Duygu Mu Akıl Mı?
Cuma namazından çıkan cemaat, debisi yüksek nehir gibi akan insan seline karışan küçük bir dere misali toplumun arasında dağılıyordu. Bunların bazıları sadece cumadan cumaya namaz kılıp beş vakti eda edememenin sıkıntısını çekiyordu. İbadet taatını aksatmayanlarsa camide anlatılan, kitaplardan okudukları ile dış dünyanın hayat tarzı arasındaki uçurumu gördükçe kendilerini günahlar denizinde hissediyorlardı. Gençler ise iç alemlerinde kopan fırtınaları bastırmaya çalışıyordu. Çocuklara ise eğlence modunda cami sevdirilmeye çalışılıyordu.
Yıkıcı olsa da her selin bir akış yönü bir nihayeti vardı. Bu kalabalıklar nehrinin belli bir yönü ve döküldüğü bir deniz yoktu. Aşağı yukarı, sağa sola karmaşık ve şuursuz bir düzende akışı vardı. Kalın kemikleri, siyah teni, etine dolgun yanakları yaşının getirdiği doğal kilolarıyla orta yaşlarının en verimli çağında olan Ömer Suat Bakıcı ve yanında kızgın gözlerle etrafını süzüp kendini zor tuttuğu, sıkılı yumruklarından belli olan bir genç. En sonunda uzun boyu, esmer teni, siyah saçları ve minyon yüz hatlarına yakışır, ince ile kalın arası dudaklarından homurdanma ile bağırma arasında sesler yükselmeye başladı. “Tövbe, tövbe... Bu nedir ya?” Hani insan cevabını bildiği halde başkasından da duymak ister ya işte o ruh hali içinde: “Noldu evladım.” Bu soru yanan ateşi harladı. “Emice, baksana şu ortama! Ben bu kadar çıplaklığı ve çıplağı hamamda görmedim.” Yanlarından geçenleri göstererek “Bak şu insanların giyimindeki garipliklere, bunlar edep sınırlarını çoktan aşmılar. Üstüne üstlük bedenlerine yaptıkları zülmü görmüyor musun. Bak işte; kolunda boş yer kalmamış, üstüne üstlük bir de boynuna yazı yazdırmış: “I love you”. Ya, hadi bunlar şehvet esiri cahil kalmış ya da bırakılmış gençlerimiz. Bu kıvırtarak dolaşan erkekler, onlara meydan okurcasına sarmaş dolaşan kızlar başlı başına helak sebebi...” Bu öfke dolu sert tondaki serzenişleri, Taksim nostalji tramvayının sesini bastırdı.
Yalçın kayalar vardır. Ne bir fırtına, yağmur ya da kavurucu güneş kısacası hiçbir şey ondan zırnık kopartıp yerinden oynatamaz. Ömer Suat Bey de aynen böyle biriydi. Salih’i tepkisizce, sabırla ve ince bir tebessümle dinliyordu. Salih bu duruma daha çok sinirlendi. “Emice, sen de şuurunu kaybetmişsin. Büyük şehir seni değiştirmiş.” dedi. Güven verici ve ruh okşayıcı bir tonda “Öylemi dersin yeğenim?” Edepsizlik yapmak istemeyen bastırılmış bir öfkeyle; “Ben değil, halin öyle söylüyor. İnsan çevresini değiştirmek için hiç olmazsa küçük bir gayretin içine girer.” Tam bu sırada önlerini, eski püskü kirli elbiseleriyle çocukluktan yeni kurtulmuş bir tinerci genç kesti. Salih biraz irkildi. “Baba...” dedi. Ömer Suat kızgınca baktı. “Lan, geçen gün aşağıda bir kadını gasp etmişsiniz.” “Baba, biz sana söz verdik. O buranın çocuğu değil. Tophanenin köpeğidir. Biz de yamuk olmaz. Ama semtimize söz getirtmeyiz. Hesabını sorarız için rahat olsun.” Ömer Suat elini cebine attı. Bir miktar para çıkartıp çocuğa uzattı. “Hadi bakalım göreceğiz.” dedi. Devam ettiler, kısa bir zaman sonra adımların bittiği yerde, parlak, metal tabelanın önünde durdular. “Klas Men” sol vitrin salaş gençlere hitap ederken, sağ vitrin klas giyinen beyefendilerin zevkine göre hazırlanmıştı. Ve en janjanlı halleriyle görenleri