Duygu mu Akıl mı 3
Ciddi ciddi onunla evlenmeyi bile düşünmeye başlamıştı. Ama her şey paraya gelip dayandığında ümitsizliğe düşüyordu. Tek çıkış yolu şuydu; aşkım için her şeyi göze alırım. Cidden aşkın gözü kördü ve o yolda yürünürdü. Bir gün iş çıkışı Feride o gülen gözleriyle “Salih...”, “Evet” “Benimle Tophane’ye gelir misin? Okuldan arkadaşlarım gelecek. Çay içip sohbet edeceğiz.” İçinden seninle ölüme bile gelirim dese de düşünür gibi yaptıktan sonra “Niye olmasın?” dedi. Beraberce ara sokaklardan yürüyerek Tophane’ye vardılar. Üç kız üç erkek Feride’yi görünce hemen ayağa kalktı. Feride hepsiyle sarılıp yerine otururken “İş yerinden arkadaşım Salih.” diyerek onu arkadaşlarıyla tanıştırdı. Sarışın mavi gözlü olan kız biraz kinayeli bir şekilde “Arkadaşın da pek yakışıklıymış, ayrıca bana yakınlığı daha ileri birisi gibi geldi.” dedi. Feride ile Salih birbirlerine baktılar. Salih nedense yüzünün biraz kızardığını hissetti. Açıkçası kendi âleminde büyüttüğü ve kimseye söyleyemediği duyguların başkası tarafından yüze vurulması onu rahatsız etmişti. Sonra kendi aralarında muhabbete başladılar. Uzun boylu zayıf dik saçlı Mesut “Bu yaz arabayı modifiye yaptırdım, görmen lazım. Havam o biçim.” Orta boylu esmer çocuk hemen atıldı. “Ben arabayı yeniledim, asfaltı ağlatıyor. Tarık, o ayakkabılar orijinal mi?” “Yuh be, ben asla çakma kullanmam, bildiğin İtalyan... Sen kendin orijinal misin?” Güzelleşmek için bolca makyaj yapan Buse “İspanya bir harikaydı. Mutlaka gitmelisiniz.” Meryem ise altta kalmamak psikolojisiyle “Maldivlerden sıra gelirse oraya da gideriz.” Elini kaldıran Bora “Genç, bakar mısın!” dedikten sonra “Eee Feride! Babanın yatıyla bizi gezdirme sözün vardı. Bak yaz bitiyor.” Salih son duyduğu kelimelerle şoka girmişti. Tamam, bu gençler giydikleri, yedikleri ve gezdikleri yeri kendilerine kişilik yapmışlardı. Ama Feride kendisine bazı konularda yalan söylemiş ya da gerçeği gizlemişti. Bu çok can sıkıcıydı. Açık açık görülen farklı dünyaların insanlarıydılar. Yol yakınken dönmek mi gerekirdi? Rahatça evet diyemiyordu. Çünkü seviyordu. Ama küçük bir pencere açılmıştı. Kararmaya başlayan havayla birlikte şimdi iç âleminde kararsızlığın sessizliği hâkimdi. Evet, akşam ezanı için Kılıç Ali Paşa Camii’nin imamının sesi duyuldu. Salih oturduğu yerden namaza gitmek için doğrulurken Feride “Gitme...” dedi. Salih gözlerinin içinden ruhunun en kuytu köşelerine baktığında orada gizlenmiş sinsi duygular gördü. Kararlı bir şekilde “Hoşçakal...” dedi. Bu ebedi bir ayrığın ilk anıydı. Namaz için adım atarken içindeki yangın adımlarını düzensizleştiriyordu. Bundan sonra ne yapacağını bilmemek canını sıkarken ferahlamak için imamla birlikte “Hayye ale’l-Felâh” diyerek tarihi şadırvanda abdest aldı.
