Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Duygu mu Akıl mı? 2

Bu Yazıyı Paylaşın:
Duygu mu Akıl mı? 2

Salih bu duygular içinde; “Teklifinizi kabul edebilirim. Fakat çalışma arkadaşlarımı tanımak isterim. Kabul etmem onlara bağlı.” Yaşlı adam; “Sence uygunsa bu ihtiyar ile onun kendinden geçmiş emmare nefsi var. Ama aradasırada kısa süreli çalışanlar olur.” “O zaman tamam ama şimdilik sadece bir aylık bir zaman için evet diyorum.” Biraz daha hoşbeşten sonra yarın sabah sekizde buluşmak için el sıkışıp ayrıldılar.

Şişhane’deki katlı otoparka yürürken Ömer Suat; “Yeğen, şu bizim çalışanları niye beğenmedin?” “Gözünden bir şey kaçmıyor emice... Yani biraz cıvık geldiler. Dahası bilgi kirliliğinin mide bulandırdığı bir dönemde kitapların dünyasında kendimi sağlıklı yetiştirmem için büyük bir fırsat.”

Sabah saat sekiz, ilk iş günü Sami dükkânı çoktan açmıştı. Salih, selam vererek içeri girdi. Yaşlı adam yorgun kelimelerle selamı aldı. Ve “Evlat, arkada taze çay var. Karnın açsa kahvaltılık var. Keyfine bak”. Salih; “Bir şeyler atıştırdım. Ama çaya hayır demem.” Rahat olmaya çalışsa da yeni bir ortam, tanımadık bir insan her şeye rağmen tedirgin ediyordu. İnce belli cam bardakta sıcak çayıyla Sami’nin yanındaki küçük tabureye oturdu ve “Erkencisiniz?” dedi. “Ben yıllardır böyleyim evlat. Sabah ezanıyla güne merhaba derim. İmam evine giderken ben işe gelirim. “Sabah mahmurluğunun tesiriyle fazla konuşmadan çayları yudumladılar. Sami “Hadi bakalım Salih, biraz rafların tozunu alıp kitapları düzenle.” dedi. Salih, tedirginliğini üzerinden atamamış bir ruh halinde söyleneni yapmaya başladı. Eline aldığı her kitabın ismini ve yazarını kafasına kazıyor, bir taraftan da sanki o sayfaların içindeki bilgiler yüreğine akıyordu. Çok dikkatini çekenlerine ise biraz vakit ayırıp arkasındaki tanıtım yazılarını okuyordu. İşe koyulduğundan itibaren başını hiç kaldırmamıştı. İlk defa etrafına baktığında Sami’nin ince bir tebessümünü gördü. Bu manzarayı, açılan kapıyla birlikte çalan küçük çan sesi bozdu. Günün ilk müşterisi gelmişti. Gelen telaşlı bir gençti, alelacele cebinden bir kâğıt çıkarttı. Dükkânın içinde boşlukla konuşur gibi “Küçük Adamın Büyük Hayalleri” romanı var mı? diye sordu. Havada asılı duran soruyu Salih kapmak isterken ağırca ayağa kalkan Sami eliyle göstererek; “Roman bölümünde delikanlı.” dedi. Salih’in pek önemsiz gördüğü o roman günün en çok satan kitaplarındandı. Akşam kapanışa yakın merakına yenik düşüp romanın bir tanesini eline aldı. Kırmızı rengin hâkim olduğu, karışık siluetlerin resmedildiği kapağa baktı. Bir şey anlayamadı. En arka kapaktaki yazıya baktı: “İnsan hep daha çoğunu ister. Ama