kışkırtıyordu. İki vitrinin lüks seramik döşeli girişinden yürüyüp otomatik açılan kapıdan mağazanın içine girdiler. Müşterileriyle ilgilenen çalışanlar gözleriyle usulce patronu selamladılar. Kulağı küpeli erkeğin dudağı, piercingli kız arkadaşı “Aşkım şu tişört sana daha çok yakışır.” tavsiyesinde bulunurken tezgâhtar kız “Bence sevgiliniz çok zevkli bir insan.” dedi. Buna inanmasa da biraz gevşeyen uzun siyah saçlı sık sakallı genç, yılışık bir gülüşle “Nereden anladın?” diye sordu. Cevap belki dünyanın en tatlı, hoşa giden iftirasıyla “Eee, sizin gibi karizmatik bir yakışıklıyı bulmuş, sevmiş...” Tezgâhtar kız konuşurken oğlan tavsiyeye uyup deneme kabinine doğru yürüdü. Salih şaşkın şaşkın emicesinin arkasından alt kata indi. Yazıhanedeki patron koltuğuna oturan Ömer Suat eliyle sandalyeyi göstererek “Otur yeğenim.” dedi. Sonra “Şimdi de karnımızı doyuralım. Sana güzel bir kebap ısmarlayayım.” Kaldırdı telefonu “Alo, Şahap usta, memleketten misafirim var. Çorba, iki porsiyon kebap, bir de günün tatlısından gönder.” Salih için caddede ve dükkânda tanık olduklarından daha can sıkıcı olanı, amcasının tepkisizliği ve benimsemişliği moralini bozmuştu. Ama bu küçük ofis, içindeki umutları yeşertti. Süt kahvesi döner koltukta sağı solu süzmeye başladı. Emicesinin tam arkasında gösterişli ve pahalı çerçeve içerisinde hat sanatının güzel bir çalışması Kelime-i Tevhid yazısı, onun da altında gene çerçeveli bir bayrak vardı. Salih sorgulayıcı gözlerle süzerken Ömer Suat kilitli çekmeceden iki defter çıkartıp açtı. Biri büyükçe diğeri dikdörtgen orta boy bir defterdi. Göz ucuyla şöyle bir baktı. Büyük defterde borçları ve kasa kapanışları vardı. Küçükte ise çek tarihi, kimden geldiği, kime verildiği gibi bilgiler yazıyordu. Bu arada Ömer Bey bilgisayardan bazı dokümanlar çıkarttı. Bunlarda da yine bol sıfırlı rakamlar ve tarihler vardı. Sonra kenarları elle oyularak işlenmiş, ince bir işçiliğin eseri patron masasının karşısında Salih’in oturduğu koltuğun solundaki altın varaklı levha dikkatini çekti. Ama tam okuyamıyordu. Sadece “mim, ayn” harflerini okuyabiliyor ama devamını getiremiyordu. Sanki iç içe geçmiş kenetlenmiş bir isimler silsilesiydi. Ama bir ayrıntı daha dikkatini çekti. En altta Arapça bir satır daha yazı vardı. Anlamasa da bütün bunları görünce içinden; “Hâlâ sağlam, şükürler olsun ki bozulmamış” dedi. Merakına yenik düşüp sordu: “Amca burada ne yazıyor?” Masanın üzerindeki dokümanlara dikkatini veren Ömer Suat Bey “Oğlum” diyerek başını ağırca kaldırdı. Hasret ve muhabbet dolu gözlerle baktı, baktı. Salih konuşması için bekliyordu. Ama kelimeler sanki tarihin derinliklerinden derin manalar toplayarak geliyordu. Bu sebepten sabırla beklemek gerekiyordu. Ve kelimeler dökülmeden önce sanki bir gül kokusu müthiş bir huzur bırakarak meltem rüzgârı tadında esip geçti. Ömer Suat Bey; “Orada, hayatları gibi isimleri de iç içe geçmiş olan Hz. Muhammed ve O’nun Ehl-i Beytim dediği Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin isimleri yazılı.” Bu arada özlemden mi, muhabbetten mi ya da ümmetin bu konudaki şuursuzluğundan mı ya da hepsi için mi bilinmez gözleri nemlendi. Sonra işaret parmağıyla alttaki yazıyı göstererek “Ehl-i Beytim’i sevmeyenin kalbine iman girmez.” yazıyor dedi. Sanki hislerin delili bu hadisti.