Namazı, bütün ruhunu vererek eda ederken belki de dünyanın bütün pisliğini geride bırakıp üzerine yapışmış olanlarından arınmaya çalıştı. Caminin en görünmez kısmında uzun uzun duaya durdu. Belki de dua etmeyecek gizli gizli ağlayacaktı. O arada bir turist kafilesi camiye girdi. Rehber caminin tarihçesini anlatmaya başladı. İster istemez dinlemek zorunda kaldı. Bu camiyi yaptıran Kılıç Ali Paşa Kaptan-ı Derya’dır. Padişahtan cami yapmak için yer ister fakat padişah; “Sen denizcisin git denizde yap.” der. Bunun üzerine kara kara düşünürken, Mimarbaşı Sinan denizi doldurarak bu camiyi yapar. Ve şöyle der: “Cami boyu dalgalar gelse bile bu esere bir şey olmaz.” Hayatta tesadüf diye bir olay yoktu. Bu da Rabbi’nin ona gönderdiği bir sohbetti. Evet, ümitsizlik ve karamsarlık ona yakışmazdı. Rehberin anlattıkları ona güç vermişti. Her ne kadar ayrılık kendi tercihi olsa da acısı her dakika şiddetini artırıyordu. Onu bir daha göremeyecek, o tatlı gülüşünü duyamayacak olmak canını sıkıyor, yüreğini dağlıyordu. İçindeki o kararsız ses; “Acele davranıp yanlış yaptın.” derken bir yanı “Yalan senin en tiksindiğin ahlaksızlık, doğru yaptın yılma.” diyordu. Eve, şuursuzca robotik bir ezbercilikle gelmişti. Kapıyı Ömer Suat’ın eşi Fatma hanım açtı. Salondan kahkahalar geliyordu. Muhtemelen yemek sonrası çay muhabbeti yapılıyordu. Başı öne eğik içeri giren Salih cılız bir sesle selam verdikten sonra odasına geçmek istedi. Ama Fatma Hanım izin vermedi. “Ne o oğlum, yüzün kireç gibi, kötü bir şey mi var?” Yengesinin bu samimiyeti, insanı saran ilgisine rağmen, ona karşı anlamsız küçümser bir kibir ve sen de kim oluyorsun ki benim derdimden anlayacaksın duygusu karışık “Bir şeyim yok.” dedi. Fatma “Madem bir şeyin yok, bari bir kaşık çorba iç.” Nedense bu söz çok mantıklı geldi. Mutfakta o gün Maraş tarhanasından yapılan çorba vardı. Yenge hanım içi dolu kâseyi önüne koyduktan sonra “Sen sakin sakin iç afiyet olsun.” diyerek içeri gitti. Birkaç dakika sonra geri geldi. Çorbasına son kaşığı sallayan Salih’le içmek için iki bardak çay doldurup karşısına oturdu. Salih’e “Kız, kız meselesi değil mi?” Salih soru karşısında biraz şaşırmış, biraz da yengesini küçük gördüğü için utanmışlıkla beraber yüzü kızardı. Bazen cevaplar ağızdan dökülmez, insanın halet-i ruhiyesi her şeyi ortaya saçardı. Şimdi de aynı durum yaşanıyordu. Fatma Hanım devam etti. “Hangimiz ya da kim senin yaşlarında sevmemiştir. Dalgın dalgın, uzaktan uzağa dile gelmeyen büyük aşklar yaşayıp, başı dumanlı dumanlı dünyası tozpembe dolaşmamıştır.” İçi dolu yaralı aşığın ağzından kelimeler tek tek çıkmaya başladı. “Ama ben samimiydim. Ve çok sevmiştim.” Fatma Hanım güldü. “Eee ne güzel oğlum işte, bir kızı sevmişsin.” Salih’in bakışlarından cümleyi anlayamadığı belliydi. “Doğru söylüyorsun lakin ben evlenmeyi düşünecek kadar ciddiydim.” “Sana erkek adamsın dedik ya yeğen. Gönül eğlendirmek hatta adice istifade etmek için seviyorum demek dünyanın en büyük karaktersizliğidir. Sen bunu istesen de yapmaz, yapamazsın. Demek ki kızın kumaşı farklıymış.” “Galiba öyle, yani ben cami derken o bar diyecekti. Hem ailesinin zengin olduğunu benden gizledi. Bir sinsilik sezdim.” “Canım benim, o dediğin ahlak. Kumaş başka, yani sana nasıl anlatsam? Bir insanı namaza başlatır, içkiyi bıraktırırsın. Bunun için seni gerçekten sevmesi gerek. Ama ikinizin özünde bir şeyler tutmadığı için sen değiştiremeyeceğini sezdin ve