gerçeklikle hayaller arasında hep uçurumlar olmuştur, olacaktır da. Bu kitapta, insanın en büyük zaafı olan cinsellik konusunda, hayallerini gerçekle karıştıran bir adamın ibretlik hayatını okuyacaksınız.” yazıyordu. İçinden büyük harflerle uzun galiz cümleler kurdu. Erkek-kız, bu kitabı isteyenlerin yüzündeki o yılışık ifadeleri şimdi daha iyi anlayabiliyordu. Sami Bey; “Evlat, benim yarım saatlik işim var. Sen ortalığı topla sonra da çıkalım.” dedi. Eski ahşap kapıdan çıkıp kalabalıkta kaybolup gitti. Salih de fırsattan istifade yorgunluk çayını yudumlarken günlük gazeteleri umarsız ve bilinçsiz gözlerle en arka sayfadan incelemeye başladı. Orta sayfadaki fiyakalı yazarın “Küçük Adamın Büyük Hayalleri” başlıklı yazısı dikkatini çekti. Evet, bu romandan bahsediyordu. Ve anlamsız, kifayetsiz güzellemelerle doluydu. Sonunda ise; “Kadın-erkek, toplumun her ferdi mutlaka bu romanı okumalı.” diyordu. Sonra internete girdi, kitapla alakalı yorumlara baktı. Kalburüstü yazarların övgü dolu yazılarından alıntılara dayanarak göklere çıkartılıyordu. Bu arada birkaç idiot mesabesinde aykırı görüşler vardı. “Bu ve benzeri eserlerin amacı, her devirde insanların en büyük zaafı olan cinselliği kullanarak psikolojisi bozuk gençler yetiştirmektir. Gerçeklik algısı bilinçli olarak bozulmuş nesiller her türlü müdahaleye açık hale gelirler.” Salih bunları okuyunca kendi kendine; “Vay be âlem karışmış bizim haberimiz yokmuş.” dedi. Açılan kapıdan giren patrondu. O kalın sesiyle “Hazır mısın evlat?” dedi. Aniden toparlanma moduna geçen Salih; “Bardağı bırakayım tamam.” dedi. Ve birkaç saniye içinde hazırlandı.

Sami; “Salih, İstanbul trafiği insanın ömründen çalar. Al sana bu kitabı hediye edeyim. Okur vakti değerlendirirsin.” İnsanoğlu müthiş bir varlıktı. Bazen olaylar karşısında savunma mekanizması refleks olarak devreye giriyor. Yaklaşan ve kendisine verilen her şeyi süzüp, inceleyerek tehlike olarak algıladığında uzak duruyordu. Hoşuna gitmese de hediyeye yok demek ayıp olur hissiyle aldı. “Müslüman’ın Güçle İmtihanı” sonra arkasına baktı: “Aykırı İslamî yazar Nazım Zabitoğlu, zenginleşen ve güçlenen dindarların nasıl bozulduğunu anlatıyor. İslam Peygamberi’nin fakir yaşantısından örneklerle, gerçek tevazulu İslamî hayatı yalın bir dille anlatırken adeta sahabe zamanından hiç bozulmamış dini günümüze taşıyor.” Okuyunca tiksinti geldi. Kibarca kabul ederken “Okumak için söz veremem.” dedi. Hoşuna gitmeyen; içindeki görüşlerin doğru veya yanlış olmasından ziyade, şimdiye kadarki bütün âlimleri yok gören edepsiz bir üslup kullanılmasıydı. Ve “edepsiz adam, akılsız adam” demekti. Sırf bu basit ölçüyle eserden ve yazardan soğudu.

