidir. İrade, bir şeyin düşünce boyutunda doğru olduğuna inanmaktır. Herhangi bir bilginin doğru olup olmadığını önce aklın yardımıyla biliriz, ikinci safhada ona duygu katarız. Böylece o bildiğimiz şey, inanç haline gelir. İnancın eyleme dönüşmesi, davranışı doğurur. Davranış devam ederse alışkanlık, o da sürerse kişilik oluşur.

Düşünceye duygu katmadan onun davranış halini alması beklenemez. Bir insan, fikirlerinin doğru olduğunu bilse de onlara duygusal boyut katmadığında hayata ve uygulamaya geçirmesi zordur. Bir fikrin inanç olması demek, onun gönülden tasdik edilmesi demektir. İnanç, bir nevi bilgisayarın ‘enter’ tuşuna basmaktır. Bilgisayara pek çok bilgi yazarız ama onlar bize ait değildir. Çünkü henüz hafızaya alınmamıştır. ‘Enter’ tuşuna basarak onu ‘save’ durumuna getirir yani kaydederiz. İnsan, “Bu bilgiyi sahiplenmeliyim.” dediğinde, öğrendikleri hafızaya geçer.

İrade, bir şeyin düşünce boyutunda doğru olduğuna inanmaktır. Herhangi bir bilginin doğru olup olmadığını önce aklın yardımıyla biliriz, ikinci safhada ona duygu katarız. Böylece o bildiğimiz şey, inanç haline gelir.

İrade, otomobilde şoför, uçakta pilot gibidir. Otomobilin direksiyonu da mantıktır. Hayvanlarda otomatik pilot vardır. Onların ne yapacağı bellidir. Ama insanlarda otomasyonun yerini “cüz’i irade” denilen seçme yeteneği alır. İyi-kötü, doğru- yanlış konusunda, insana direksiyonu sağa ya da sola kırmak hürriyeti verilmiştir. Hayvanlar sınırlı sayılabilecek bir alanda özgürdür. İnsanlar da özgürdür, fakat genlerinin izin verdiği kadar. Duyguların sınırlarını genler belirler. Otomatik pilotta yapılacaklarla ilgili oynama olmaz. Bu, bilgisayardaki Windows programına benzer. Windows bir işletim sistemidir ve kimse “Windows’u istediğim şekilde kullanacağım.” diyemez. Ancak sistem kurucuları programa sadık kalarak, içini istedikleri gibi doldurabilir, değişiklik yapabilirler. İşte insandaki genetik program da Windows’a benzer. Genlerimizde birtakım sınırlar çizilmiştir ve bu sınırlar dahilinde insan hürdür. Ancak genleriniz için, “Bu benim hoşuma gitmedi, bunu değiştirmek istiyorum.” derseniz sistem çöker. Bu sebeple insanın yararı, biyolojik yapısına uygun davranmasındadır. Nasıl ki bilgisayarın işletim sistemini en iyi bilen onu kuran kişiyse, insanın yazılımını da onu Yaratan bilir.

Kendi Varoluşunu Fark Eden Yalnız İnsandır

Hayvandaki ruh programında sınırlar çok dardır. İnsanda ise diğer canlılardan farklı olarak ‘metakognüsyon genleri’ denilen dört genden bahsedilmektedir. Bunlardan birincisi, varoluş kavramıyla ilgilidir. Kendi varoluşunun farkına varan tek varlık insandır. İnsan dışında yaratılmış hiçbir canlı, “Ben kimim? Nereden geldim, nereye gidiyorum?” sorularını sormaz. İkinci gen, yeniliği aramayla ilgilidir. Bu da kişinin yeni anlamlara, yeni fikirlere ve yeni deneyimlere açık olduğunu ifade eder. Üçüncü genetik program, anlamlılıkla alakalıdır. İnsanda, diğer canlılarda olmayan, her şeyin hikmetini araştırmak gibi bir kabiliyet mevcuttur. İnsan, “Neden yaratıldım? Niçin yaşıyorum? Sonsuzluk var mı?” gibi soruları sorarak beynindeki anlamlılık geniyle ilgili programın varlığını ispat eder. Dördüncü metakognüsyon geni de zaman kavramına ilişkindir. Yaratılmışlar içinde bir tek insan, geçmişi ve geleceği düşünür. Diğer canlılar sadece ânı yaşarlar. Oysa insanda geçmişle ilgili ‘keşke’ler, gelecekle ilgili ‘acaba’lar çoktur. Biz stratejik düşünür, geleceğe dair planlar yaparız. Bunun sonucunda da kendi programımızın içine yenilikler ilave ederiz. (8)

Sonuç olarak; insanın iyiliğe, inanca içkin yapısı ortadadır. Genetik ve biyolojik yapısı inanca ve bir yaratıcıyı kabule uygun tarzda yaratılmıştır ve insan mutlu olma noktasında inanarak yaşarsa mutlu olacak tarzda yaratılmıştır. Çünkü Kur’an, insanın doğuştan selîm fıtrat üzere yaratıldığını belirtir (Rum, 30/30). Bu, inanç açısından insanların doğuştan tevhid dinini kabullenmeye yetenekli olarak yaratıldığını göstermektedir. Diğer taraftan başka bir ayette Allah’ın insan nefsine iyi ve kötü duyguları yerleştirdiği (Şems, 91/7-10) ifade edilir. Fıtrat hadîsi de çevre ve ailenin insanın şahsiyetinin şekillenmesinde, karakter ve ahlaki davranış kazanmasında etkisinin olduğunu ifade eder.

İnsan nefsi hayra ve şerre istidatlıdır, davranışlarında bu ikisinden birini tercih eder. Kur’an ise toplumda üstün değerleri çoğaltmayı, kötülükleri azaltmayı hedeflediği için hayrı teşvik eder. Hayrın delalet ettiği şeyler maruf, şerrin delâlet ettiği şeyler ise münker diye adlandırılır.

“Nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilikleri ve kötülükleri ilham edene...” (Şems, 91/7-8) ayetiyle Allah insana hayrı ve şerri, hidayet ve dalâleti gösterdiğini ifade etmektedir. Anlaması için akıl, görmesi için göz, dinlemesi için kulak, iyiyi ve kötüyü birbirinden ayırabilmesi için irade verdikten sonra bunlarla da yetinmeyerek insana hayrı ve şerri vahiy yoluyla açıklayarak kurtuluş ve helak sebeplerini açıklamıştır. “Şüphesiz biz ona doğru yolu gösterdik. İster şükredici olsun ister nankör” (İnsan, 76/3). Böylece insan, aklı ve iradesi ile ya bu hidayete uymakla kurtuluşu ya da hidayetten yüz çevirmekle nankör olup helak olmayı hak edecektir.” (9)

Kaynak:

(1) Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Duyguların Psikolojisi, Sf.18

(2) Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Duyguların Psikolojisi, Sf.20

(3) Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Duyguların Psikolojisi, Sf.24

(4) Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Duyguların Psikolojisi, Sf.22

(5) Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Duyguların Psikolojisi, Sf.25

(6) Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Duyguların Psikolojisi, Sf.23

(7) Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Duyguların Psikolojisi, Sf.50

(8) Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Duyguların Psikolojisi, Sf.52,53,54

(9) (Tefsir Doktora Tezi / Osman KARA-2002)