Erkeksilik / Psikiyatrist Mustafa Ulusoy
Hayat gece ve gündüz yaşanır. Karanlıkların ve aydınlıkların içinde yol alır insan. Gece ve gündüz gibi düzenli bir ardışıklık olmasa da, hayatın karanlığı ve aydınlığı birbirinden ayrılmaz. Hatta öyle ki, karanlıklar ardışık olarak birbirini izlemediği gibi, Yaratıcı karanlığın içinden aydınlığı, aydınlığın içinden de karanlığı çıkarır.
Karanlıkta yürümek zordur. Neyle karşılaşacağınızı bilemezsiniz: Ayağınıza neyin değeceğini, sizi hangi çukurun beklediğini, aniden karşınıza çıkanın ne olduğunu... El yordamıyla yürümek işkenceye yakın bir haldir. Karanlığın içindeki belirsizlikte etrafta neler olduğunu anlamak, hele kaygılı bir ruh haliyle, daha da zahmetlidir, meşakkatlidir. Karanlıkta tek başına yürümekse en zorudur.
Hayatın aydınlığında tek başına yürümek de kolay sayılmaz. Aydınlık göz kamaştırır çünkü. Fazla ışık insanın gözünü alır, bakışlarındaki keskinliği bozar. Aydınlıkta yürüyen bir insan bir ağacı arzular. Ağacın gölgesinde dinlenmek, serinlemek ister. Ama ağacın gölgesinde tek başına olmak da kolay değildir.
İnsan, karanlığın ve aydınlığın zorluğunda nasıl yürüyecektir? İnsanı kadın ve erkek olarak iki cinsiyette yaratan Yaratıcı, karanlıkta ve aydınlıkta yürümeyi en küçük ölçekte tek kişilik değil iki kişilik bir yürüyüş, kadınla erkeğin birlikteliği olarak ayarlamış, öyle takdir etmiştir. Hz. Âdem ile Havva nasıl ki cennette, aydınlıkta birlikte idiyseler, cennetten de birlikte çıkarılmış, sonra dünyada da birlikte yol almışlardır. Dünyadaki aydınlık ve karanlık günleri birlikte seyretmişlerdir.
İlk yaratılan insanın erkek olması, karanlığa da, aydınlığa da ilk muhatap olanın erkek olduğunu ima eder. Erkeğin gözü karanlığa da, aydınlığa da daha aşinadır. Belki de bu yüzden “erkekler kadınlar üzerinde koruyup gözeticidir” (bkz. Kur’ân, 4:34). Önce yaratılmanın getirdiği bu farklılık, bir üstünlük gibi dursa da, gerçekte bedeli olan bir özelliktir.
Kadınsılığın ve erkeksiliğin karanlığa ve aydınlığa verdikleri tepkiler ve sorun çözme biçimleri de farklı olacaktır. Karanlıktan daha çok korkan, aydınlıktan gözleri daha çok kamaşan, kadının kadınsılığıdır.
Erkeksilik nedir öyleyse? Kadınsılığın ardından bu konuyu yazmaya karar verince, kadınsılık kavramını zaten çetrefilli bulurken, erkeksilik tanımı üzerinde de pek fazla düşünülmediğini fark ettim ve bunu daha çetrefilli buldum. “Erkeklerin kadınsılığı düşünme merakı, kadınların erkeksiliği düşünme merakının önüne geçmiş olabilir mi?” şeklinde bir spekülasyon yapılabilir. Erkeksiliği düşünmeyi de erkeklerin üstlenmesi iyi olacak gibi görünüyor.
Erkeksilik deyince, cinsellik çağrıştıran kelimeleri bir yana bırakırsak, ilk elde akla gelenler himaye, koruma, koruyup gözetme, güçlülük, cesaret, mertlik, yiğitlik, yüreklilik ve kahramanlıktır. Bu özellikler, hem karanlığın içinde yol alırken, hem de aydınlığın göz kamaştırmasına karşı insan varlığının kendini güvende hissetmesine vesile olmak üzere Yaratıcı’nın erkeğe yerleştirdiği özellikler olsa gerektir.
