Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Endülüs: Zarif Bir Narçiçeği / Prof. Dr. Lütfi Şeyban

Bu Yazıyı Paylaşın:
Endülüs: Zarif Bir Narçiçeği / Prof. Dr. Lütfi Şeyban

Kültürler Arası Etkileşim, Batı’ya Katkılar ve Osmanlı İle Mukayese Bağlamında Endülüs’ün Ayırt Edici Nitelikleri

“Dalları Batı’da, kökleri Doğu’da, Medine’de, Şam’da. Zeytinin yeşili ve barışın beyazıyla; İspanya’sı, Portekiz’i ve Fransa’sıyla rengârenk açan narin bir narçiçeği. Muhteşem Ulu Cami’nin Kurtuba’sı, Emevî halifelerinin parlayan yıldızı. Medeniyet uğrunda şakırdayan Emevî, el-Mansur ve Mağribî kılıcının gölgesinde, yüzbinlerce kitabın aydınlattığı, binlerce âlimin ürettiği bir medeniyet. Merkezinde insan olan, su ile hayat bulan, aşk ile yoğrulan, ilimle kavrulan... Taş ile ahşabı zarif ve mütevazı bir sanata dönüştüren... Mis kokusuyla insanın ciğerine dolan ve sekiz asırlık ömrünün sonunda “Ve la Galibe İllallah” diye diye, ebedi üstünlüğün yalnızca Allah’a mahsus olduğunu haykırarak, misyonunu şerefle tamamlamış bir mümin olarak dünyaya veda eden bir medeniyet... Beş yüz küsur yıldır ise, profan Batı bilimi altında ezilen ve tozlu kitapların arasında unutulup kuruyan bir narçiçeği: Endülüs.”

“Haçlı seferlerinin talan ettiği yitik medeniyet: Endülüs... Papaları bile medreselerinde yetiştiren Endülüs...”

Endülüs’ü zarif bir narçiçeğine benzetiyorsunuz. O güzel tanımınızı alabilir miyiz?

Bir defa nar ağacı Endülüs’ün sembollerinden birisidir. Gırnata şehrinin İspanyolca aslı olan Granada nar anlamına gelmektedir. Rivayete göre Endülüs öncesinde bu şehir narlarıyla meşhur imiş. İkinci olarak, nar, İslam sanatında da özel bir anlama sahiptir.

“Bazen mimari bir eserin (dinî bir mekânı, bir konak veya sarayın duvarını) bazen de el sanatlarının (dokuma, mezartaşı, seramik, metal vs.) süsleme unsurları arasında yer alan nar; tılsımlı, koruyucu, ölümsüzlük, doğurganlık, bolluk ve bereket gibi anlamalarının yanısıra dinî bir sembol mahiyeti de taşımaktadır. (Ersel Çağlıtütüncigil, http://www.tubar.com.tr/TUBAR%20DOSYA/alttncigil_ersel.61-92.pdf)

Bu araştırmada da görüldüğü gibi, nar, adeta Endülüs’ün temel nitelikleri olan bilim, sanat, refah (bolluk-bereket) ve ölümsüzlük (kendinden sonraki Avrupa medeniyetinin içinde mündemiç olarak) sembolü bir meyvedir.

Daha da önemlisi nar, teklik içinde uyumlu çokluğun yani tevhidin simgesidir. Bilindiği gibi Endülüs devlet ve toplum yapısı tam bir simbiyoz yani ortak yaşama örneği ve modelidir. Kendilerinden önceki ve çağdaşları olan İslam toplumlarındaki “zimmî hukuku” uygulamasının bir devamı niteliğinde, fakat onu insan hakları bakımından kendine özgü geliştirerek, Convivencia denen dünyaca ünlü birlikte yaşama kavramını icat eden de Endülüslülerdir.

Ayrıca, kadim tıp geleneğinde nar’ın hem meyvesi hem de çiçeği çeşitli hastalıklara veya rahatsızlıklara karşı deva olarak tabiplerce önerilmektedir ki, Endülüslülerin hukuk ve ahlak prensipleriyle bunların uygulamaları da sonraki toplumlar için tam bir toplumsal şifa kaynağı niteliğindedir.