Salih, amcasının sözlerinden ve onlara hayat veren kuvvetli hislerden anladı ki onda müthiş bir iman vardı. Ama vehm edemediği, adını koyamadığı o bir korkak mıydı ya da doğru adımı doğru zamanda atmayı bilen, duygularını aklının kontrol ettiği bir bilge miydi? Şimdilik bu daha cevabını bulamadığı bir soruydu.
O an her yere saadet doldu. Ömer Bey devam etti. “Yeğenim, sevginin gücünü bilir misin?” Salih şaşkın şaşkın yumruğunu sıkıp pazılarını göstererek; “Benim bildiğim güç işte bunların gücü. Kafaya indirdin mi adamın aklını başına getirir. Ya da tamamen alır.” Ömer Suat gülümsedi. “Maşallah, maşallah, Allah kuvvetini artırsın da yeğen, Allah bu alemleri kimin yüzü suyu hürmetine yarattı?” Bu da sorumu dercesine bir bakışla; “Hz. Muhammed (sav), yani?” “Yanisi yeğenim, Allah (c.c.) Peygamberimiz’e olan sevgisini izhar etmek için bu kâinatı yarattı.” Biraz durdu. “Senin kimi sevdiğin ya da seni kimin sevdiği çok mu çok mühim. O sevgi, anahtar gibi birçok kapıları açarken, sevilmemesi gerekeni seversen birçok kapıyı kapatır. Sevilenin sevdiği ne varsa sana da doğal olarak sevgili gelir.” Salih, temmuz sıcağında güneşe çıplak gözle bakan adam misali gözlerini kıstı emicesine baktı, baktı. Devam etti; “Bu kadar bozulmuşluğun, derdin sorunun daha beteri üstünden bombalar yağdırılan ve niye öldürüldüğünü bilmeyen müminleri sevgi sohbetiyle mi teselli edip dertlerine merhem olacağız?” Aklı kendince bu itirazları yaparken daha doğrusu anlama çabası içindeyken ruhu tarifsiz bir zevk alıyordu. “Anahtar evlat, anahtar. Bak eğer manevi alemin kapıları açılsın diyorsan Gavsu’l Âzam Abdulkadir-i Geylanî Hazretleri’ne yolun düşer. Onun icazetiyle velilik hırkasını sana giydirirler. Yok, ben bu cihana adaleti yayacak bir hükümdar olacağım diyorsan yeğenim...” Bir savaşçının cesaret dolu gözleriyle Salih’in ruhunun derinliklerine bakarak “Atalarımızın yaptığı gibi Eyüp Sultan’ın huzuruna varıp kılıç kuşanırsın...” Salih bilgisizliğin şaşırmışlığı içinde olmasına rağmen durumu belli etmemek için bakışlarını sehpaya dikip sükût etse de kafasının içinde “Ne kılıcı?” diye sorduğunu sağır sultan bile duyuyordu. “Osmanlı padişahlarının tahta çıkışlarının nişanı olan kılıç kuşanma törenleri, fetihten sonra bu mübarek sahabenin huzurunda yapılırdı. Orada Hz. Peygamber’in torunu olan zamanın Nakîbü’l Eşraf’ının elinden kılıç kuşanırken hal diliyle de; “Ya Rabbim! Bu İslam’ın hizmet kılıcı ve ben onu yine senin habibinin evladının elinden kuşanıyorum. Burada meftun bulunan zâtın da manevi himmetiyle de adalet üzere hizmet edeceğim...” Salih teslim olmuşluğun rahatlığı içinde konuya kendisini kaptırmıştı ki gelen kebapların o müthiş kokusu açlığını hissettirdi. Gayri ihtiyari gözleri ışıldadı. Ömer Suat yemekleri getiren yirmili yaşlarındaki