Garip bir paradoksla, erkeksiliği biraz daha iyi anlamanın yolu yine kadınsılığı anlamaktan geçmektedir. Buna ihtiyaç duymak ilk anda şaşırtıcı gelse bile, doğurganlığın kadına özgü kılınması, erkeğin buna sadece spermiyle katkıda bulunması, kavramların doğmasında da kadına duyulan ihtiyacı anlamamıza vesile olur.
Dünyadaki tüm psikiyatristlerin hastalarının çoğu kadındır. Daha çok kadınları dinleyen bir terapist olarak ben de kadınların kendilerini tanımlamalarıyla daha çok karşılaşırım. Bir ağacın gölgesinde olmak istiyorum. Ama tek başıma olmak istemiyorum.” Kadınların kendi ihtiyaçları üzerinden yaptıkları erkeksilik tariflerinden özetleyebileceğim tanımlama işte budur. Bu cümleyi birçok bileşene ayırabiliriz:
“Erkeğimin benimle ilgilenmesini istiyorum,” “Beni düşünmesini istiyorum,” “Beni dinlemesini istiyorum,” “Sorunlarım olduğunda çareler bulsun istiyorum,” “Bana destek olsun istiyorum,” “Beni taşısın istiyorum,” “Bana sahip çıksın istiyorum,” “Ona sırtımı dayamak istiyorum.”
Bu cümleleri her duyduğumda, Bediüzzaman’ın “Hatta erkeklerde iki güzel haslet olan cesaret ve sehavet kadınlarda bulunsa, bu emniyete ve sadakate zarar olduğu için, ahlâk-ı seyyiedendir, kötü haslet sayılırlar. Fakat kocasının vazifesi, ona hazinedarlık ve sadakat değil, belki himayet ve merhamet ve hürmettir” tespitini hatırlamadan edemem.
Bu isteklerin, kadınların sosyal statülerinden, ekonomik durumlarından bağımsız olduğunu da vurgulamak isterim. Ekonomik olarak tüm hayatını rahatlıkla kendi başına geçirebilecek birçok kadından benzer cümleleri duymak ilk anda şaşırtıcı gelebilir. Dışarıdan görünen haliyle güçlü, yüksek ökçeli sivri ayakkabılarıyla koridorları çınlatan kadınların ruhları dahi himaye edilmek, merhamet edilmek, saygı görmek ister. Modem hayat paradigmaları ne kadar erkeksiliği kadınsılığın içinde eritmeye çalışırsa çalışsın, kadınsılık hâlâ erkeksiliğin sıfatlarına ihtiyaç duymaktadır. Bir meslektaşımın bir psikanalistten naklettiği şu tespit bu açıdan hayli ilginçtir: “Lezbiyen aşk ilişkilerinde bile, iki kadından biri erkek rolündedir.”
“Beni taşıyacak bir erkeğe ihtiyaç duyuyorum” diyen kadınların kadınsılıktan, erkeklerde bu erkeksiliği bulabiliyor mu? Erkekler modern hayatta erkeksiliklerini ne kadar koruyup sürdürebiliyorlar?
Modernitenin insanı sakatlayan kör kurşunu hem erkeğe isabet etti, hem de kadına. Kadınlar erkeksileşerek, letafet ve nezaketlerini ellerinden kaçırarak kişiliklerinin hırçınlaşmasına ne denli izin verdilerse, erkekler de o oranda kadınsılaşarak, hem biyolojik hem de psikolojik olarak erkeksiliklerini ellerinden kaçırdılar.
Kadınsılık özelliklerini içselleştirmiş erkekler, erkekleşmiş kadınları artık taşıyamıyorlar. Çünkü erkekler hem kadınsılaşarak kendilerini güçsüzleştirdiler, hem de yükleri ikiye katlandı. İçlerinde taşıdıkları erkeksiliğin yüküne, kadınların kadınsılıklarına bulaşan erkeksilik de ayrı bir yük olarak eklendi. Sonuçta olan, erkek ve kadına değil, insana oldu. Sakatlanan insandır yeryüzünde.
Kadınların erkeksiliğinden dert yanan erkekler, yüreklilik göstererek, kendilerine sunulan hatta önerilen kadınsılığı ellerinin tersiyle geri çevirebilmeli ve kendiliklerine sahip çıkıp kendileri olmaya azmetmeliler.
“Beni taşıyamıyor” diye erkeklerden yakman kadınlar da şunu unutmamalı: Taşınmak isteyen, ağırlığına dikkat etmelidir.