Başta ifade ettiğimiz “Dalları Batı’da...” diye başlayan paragrafta ise Endülüs’ün hemen her yönü sembol kelime ve kavramlarla ifade edilmeye çalışılmıştır.

Bizim Endülüs diye andığımız coğrafyaya Müslümanların girişi nasıl olmuştur?

Miladi 610’da Hz. Peygamber’in (s.a.v.) başlatmış olduğu İslamlaşma hareketi, 705 yılına kadar bugünkü Ortadoğu’da dev bir devlete dönüştü ve Atlas Okyanusu’ndan Hindistan içlerine, Anadolu kıyılarından Orta Asya’ya kadar yayılan alanlarda yaşayan halklar İslam’ın barış ve huzur mesajıyla tanışma fırsatı buldu. İspanya veya daha geniş coğrafi anlamıyla İberya halkları da kendi iç huzursuzluklarından dolayı İslam devleti ile yakın temas halindeydiler. Sonunda onlardan bazı grupların davetiyle İslam ordusu İberya’ya çıktı ve burayı 711 ilkbaharından başlayarak 714 yazına kadar fethetmeyi başardı. Böylece burada yaklaşık sekiz asır sürecek bir İslamlaşma süreci başlamış oldu.

Kültürler arası etkileşimin boyutları nasıldı? Batı’nın o dönemdeki ilim, kültür ve irfan açlığına bağlı olarak konuyu değerlendirir misiniz? Hangi topluluklarla temaslar oldu? Etkileşim ve başarı nasıl gerçekleşti?

Müslümanların İber Yarımadası ya da İspanya’ya girişleriyle birlikte orada, İslam dışı güçlerin yaptığı gibi kendinden olmayanları ötekileştirip kendine benzetme politikası gütmediler. Bilakis bir kültürel senkretizm, yani farklı kültürlerin birleşmesiyle bir müesseseleşme süreci başlattılar. Bu olgu içerisinde yer alan kültürel ögeler ise Bizans ya da geç dönem Roma ve çeşitli İspanyol unsurlar ile beraber Arap, Berberî, Şam-Filistin ve İslâmî Mezopotamya unsurlarıdır.

Müslüman Endülüs ile Hıristiyan İspanya arasındaki kültürel ilişkilerin esasları, Endülüs’ün gelişmiş yüksek kültürü ile İspanya’nın geri kalmışlığı olgusunda aranmalıdır. Müslümanlar İspanya’nın fethini tamamladıktan sonra ortaya çıkan yeni toplum yapısı, yaklaşık bir asır içerisinde kendine has karakterini kazanmıştı. Bu zaman zarfında onlar bir yandan devletin siyasî, idarî yapısını teşekkül ettirirken, bir yandan da hem mevcut şehirleri ihya etmişler hem de yeni yerleşim yerleri veya şehirler inşâ etmişlerdir. Bunun yanısıra, Doğu İslam dünyası Meşrık’ta gelişen bilim ve felsefe alanındaki çalışmaları da Endülüs’e taşımaya başlamışlar ve ilimler-teknikler konusunda büyük gelişmeler kaydetmişlerdir.

Bu süreçte Endülüslüler, özellikle Emevî devletine sahip olduktan sonra, medeniyet ve bilim sahasında gösterdikleri ilerlemenin neticesi olarak, zamanla bütün Avrupa’nın bilim-felsefe merkezi konumuna yükselen okul ve üniversitelere sahip oldular. Bilindiği gibi bu kültürel gelişme, çağlar üstü nitelikte üstün her kültürün özelliğidir.