Salih her sabah erkenden geliyor, kitapları düzenlerken özellikle eski eserlerin içindeki yaşanmışlıkları araştırmak hoşuna gidiyordu. Merakla içindeki notları, unutulmuş takvim yapraklarını, giriş sayfasındaki isim ve imzaları alıp götürüyordu. Felsefî kitaplar beynini yorarken peygamberlerin, sahabelerin ve evliyaların hayatlarını, mucize ve kerametlerini anlatanlar ise duygu dünyasında fırtınalar kopartıyordu. Yemek kitaplarına baktıkça karnı iyice acıkıyordu. Ve her telden çalan kaprisliler, ne alacağını bilen kibarlar, aklı karışıklar ve okuma derdinde olmayıp sadece entel görünme derdindeki kişiliği gelişmemiş müşteriler... Hepsi ayrı bir âlemdi, bazen sabrı zorluyorlardı. Böylece on beş günü devirdi. Yine böyle bir günde vakit ikindiye kavuşmak üzereyken Sami; “Salih, hep iş iş olmaz; gel biraz da gezip hava alalım.” dedi. Parası olmasına rağmen arabası yoktu. Her yere ticari taksiyle giderdi. Havadan sudan konuşarak Şişhane’ye indiler. İlk gelen taksiye el ettiler. Arka koltuğa geçip oturdular. “Nereye babalık?” dedi şoför. “Zekeriyaköy”. Araba sahil yoluna inip yol aldıkça Salih, Boğaz’ın sularına komşu tarihi camiler ve yalıları seyrederek hülyalara daldı. Şoför yine o kaba tarzıyla “Zekeriyaköy’e geldik babalık.” Sami; “İlk ışıklardan sola dön, sonra ikinci sokaktan sağa yokuşa devam et. En sonunda büyük demir kapının önünde dur.” Nihayet “Tuzcuoğlu” yazılı kapının önündeydiler. Kapı açıldı. İçeriden vücut geliştirme çalıştığı her halinden belli olan bir genç çıktı. Eğilip arabanın içine baktı, sonra eliyle geç işareti yaptı. Beton parke taşlarla döşeli yolda iki km daha gittiler. Kapıda, giyimiyle hizmetçi olduğu anlaşılan adam onları karşıladı. Sonra beyaz eldivenli eliyle işaret ederek; “Bedri Bey sizi bekliyor.” dedi. Salih, nereye geldiklerini, ne olduğunu anlamaya çalışarak, çimlerin arasına döşenmiş kayrak taşlarına tek tek basarak Sami’yi takip etti. Bedri Tuzcu, ünlü dolar milyarderi değil miydi? Fazla medyatik olmasa da ismi hep en zenginler listesindeydi. Tepeden yakan ve bunaltan yaz sıcağından sonra akşamın serinliği, boğazın o ferahlatan esintisiyle birlikte müthiş bir rahatlık hissi veriyordu. Bahçenin ağaç, çiçek düzenlemesi müthişti ve göz dolduruyordu. Ve gel burada rahat edersin dercesine düzenlenmiş ahşap bir kamelya yapılmıştı. Onları karşılayan, dökülmüş saçları ve kısa boyuna rağmen şık giyimi, bakımlı yüzüyle Bedri Tuzcuoğlu’ydu. Samimiyeti her halinden belli bir şekilde “Hoş geldin üstad.” dedi. Ama sarılmadan tokalaştılar. “Hoş bulduk Tuzcuoğlu.” dedi. “Üstad, bu genç kim?” dedi. Salih’e dönerek; “Yeni yardımcım. Üniversiteye başlayacak, sonrası için zaman ne gösterecek bakalım.” dedi. Sonra ağaç masanın etrafındaki bambu sandalyelere oturdular. Hizmetçiler, kor gibi yanan mangalın üzerinde bakır cezvelerle Türk kahvesi pişirmeye başladılar. Bedir ile Sami, laf olsun babından eski günlerden, ortalık haberlerinden konuşuyordu. Sonra çini desenli fincanlarda köpüklü kahveler yanında naneli kuşlokumu, çikolata ve birer bardak su geldi. Bedri Tuzcuoğlu, her şeye rağmen gözlerinden ruhunun soğukluğu okunurken, kişiliğinin sadece sahip olduğu ekonomik güçten beslendiği açıktı. Ve kibriyle, dağları yaratan benim dercesine duruyordu. Şu da kesindi ki bu adam çıkarı olmadıkça bir Allah’ın kuluna sadaka niyetiyle bile bir tebessüm etmezdi. Kahveler içilirken Sami