zayıf bünyeli garson çocuğa sehpayı göstererek “Birini oraya bırak diğerini bana ver.” dedi. Yemeklerin üzerindeki streci zorlanarak açan Salih iştahla önce çorbayı içti, sonra da ana yemeğe geçti. Yedikçe ne kadar acıktığını hissetti ve sadece sofradakilere konsantre oldu. Onun bu halini gören Ömer Suat Bey “Annenin yemeklerini özledin değil mi?” diye sordu. Yine cevabını kendisi verdi. “Haklısın burada ne kadar çabalarsan çabala en pahalısını da alsan Anadolu’nun herhangi bir yerindeki o orijinal lezzeti yakalayamıyorsun.” Salih biraz idare makamında “Evet” manasında kafasını salladı. Onun asıl derdi lezzet değildi. Açlık duygusu acziyet hissini tetikledi ve aldı götürdü. Ne büyük nimetmiş! Gündüz hep aç dolaşsan da akşam evde yemeğin hazır, temiz ve rahat bir yatağının olduğunu bilmek. Ya bundan sonra ne yapacaktı? Şimdilik emicesinde misafirdi. İki yetişkin kız ve erkek çocuğun olduğu evde ne zamana kadar kalabilirdi? Muhtemeldi ki bir hafta sonra gıcırdanmalar başlardı. Ya bir eve çıkacaktı ya da bir yurtta kalacaktı. Bunların hepsi maliyetti. Babası çiftçi adamdı, gücü belliydi. Burada çalıştığından ne kadar para kazanacaktı? Hayatın zorluklarını hissetmeye başladıkça içindeki gelecek endişesini derinden hissetti. Kaybetme korkusu sanki soğuk bir kış gününde sıcacık evin kapısı açıldığında bütün evi soğuğun sarması gibi iç alemini kaplamıştı. Dizlerinin bağı çözülür gibi oldu. Bir yudum su içti. Ve daha tuhafı bu korku yüksek ideallerini de bastırmıştı. Düştüğü durumdan dolayı utandı ve kendini kınadı. Bu duygularını kalın bir halının altına bocalanan süprüntüler gibi içindeki en ücra köşeye boca etti. Sonra eski Türk filmlerindeki o meşhur replik aklına geldi. İçinden “Beni yenemeyeceksin ulen İstanbul” dedi. Hafiften kaşlarını çatıp istifini bozmadan yemeğe devam etti. Tatlılara gelindiğinde merdivenden ağır ağır inen adımlar duyuldu. Sonra gür bir ses selam verdi. Sonra bütün bedeni belirdi. Bu kırklı yaşlarında tombul yanaklı, yuvarlak çeneli, beyaz tenli, orta boylu sempatik görünüşlü biriydi. Sütlacından bir kaşık alan Ömer Suat Bey “Aleykümselam Hakanım gel buyur. Kaynanan pek sevmiyor. Ama hemen bir şeyler söyleyeyim. “Abi sağol yemek yedim. Ama bir çayını içerim.” Adam Salih’in karşısındaki boş koltuğa oturdu. Başıyla da hafiften selam verdi. “Eeee, Hakan ne var yok?” “Ne olsun abi piyasada para yok. İşler düşük. Baksana dört bir tarafta savaş var. Eskiden Araplar gelirdi. Sıkı pazarlık yapsalar da keş para verirlerdi. Sonra Ukrayna karıştı. Rusya ekonomisi kötü, iç piyasada rakip çok, kıran kırana. Senin anlayacağın sonumuz pek hayır gözükmüyor.” Adam ne kadar dolmuştu ki bir soruya, zembereği boşalmış saat gibi birkaç dakikada bütün dertlerini ortalığa saçtı. “Sabredeceğiz Hakanım.” “Nereye kadar abi? Giderler