Endülüs’ün medenî ihtişamına karşın, zamanın İspanya ve Avrupa milletleri âdetâ tam bir sefâlet içinde ilkel köy hayatını yaşamaktaydı. Roma medeniyetinden kalma birkaç kırıntı dışında medenî alt yapı, eğitim, bilim, kültür ve ahlâk alanlarında hiçbir olumlu görüntü mevcut değildi. İnsanlığın temel ayrıcalıklarından sayılan temizlik hususunda da utanç verici bir haldeydiler. İlâveten, zamanın Avrupa ve İspanya’sında hâkim olan ve halkı köleleştiren feodalite teşkîlâtının, Hıristiyanların geri kalmasında önemli bir etken olduğunu da vurgulamak yerinde olacaktır.

Endülüslü Müslüman toplumun gerek kendi içindeki ve gerekse dışındaki gayrimüslim topluluklar ile arasında önemli iletişim ve etkileşim yolları vardır. Bunları şu başlıklarda özetleyebiliriz: Yahudiler, Müsta’ribler, Müdeccenler, karşılıklı evlilikler, köle ticareti, süre giden savaşlar, siyasî sığınma ve Mürtezika birlikleridir.

İdarî, toplumsal, iktisadî ve kültürel alanlarda tam bir özgürlük ve devlet güvencesi altında yaşayan Yahudilerin, medeniyet unsurlarının oluşumu ve bunların Hıristiyanlar ile Müslümanlar arasında nakli hususunda payları büyük olmuştur.

Endülüs topraklarında İslam hâkimiyeti altında yaşayan Hıristiyanlar yani Müsta’ribler, iki tarafın dilini bilerek ve serbestçe göç imkânına sahip olarak, İslam medeniyeti öğelerinin İspanyalılara ve Avrupa’ya naklinde etkili olmuşlardır. Bunlar sayesinde Endülüs’te kullanılan idarî ve askerî teşkîlât usul ve kanunları da İspanyalılara geçmiştir. Bu arada, Arapça isimler ve kavramlar, eski İspanyol dili olan Romance dâhil, İspanyalıların diline yerleşmiştir.

Endülüs’e Doğu İslam dünyasından ve Avrupa ülkelerinden gelen yeni âdetler, mevcutlarıyla kaynaşarak Endülüs toplumunu diğerlerinden farklı kılan “Endülüs hayat kültürü”nü meydana getirmişti. Sade ve sert bir karaktere sahip Mağrib kültürüyle Endülüs’e çıkan Murâbıtlar ve Muvahhidler, ilk zamanlar bu ortama karşı katı bir tavır takındılarsa da zamanla daha medenî Endülüs kültürünü benimsemişlerdi. İber Yarımadası’na daha fetih yıllarında gelmiş olan Berberî kültürü, Murâbıt ve Muvahhidler vasıtasıyla da zenginleştirilmiş, böylece kültürel karışım daha da perçinlenmiştir. Bu arada oluşan bu Endülüs-İslam kültürü, İspanyalılar ve Avrupa Hıristiyanları ile etkileşime girdi ve sonuçta yaşanılabilir, huzurlu bir toplumsal model (Müslüman İspanya) şerefle tarihe mâloldu. Dolayısıyla dinî hoşgörü, bilim, kültür ve medeniyet üzerine kurulmuş sekiz asırlık bir tarih olan Endülüs, barış ve birbirine karşı saygı çerçevesinde bir arada yaşama (Convivencia) konusunun da güzel bir modelini sunmuştur.

Endülüs Medeniyetini ayakta tutan amiller nelerdi? Üstünlükleri neydi? Bunların kendi birlik ve beraberliklerine ve evrensel algıya katkıları nasıldı?

Tarihe bakıldığında, büyük medeniyete dönüşen bir toplumsal hareket veya devletin farklı ırklar, diller ve geleneklerden müteşekkil olduğu görülecektir. Endülüs medeniyeti de yedi farklı ırkı ve çağın bilinen dünyasının yani Akdeniz dünyasının bütün kadim kültürel geleneklerini büyük oranda bünyesinde eritmiş ve bu sentez yapıyı homojen bir toplum yapısına dönüştürmeyi başarmıştır. Bunun veciz ifadesi Endülüs’ü tanımlayan bir slogan haline gelmiştir: Endülüs kendisinden öncekileri toplamış ve sonrakileri de aydınlatmıştır (el-Endelüs cema’at mâ kablehâ ve ezâet mâ ba’dehâ).