yanında getirdiği çantadan bir kitap çıkarttı. “Bedri bey, size hediyem.” Eline aldığı kitaba bakarken gözleri merakla büyüdü. “Ooo! Çok güzel bir eser: ‘Globalleşen Dünyada Kendisini Koruyan İllet; Irkçılık’. Kahveler nasıl üstad?” “Her zamanki gibi harika. Umarım hediyemi beğendiniz?” “Ufuk açıcı, gelecek günlerde çok konuşulacak bir konu.” Salih’e dönerek; “İstersen hizmetçiler sana etrafı gezdirsin. Ustan çok gezdiğinden iyi bilir.” Zaten sıkıntıdan patlayan Salih başını salladı. Hani bazen insan küçük bir yırtığı oynaya oynaya büyütür ya da küçük bir parça ipi çeke çeke kazağı söker ya, kafasının içinde birçok soru dönüyor, kalbi alıp alıp veriyordu: “Bu normal bir gezme değil, beni buraya niye getirdi? Böyle zengin bir adamın sıradan bir kitapçıyla ne işi vardı? Ya da görünüşü gerçeğin perdesi miydi?” Bu cebelleşme içerisinde malikâneyi gezerken gördüğü zenginlik, hissettiği güç onu ağır ağır etkilemeye başladı. Her insanın fıtratında soluk alıp vermek kadar doğal olan kıyas etme ve kendini konumlandırma ihtiyacı baş gösterdi. Hayat bu ise bizimkisi ne? Bir kişiye bu kadar nimet niye verilir? Allah bu insanları severken bize kahır mı ediyordu? Böyle düşüncelere kapılmakla isyan mı ediyordu? Onun da böyle bir hayatı olur muydu? Ya da bunlara sahip olmak için ne yapmalıydı? Şimdilik cevabını veremediği bu nihayetsiz sorular, ona eşlik eden hizmetçinin “Yorulduysanız soğuk bir içecek ikram edelim.” sorusuyla ara verdi. Şaşkınlığını gizlemek istercesine “İyi olur.” dedi. Hizmetçinin “Bütün gün ayakta zor oluyor, dilerseniz bir duble alkol...” cümlesi bitmeden “Helalinden bir bardak su.” dedi. Suyunu içip Sami’nin yanına dönerken o tabloları, mermer zeminleri, avizeleri her bir eşyayı, sonra dışarıda hazır bekleyen helikopteri düşündü. Hepsi adeta ihtişamlı duruşlarıyla, gelen misafirlere ya da dost düşman muhataplarına psikolojik baskı kuruyordu. Bedri ile Sami de muhabbeti bitirmişler çıkış kapısına doğru ağır adımlarla geliyorlardı. Bu arada Bedri elini kaldırarak adamına “Hazırlayın!” işareti yaptı. Bunun üzerine adam telefona sarıldı. Birkaç dakika sonra garaj tarafından gelen lüks bir cip kapının önünde hazırdı. Bedri; “Üstad! Bilirim siz istemezsiniz ama bu sefer bizim çocuklar sizi bıraksın.” Defalarca teklifi reddedildiği için kalbi kırılan adam bu sefer memnun edilmeliydi. “Tamam” dedi. Yola çıktılar, düzgün giyimli şoför; “Nereye efendim?” Sami; “Önce delikanlıyı Başakşehir’e bırakalım, sonra beni bırakırsın.” “O zaman çevre yoluna çıkayım.” Yolculuk süresince hiç konuşma olmadı. Yalnızca varış notasına yaklaşınca Sami; “Nasıl, evlat beğendin mi?” Salih; “Beğenmemek elde değil. En negatif adamı bile pozitif yapacak kadar güzel.” Cevaptan memnun olan Sami; “Para oğlum para, hepsi paranın gücü. Ve gücü elde etmenin yolu bütün dünyada aynı.” Salih; “Sağa döner misiniz, sonra da şu ikinci binanın önünde durun.” dedi. Sami’yle göz göze geldiler güldü; “Yolunu sabah anlatırsın üstad.” dedi. Ses tonunda biraz alaycılık vardı. Hemen eve gitmedi, biraz sersericesine dolaştı. Ama nafile, düşünce bombardımanı daha da artıyordu. Hatta kendi fikir ve gönül dünyasını sorgulamaya kadar gidiyordu. Kapıyı çaldı. En küçük yeğeni Hasan kapıyı açtı. Yanağından makas alıp “Nasılsın aslanım.” dedi. Çocuk “Mutfaktayız yemek hazır.” dedi. Yemek yiyecek hali yoktu. “Sağol yeğen.” diyerek odasına geçti.