durmuyor. Hadi üç, dört ay cepten yedik ya sonrası ne olacak? Kapıya kilit vur git.” Salih bir anda kendi dertlerini unuttu. Adam için üzülmeye başladı. Fakat Ömer Suat Bey daha sakindi. “Kaderimizde varsa yaşarız Hakanım” dedi. “Tedbir de bir yere kadar. Takdirin önüne geçemez. Benim bakiye ne kadar gözüküyor sende?” Çayından bir yudum daha alan adam çantasını açtı bir kâğıt çıkarttı. “Sekiz” dedi. Ömer Suat Bey kasadan beyaz bir zarf çıkartıp uzattı. Meraklı gözlerle zarfa bakan Salih birkaç saniyelik kısa zamanda şu yazıyı okuyabildi: “Gömlekçi Hakan” Adam zarfın içine bile bakmadı. Direkt tahsilat makbuzunu doldurmaya başladı. Bu arada Ömer Suat Bey şikâyetçi bir tonda “Hakan, ürünlerde sorunlar var.” Adam kalemi bıraktı, sanki küfredilmişti. Heyecanlı heyecanlı “Hemen, hemen... Geri gönder abi.” dedi. Ellerini kaldıran Ömer Suat “Sakin, sakin, bazılarında kumaşta ip atlaması olmuş. Müşteri hayatta anlamaz ama biliyorsun.” “Bilmez miyim abi, çocuklar gözden kaçırmıştır. Ben onları hemen defolulara atıyorum.” Çantasını toplayan Hakan, canlıyı görmenin mutluluğu yüzünde el sıkışıp müsaade istedi.
Onun peşi sıra Ömer Suat Bey yürümeye başladı ve “Gel bakalım yeğenim, seni yeni iş arkadaşlarınla tanıştırayım.” Sakin ve emin adımlarla üst kata çıktılar. “Şansa bak müşteri yok. Tamer oğlum tüm çalışanları buraya topla.” Mağazanın dört bir yanına dağılmış olan elemanlar birkaç dakika içinde toplandılar. Dört bayan, üç erkek çalışan. Müşteriler rahatlıkla tanıyıp seçsin diye firma logolu tişört ve pantolonlarıyla hepsi bir takımın oyuncuları gibiydiler. Önce bayanları takdim etti. “Şule, Muhteşem, Suna ve Gülşen hanımlar. Bayram, Nihat ve mağaza müdürümüz Tamer Beyler.” Sağ elini Salih’in omuzuna koyarak “Gençler! Bu delikanlı benim çok sevdiğim yeğenim Salih Bakıcı, ben ona deli Salih diyorum. Burada Siyasal Bilgiler Fakültesinde okuyacak.” Hafif tebessümle “Yani, sizin anlayacağınız geleceğin İstanbul valisi ona göre. Okul açılana kadar burada tam gün çalışacak. Sonra duruma göre belli zaman aralıklarında işe devam edecek.” Amcası bunları konuşurken Salih bambaşka duygular içindeydi. Omuzuna dokunan el, o an için sadece bir el değildi. “Ben seninleyim yeğenim korkma. Seni hep tutacağım, destekleyeceğim. Sen durma yürü...” diyordu. Manevi destek dedikleri bu olsa gerekti. Aciz düştüğünde senin yanında olan veya olanların, yürü seninleyiz duruşu. Bir anda tüm dertleri küçüldü, küçüldü, bir ter damlasına karışıp aktı gitti. Şu da aşikârdı ki emicesinin yeni bir çalışana ihtiyacı yoktu. Ama o çok ince bir insanlığa sahipti. Açıktan yardım edip töhmet altında bırakmak yerine “Çalıştığının karşılığını veriyorum. Helal olsun sana…” diyerek yardımı örtülü yapıyordu. Başa kakmadan, incitip onur kırmadan verebilme sanatı...