Tarihte hiçbir toplum ya da devlette ebedi birlik diye bir olgu göremezsiniz. Yani irili-ufaklı bütün devletler gün gelmiş yıkılmış ve parçalanmayan hemen hiçbir toplum kalmamıştır. Önemli olan diğerlerine göre uzun süreli ve sağlam temellere dayalı sağlıklı bir toplum oluşturmaktır. Endülüslüler de bunu başaran nadir milletlerden birisidir. Genel olarak siyasi ve toplumsal birliği ile devlet gücünü uzun dönemler muhafaza edebilmiş fakat bazen de bunu başaramadığı görülmüştür.

Bize göre asıl soru şudur: Endülüslüler, bazı dönemlerinde siyasi parçalanma yaşamış ve sonunda vatanlarını düşmanlarına kaptırmış olmalarına rağmen, meşru veya İslamî prensiplere uygun bir hayat yaşadığı varlık sürecinin sonunda neleri başarmışlar ve dünyaya ya da dünyanın akan medeniyet nehrine ne kadar katkı yapmışlardır? Bugün onların medeniyet tarihine olan katkılarını anlatan maalesef çok az sayıda kaynak vardır. Çünkü onların kaynak kitaplarının yüzbinlercesi, 15. ve 16. yüzyıllarda İspanya Hıristiyan liderleri tarafından yakılmıştır. Buna rağmen tesellimiz odur ki 1700’lerden bu yana Endülüs üzerine ciltler dolusu kitaplar yazılmaktadır.

Bize göre Endülüslülerin evrensel algıya (özelde Avrupa fakat genelde Akdeniz dünyası ve Maşrık İslam yurdu topluluklarına) kazandırdıkları en önemli değerleri şöyle özetlemek mümkündür:

Değerlerin temelinde, devlet ve halkın büyük çoğunluğu tarafından üzerinde uzlaşılan temel kavramlar vardır. Farklı sosyal unsurlardan müteşekkil bir toplumu birleştiren ve sağlıklı bir hayat yaşamasına sebep olan şey, her dinden toplulukların haklarını garanti eden inanç prensipleridir ve çoğunluk bunlar üzerinde uzlaşmış olmalıdır.

Endülüs’te devlet şeklinde müesseseleşen İslamî prensiplerin siyaset, hukuk, ahlâk, iktisat, tarım, ticaret ve milletlerarası siyaset alanlarındaki uygulamaları, hem çağdaşı toplumlara hem de çağımıza çok etkili bir model teşkil etmiştir. İster kaynak isterse modern dönem araştırmalarına bakılsın, şu gerçek görülecektir: Yukarıda sayılan alanlarda Endülüslülerin düşünceleri ve uygulamaları, bütün diğer milletlerden belirgin farklılıklar göstermektedir. Özetle, onların öğrenme ve diğerlerinden farklı olma çabası her övgünün üzerindedir.

Endülüs’teki ilim ortamının Batı felsefesine derin etkileri olduğu biliniyor. Bu durumu kolaylaştırıcı faktörler nelerdi, nasıl gerçekleşti? Hangi düşünürler bundan çok etkilenmiştir? Şimdiki Batı’nın teşekkülünde bunların önemi nedir? Müslümanlar o dönemde sadece verici durumunda mıdırlar, yoksa onlar da Batı’dan faydalanmışlar mıdır? O zamanki Batı buna müsait miydi?