Kendi iç âleminde defalarca turladı. Canını sıkanın ne olduğunu hemen hemen en sonunda keşfetti. Para ve güç karşında hissettiği acziyet, düştüğü kompleksli durum. Ona sahip olmak için nelerden ne kadar taviz verebilirdi. Ve daha dehşetlisi, kendinin düşündüğü kadar büyük bir mücahit olmadığı veya ulaştığını zannettiği manevi makamlarının sanal olduğu gerçeğini fark etti. Sonra da bu zamana kadar hangi akılla kendini kandırdığını, sahte bir şahsiyetle adamım diye sokak sokak dolaşıp yüce Allah’ın huzuruna durduğunu düşündü. Şu an bile durum ve konum tespiti yapamıyordu. Ve şimdi olduğu yer ne kadar gerçekti? O bu soruyu sorarken, kader ise cevabını bulması için en çetin acıları çektirip, cüz’i iradesiyle yapacağı tercihlerle belki cevabını kendi verecek ve açık açık görecekti. Neyse ki yorgun düşen göz kapakları ağır ağır kapandı, uykuya daldı. Çalan saati duyuyordu. Ama ticarette büyük zararlar edip iflasın eşiğindeki tüccara işe gitmek ne kadar zor gelirse bugün sabah namazına kalkmak ondan daha zor geliyordu. Namazı en isteksiz ruh haliyle eda etti. Tekrar yatağa girmek için can atıyordu. Ama uyanamamaktan korktuğu için giyinip durağa gitti. Bindiği dolmuşa baktı ve bir de dünkü arabayı ve rahatı düşündü, ne kadar fark vardı. Fatih’te inip Taksim’e kadar yürüyüp aldığı hava biraz onu kendisine getirdi. İş yerine vardığında her sabah mutat hale gelen çay, simit, poğaça muhabbetinden sonra tek tük gelmeye başlayan müşterilerin belirdiği ahşap kapıdan kömür karası gözleri olan güzel bir kız girdi. Salih, biraz gayri ihtiyari biraz iradi hemen ayağa kalktı. “Hoş geldiniz.” dedi. Kız biraz telaşla; “Sami Bey’le görüşecektim. Siz misiniz?” diye sordu. Bunun üzerine masasında sakince gazetelerini okuyan Sami’yi göstererek “Kendileri burada.” dedi. Kız üç beş adım daha atıp “Merhaba, beni Mimar Sinan Üniversitesinden Prof. Dr. Kazım Çam gönderdi, iş için.” dedi. Başını sallayan Sami; “Telefonda söylemişti. İsmin neydi?” “Feride Uçar” “Kızım, aslında daha yeni bir çalışan aldım. Ama hocanın sözünü yerde bırakmak olmaz. Okul açılana kadar çalış, sonrasına bakarız.” “Hemen başlayabilir miyim?” “Arzu edersen başla. Salih sana yardımcı olsun. Salih...” Salih biraz dalmıştı. İkinci kez “Oğlum” dediğinde tekrar dükkâna gelebildi. “Buyur üstad.” “Yeni çalışanımıza yardımcı ol.” Salih büyük bir memnuniyetle dükkânı gezdirdi. Yapılacak işleri anlattı. İkili arasında tuhaf bir çekim vardı. Belki de bu ilk görüşte aşk denen şeydi. Salih bütün sıkıntılarını unutmuştu. Öğlen yemeği için fiş alıp anlaşmalı lokantaya doğru beraber gittiler. Feride rahat tavırlarla kendinden bahsediyordu: “Sinema bölümünde okuyorum. İkinci sınıftayım. Ama İzmir her gün gözümde tütüyor.” Salih kızın rahatlığından cesaret alıp açık açık rahatça konuşuyordu: “Ben siyasalda okuyacağım. Maraşlıyım. Burada amcamlarda kalıyorum.” Feride ile Salih en ufak boş zamanda bile bir araya gelip konuşuyorlar; hobiler, aile yapıları, günün dedikodusu, mutlaka laflayacak bir şeyler buluyorlardı. Salih’in ayakları yerden kesilmiş gibiydi. Bu daha önceden uzaktan uzağa sevdiği o platonik aşklarına benzemiyordu...

(Devamı gelecek ay)