“Tamer! Salih sana emanet, hadi bugün biraz ortamı tanıt.” dedi. Ömer Suat Bey’in çalışanları “memnun olduk” deseler de yüzlerinde gizleyemedikleri bir memnuniyetsizlik vardı. Bu genç, cevval ve patronun yeğeniydi. Kendileri için tehdit algılamışlardı. Şimdilik pusuya yatmış kurt politikası izliyorlardı derinden ve sessizce. Tamer konumunu belirtmek ve otoritesini hissettirmek için “Gel bakalım delikanlı, sana yardımcı olayım.” dedi. Bu şefkatli abi iyi yönetici moduydu. Üst katlara çıkarken Tamer konuşmaya devam etti. “Demek siyasal okuyacaksın çok güzel.” Salih, canının sıkıldığını belli etmeden “İnşallah” dedi. “Burada sıkı çalışırsan şimdiden bir vali maaşı kazanırsın.” “Nasıl olacak bu iş?” “Bak, ben müdür olduğum için üç bin lira sabit maaşım var. Bir de aylık satışlardan pirim olarak ortalama iki bin lira indiriyorum.” “Vay, iyi paraymış.” “Emicen sağ olsun. Ama ona da iyi para kazandırıyorum. Benim sadık müşterilerim çoktur.” “ Ya diğerleri” “Onlar vasat, normal elemanlar.” Yılışık bir tavırla kolunu koluna hafifçe vurdurarak; “Kızlar iyidir. İstersen...” “İstersem?” “Yani arkadaş olabilirsin. Hem ben seni sevdim, bir cumartesi gecesi bana takıl aleme akalım.” O böyle konuşurken Salih kafayı mı gömsem, yumruğu mu geçirsem onun hesabını yapıyordu. İlk dakikalardan bu ahlaksız teklifleri kendisine yapma cesaretini kendinde bulması canını sıkmıştı. Bir şey demeden aşağıya indi. Girişte kasanın yanındaki oturağa oturdu. Giren çıkan müşterileri, tezgâhtarları izledi. O kadar dalmıştı ki yanına kadar sokulan Ömer Suat Bey’i fark etmedi. “Ne o beyim, Karadeniz’de gemilerin mi battı?” İrkilen Salih “Yoo öylesine dalmışım.” “Hadi gel, işimiz bugünlük bitti.” Beraberce, kalabalığı eksik olmayan caddede yürümeye başladılar. Amca yılların tecrübesine sahipti ve bazı şeyleri tavırlardan anlıyordu. “Yeğenim! Bizim iş yerindekilerle pek yıldızın barışmadı değil mi?” Salih “evet” dese kendisine verilen emeğe yazık olacaktı. O sebepten sessiz kalmayı tercih etti. “Gün ola hayrola yeğen.” dedi.