İslam dünyasının Batı’ya tesirleri kendisini en fazla felsefe alanında göstermiştir. Doğu-İslam dünyasında Fârâbî (ö. 850), Kindî (ö. 873) ve İbni Sina (ö. 1037) gibi büyük filozoflar yetişmiştir. Ancak, İslam felsefesinin Batı düşüncesini etkilediği merkez Endülüs’tür. Çünkü Avrupalılar Doğu felsefelerini ancak Endülüs kanalıyla öğrenme imkânı bulmuşlardır. İslam dünyasındaki dil, din ve kültür birliği fikir alışverişini, bilginlerin ve kitapların doğudan batıya intikalini kolaylaştıran bir unsurdu. İslam felsefesi alanında Endülüs’ün yetiştirdiği üç büyük filozof vardır. Bunlar İbni Bâce, İbni Tufeyl ve İbni Rüşd’tür. Bunların Batı felsefe tarihindeki tesirleri çok büyüktür. Özellikle İbni Rüşd, kendisine yöneltilen eleştiri, töhmet ve zındıklık (dinsizlik, dinden çıkma) suçlamalarına rağmen fikirlerini özgür iradesine dayanarak geliştirdiği için, fikir hürriyetinin de öncüsü sayılmaktadır. Filozof Aristo’yu İslam dünyası ve daha sonra da Batı’ya fikirlerini geliştirerek aktaran İbn Rüşd olmuştur. Onun kanalıyla Avrupa’ya geçen felsefî düşünceler, kilise tarafından sakıncalı görülerek yasaklanmasına rağmen yayılma fırsatı bulmuştur. Bu olgu, Avrupa’da kiliseye karşı başlatılan düşünce özgürlüğü mücadelesinin tetikleyicisi olmuştur.

İdarî, toplumsal, iktisadî ve kültürel alanlarda tam bir özgürlük ve devlet güvencesi altında yaşayan Yahudilerin, medeniyet unsurlarının oluşumu ve bunların Hıristiyanlar ile Müslümanlar arasında nakli hususunda payları büyük olmuştur. İki tarafın da lisânını çok iyi bilmeleri, bunda önemli bir etken sayılmaktadır. Daha çok tüccar, mütercim, doktor, devlet elçisi, vezir ve zanaatkâr gibi seçkin mesleklerde önde olmaları onların aracılık rolünü ön plana çıkarıyordu. Bilim ve felsefe kitaplarını Yunanca ve Lâtince’den Arapça’ya, Arapça’dan da İbranice’ye ve Batı dillerine tercüme ediyorlar, bu eserleri Batı’da yayıyorlar; devletlerarası ticaret ve köle sevkiyatı yapıyorlardı. Böylesi önemli mevkileriyle onlar, Endülüs Emevileri zamanında başlayan kültürel gelişmenin zirveye taşınmasında çok önemli bir role sahip olmuşlardı.

İslam medeniyeti tarihinde tercüme hareketi denince, akla Abbasîler’in Bağdat’ı ile Endülüs gelmektedir. Bağdat’ta başlayan bilim ve felsefe alanlarındaki tercüme faaliyeti, Endülüs’te daha da yoğun şekilde sürdürülmüştü. Buna karşın, Avrupalı Hıristiyanlar dine aykırı kabul edildiği için bilim ve düşünce faaliyetlerini yasaklamışlardı. Bu sebeple, Batı dünyası “karanlık çağ” denilen bir dönemi yaşamaktaydı ve genel olarak Müslümanların, özelde ise kendi içlerindeki Endülüs-İslam medeniyetinin pek fazla farkında değillerdi.

Endülüs’te tercüme faaliyetleri IV./X. yüzyılda başlamış olmasına rağmen, daha sistemli ve yoğun bir şekle bürünmesi, VI./XII. yüzyıl başlarına tekâbül eder. Kurtuba ile Tuleytula, mütercim ve müelliflerin çalıştığı merkezler oldu.

Tuleytula’da Müslümanların kurduğu kütüphaneler şehrin kaybından sonra da Müslüman, Yahudi ve Hıristiyan bilginlerin uğrak mekânları olmaya devam etti. Şehrin Başpiskoposu Raimundus, Bağdat’taki Beytü’l-Hikme’ye benzer bir müesseseyi Tuleytula’da kurdu. Arap dili ve edebiyatının da öğretildiği bu kurumda çalışan Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi mütercimler felsefe, astronomi, matematik, tıp, kimya, tarih, coğrafya ve edebiyat gibi bilim dallarıyla ilgili çok sayıda Arapça eseri Lâtince’ye çevirdiler. Bu tercüme çalışmaları esnasında Tuleytula farklı din ve milletlerden bilginlerin kaynaştığı bir medeniyet merkezine dönüşmüştü. Tuleytula’dakinin benzeri tercüme okulları, VII./XIII. yüzyılda İşbîliye ve Mürsiye’de de açıldı.

Sonuçta Avrupalılar, başta İspanyalılar ve İtalyalılar (Sıkaliyye yani Sicilya İslam kültürünü hatırlayalım) olmak üzere, kendi bünyesinde neşvünema bulan İslam kültürünün nimetlerinden yararlanmayı bilmişler ve bu sayede bugünkü Avrupa-Batı bilim-kültürünün öncüleri olmuşlardır.

Batı’nın Endülüs’ten aldığı ilmin diyetini ya da zekâtını doğru ödediğini ya da ödeyebildiğini düşünüyor musunuz? İnsanlığın ortak birikimi ya da medeniyetler ilişkisi açısından bu durumu değerlendirir misiniz?

Bugün artık hem Doğu hem de Batı bilim dünyasında genellikle kabul edilmektedir ki, Endülüs ve İslam dünyasında insana hizmet amacıyla geliştirilen bilim, teknik ve aletler, çağdaş Batı uygarlığının temelinde mevcut olan uygarlık mirasının en önemli parçasını teşkil etmektedir.

Bizim “Endülüs Kültür Havzasından İberya-Avrupa Kültürlerine Geçen Kelime ve Kavramlar” adlı büyük hacimli makalemizde ele aldığımız kelimeler göstermektedir ki; Endülüs kültürü özellikle tarım, ticaret, şehirleşme, bilim ve sanat alanlarında çağdaşlarına nisbetle bariz bir üstünlüğe sahip olmuştur. İber Yarımadası’nda görece çok ilkel şartlarda yaşayan toplulukları ve onların tarihî uzantısı olan Franklar ile diğer Avrupa halklarını derinden etkilemiştir.

Asırlarca süren bu etkileme süreci içinde, Endülüs-İslam medeniyetinin taşıyıcısı rolünü oynayan Arapça’dan, fakat özellikle ve büyük oranda Endülüs kültür havzasından diğer Avrupa dillerine her alanda sayısız kelime ve kavram geçmiştir. Bu kelime ve kavramlar, çağdaş Batı uygarlığının beslendiği ana alana işaret eden önemli delillerden yalnızca birisidir. Dolayısıyla bu kelimeler bize Ortaçağ’da Müslümanların eriştiği yüksek medeniyetin resmini de tasvir etmektedir.

Şimdi Endülüs-İslam milletlerinin Avrupa uygarlığının gelişim sürecine yaptıkları bu katkılar karşısında haklı olarak sorulan sorudur bu: “Batı, Endülüs’ten aldığı ilmin diyetini ya da zekâtını doğru ödedi mi?”

Bir defa, bir başkasının size sunduğu herhangi bir artı değerin “diyetini veya zekâtını ödemek” düşüncesi, evrensel insanî değerlerin hâkim olduğu zihniyetler ya da topluluklar için geçerli bir değerdir. Bu zihniyete sahip olmayanlar için geçerli değildir. Bugünün Avrupalıları veya Batılılar da bu evrensel insanî değerleri büyük ölçüde yitirmiş, özellikle 1800’lerden bu yana materyalist felsefelerin profanlaştırdığı zihinleriyle dünyalarını ve maalesef bizim dünyamızı ve de artık bütün dünyayı şekillendirmektedirler. Dolayısıyla onlarda evrensel insanî değerler olan bir vefa beklemek, ancak onların zihin yapısını bilmemekle veya onlar adına insancıl düşünmekle izah edilebilir. Yoksa bana göre onların düşünce dünyasında kadim denilen önceki milletlerin eskimez değerlerine ve o değerlerin bugünkü mirasçıları olan Müslümanlara karşı herhangi bir olumlu duygu yoktur. Belki bazı aydınlarında vardır fakat o da çok sınırlıdır yani enderdir, nâdir olan şey ise yok hükmündedir. Batılılarda, kendi uygarlık mirasları içinde büyük yer tutan Müslüman katkılarına karşı halen geçerli olan, inkâr ve hırsızlıktır, yani intihal yaparak kendine mâletme tutumudur.