Sonra Ömer Suat Bey bir sokağa döndü. Köşesinde “Küçük Parmak Sokak” yazıyordu. Salih buradan kurtulmayı planlarken daha berbat bir yere gelmişlerdi. Ömer Suat Bey ise gideceği yeri gayet iyi biliyordu. Rahatça girdiği yer bir kitapçıydı: “Anlayan Adam Kitap Evi” Salih peşi sıra girdi. Onlar girerken çıkan birkaç kişi vardı. Salih ilk bakışta tanıyamasa da sonra çıkarttı. Bu, televizyonlarda boy gösteren ünlü bir sanatçıydı. Salih çok şaşırmıştı. Şaşırtan, onu görmek değildi. Böyle ahlaksız, boş beleş hatta hayâsızlıkta zirve yapmış bir adamın kitapçıda ne işi vardı? Ömer Suat Bey’i gören altmış yaşlarındaki adam “Ooo! Hoş geldiniz pîrim.” dedi. “Hoş bulduk Sami Bey.” “Küçük bey kim?” “Yeğenim, burada üniversite okuyacak.” Kitaplarla dolu dükkânda oturmak için sadece küçük sedir tabureler vardı. Adam akıcı ve temiz bir Türkçe ile konuşuyordu. Hafif sakalları, küçük yuvarlak gözlüklerinin arkasından mavi gözleri rahatlıkla seçilebiliyordu. Adam direkt söze başladı: “Ne demiş koca Yunus;
Dövene elsiz gerek
Sövene dilsiz gerek
Sen derviş olamazsın
Derviş gönülsüz gerek
İşte bu zaman böyle bir zaman yeğenim. Müslüman adam halim selim olmalı. Dünyaya, mala mülke çok tamah etmemeli. Derviş, gönül adamıdır. Öfkesini her zaman yutmalı, insanlara hep iyilik yapmalı, onlardan kötülük görse bile. Sen biraz asabi birine benziyorsun.” Adamın böyle kafadan konuya girmesi Salih’i öfkelendirdi. “Hem sen kim oluyorsun da bana akıl vermeye kalkıyorsun?” diye haykırmak istedi. Amcasının dostuydu ve onun hatırına sakin olmalıydı. Sakin olmaya çalışarak yumruğunu sıkıp hafif havaya kaldırdı; “Benim öfkem Allah düşmanlarınadır. Yoksa milletin günahı beni ilgilendirmez.” dedi. Adamın o akıcı konuşmalarının arasında arasıra kullandığı bir kelime vardı ki yine onunla söze başladı. “Kuzum, seni anladım. Sen yine de bu yaşlı adamı dinle.” dedi. Ömer Suat Bey olaya hiçbir şekilde müdahil olmadığı gibi renk de vermiyordu. Salih kalkıp içeri göz atmaya başladı. “Türkleri Tanıma Sanatı” “Fatih Samimi Bir Hristiyan mıydı?” “Türk Yemekleri ve Eğlence Kültürü” “Türkler Savaşları Nasıl Kazandı” “Osmanlı Roma’nın Devamı mı?” Dükkânda koca bir bölüm sırf Türk milletiyle alakalı kitaplar için ayrılmıştı. Buna Salih nedense biraz hoşnut oldu. Adam demek ki iyi bir Türk milliyetçisiydi. Raflara sığmayıp yerlere yığılmış eski yeni kitapların arasından geçerek Yirmi dakika dükkânı gezdi. Sonra oturmak için sedirin başına geldi. “Azizim, sana seveceğin bir kitap vereceğim.” Ömer Bey merakla “Bakayım.” “İşte bu eser.” Kitap ismini okuyan Salih konuyu gereksiz gördü. “Bilimsel Teoriler, Felsefi Görüşler ve Yeni Hayatlar” Ömer Suat Bey Salih’e dönerek “Yeğenim sen kitapları seversin. Sana tavsiyem, bir ay burada çalış çok faydasını görürsün.” Bu beklenmedik teklif Salih’i abandone etmişti. “Düşünürüz.” diyebildi. Ama Sami Bey’in pek işi akışına bırakmaya niyeti yoktu. Çekmeceden bir miktar para çıkarttı. “Al bu avansın. Bir ay burada çalış, sonrası karşılıklı memnun kalırsak devam ederiz.” Parayı cebine koyan Salih kendisini kaderinin kollarına bırakmıştı. Teklif hem cazip hem de akıllıcaydı. Kitapların kokusunu derin nefesle kokladı. Belli ki burası onun gönül ve fikir dünyasında yeni kapılar açacaktı. Zaman her şeyi gösterecekti.
Devamı gelecek ay.