Medeniyet tarihçileri Osmanlı’ya “durdurulmuş medeniyet”, Endülüs’e “yitik medeniyet” diyor. Kökler ve medeniyetlerin sürekliliği açısından da bu konuyu değerlendirir misiniz?

Medeniyet, insanlık tarihi boyunca kıyamete değin evrile-kıvrıla akan bir nehir gibidir. Nasıl ki bir nehri besleyen, çevresindeki irili-ufaklı dereler ise medeniyet nehrini besleyen de bütün insanlıktır. Yani medeniyet bütün insanlığın ortak malıdır. Ancak, tarih boyunca her milletin bu nehre katkısı farklı boyutlarda gerçekleşmiştir ve bugün de böyledir.

İşte bu veçheden bakıldığında, medeniyet tarihinde “durdurulmuş” veya “kayıp” diye vasıflandırılabilecek herhangi bir medeniyet yoktur, olamaz da. Çünkü bugün yaşamadığı varsayılan her medeniyet, insanlık medeniyet nehrine akıtmış olduğu kendi kültürel birikimleri vasıtasıyla diğer medeniyetlerin bünyesinde yaşamaktadır. Bunu anlamak için şu örneği verebiliriz:

İnsanlık bir bina gibidir, geçmişten bugüne onun her katı ve her tuğlası önceki milletlerin bir eseridir. Hangi milletten olursa olsun sonraki kuşaklar o binaya ancak bir son kat atabilirler; yoksa hiç kimse o medeniyet binasını sıfırdan inşa etmemektedir. Doğru ve reel olan budur; aksini iddia etmek bize göre eşyanın tabiatına da aykırıdır. Bu nedenle, hem Osmanlı hem de Endülüs medeniyetleri kendilerinden sonraki mirasçıları tarafından yaşatılmaktadır.

Fakat kaybolan ya da yitirilen şeyler yok mudur? Elbette vardır ve de çoktur. Aslında “durdurulmuş” ve “yitirilmiş” derken kastedilen sanıyorum şudur: Önce Endülüs’te sonra da Osmanlı’da yani bütün İslam coğrafyasında Müslümanların küresel plandaki askeri ve kültürel üstünlükleri yitirilmiştir. Bu doğrudur; bugün dünyaya egemen olan, bu iki İslam gücünün rakipleridir. Fakat, nasıl ki Endülüs ve Osmanlı kendinden öncekilerin birikimleri üzerinde yükseldiyse o rakip güçler de İslam-Türk birikimlerini kullanarak bizleri geçtiler.

Sonuçta, mademki Endülüs ve Osmanlı medenî birikimleri bugünün dünyasında bir şekilde yaşıyor, o zaman o medeniyetlere ilgi ya da özlem duyanlar için onu araştırıp ihya etme imkânı da mevcut demektir. Peki bu nasıl yapılır denirse biz de deriz ki: “Âh Endülüs vâh Osmanlı!..” şeklinde yas nöbetleriyle değil, göz yaşına göz nurunu ekleyerek olur. Yani, bugünün gerekleri neyse ona uygun şekilde Endülüs ve Osmanlı kültürünü araştırıp, onlardan kendi kişisel ve toplumsal bünyemize uyabilecek prensipleri, samimiyetle uydurmaya çalışmamız gerekmektedir. Oysa bizler iş’ten daha çok laf üretmeyi ve görevlerimizi de duygusal ilgiyle geçiştirerek psikolojimizi rahatlatmayı tercih ediyoruz.

Bana Endülüs’ün güzelliklerini birkaç tabloyla da olsa sergileme imkânı verdiğiniz için çok teşekkür ederim. Bizi okuyan ve düşüncelerimizi tartışan bütün kardeşlerimize de selam ediyorum.