vazgeçtin. Aslında bu vazgeçmek değil senin kıymet verdiğin erdemler, doğrular için dünyanın en güzel nimetini bile verseler değişmem demenin başka bir adı.” Salih’in yüzünde “Evet ya, tam da işte bu.” diyen bir gülümsemeyle “Demek ki yenge, okulda okuduğunuz Freud’un görüşleri o kadar da yabana atılır değilmiş.” Fatma acı dolu bir bakıştan sonra “Salih, sevgili danışanım! Biz okulu bitirmek için, insanı ve ruhu bildiğini iddia eden kendinden habersizlerin fikirlerini öğrenip diploma alıyoruz. Ama hayatta başarılı olmak daha doğrusu dürüst bir insanın yapacağını yapıp İmam-ı Gazali gibi ahlak ve kişilik abidesi Allah dostlarının eserlerini okuyup topluma öyle yardımcı olabiliyoruz. Bunca yıllık mesleki tecrübemle sana şunu diyebilirim. Gerçek insan, mesleki tabirle normal kişilik yapılanması tanımına uyan kişiler, Peygamberimiz’in (sav) varisi olan Allah dostlarıdır. Yani nefs-i mutmainne olan insanlar. Maalesef günümüz insanı, kişisel gelişimcilik safsatalarının en süslü kelimeleriyle nefs-i emmaresini makyajlayıp gözünü sadece maddi başarılara dikmiş canavarlar dışarı da dolaşmakta.” “Allah dostu olmak” duygusu, fikri Salih’in bütün elemini, acılarını hafifletmiş, yaralarına merhem olmuştu. “Sen” dedi Fatma Hanım, ameliyat sonrası dikiş atan doktor edasıyla “Yarın işe gitme, hatta orada çalışmayı bırak.” Salih’in yüzüne kaygıların verdiği tuhaf bakışları gören psikolog Fatma “Seni bizim ofiste işe alırım fakat sıkılırsın; bir de bize bayan çalışan lazım. Ama Yeşildirek’te uzaktan akrabam Muharrem amcamın yanında işe girebilirsin. Dur bakalım bir konuşalım.”
Salih salona geçti. Çaylar bitmişti. Ömer Bey belgesel izlerken ceylanı kovalayan aslanın bir an önce rızkına kavuşması için dua eden gözlerle bakıyordu. Kızı bir cep telefonuyla, diğeri tablette iki oğlan ise insanlığın klasik kardeş kavgalarından birini daha yapıyorlardı. Ortamı bozmadan sessizce amcasının yanına ilişip oturdu. Arkasından beş dakika sonra Fatma Hanım elinde meyve tabaklarıyla içeri girince kraliçe arının etrafında toplanan işçi arılar gibi hepsi masanın etrafına doluştular. Birbirlerine takılmalar, espriler, siyasi gündem, gırgır şamata muhabbet dolu dakikalar. Salih’in bu eve geldiği günden bu zamana kadar garibine giden hep buydu. Ailenin her bir bireyi başka bir âlemde birbiriyle alakasız, aynı zamanda bir bütünün parçaları gibi beraber hareket edebilme yeteneğine sahipti. Herkesin bir benlik alanı vardı. Ve bu alanı kimse işgale kalkışmaz, başkasınınkine de işgale yeltenmezdi. Bu düzeni kuran Ömer Suat Amca mıydı yoksa Fatma Yenge mi? Aklına o Taksim’deki tinerci çocuk ve sahne geldi. Asayişi, görünmez usta bir el gibi sağlıyordu. Her zamanki gibi görünürde başkaları vardı, beyin amcaydı. Bu evdeki sistemin adı; edep riyakârlığı yapmadan edepli olmaktı. Fatma Yenge’yi küçük görmekle ne kadar büyük bir yanlış yaptığını bir tokat gibi yüzüne çarpmıştı. İnsanı yaptığı yanlışlar mı yoksa onlardan aldığı dersler mi adam ediyordu?
Ertesi gün, unutmak için uyanılan bir gün... Sessizdeki telefonda cevapsız aramalar ve aşk kelimeleriyle örülmüş yürek eriten cümlelerden meydana gelmiş özür mesajları. Öfkelense de silmeye kıyamadı. Ömer Suat Bey’le beraber Yeşildirek yolunu tuttular. Arabayla girmek zor olacağından Vezneciler’de park edip yürümeye başladılar. Ömer Bey “Oğlum buralara iyi bak. Belki hayatının en önemli dört-beş yılını yaşayacağın mekânlar. Burada her bir taşın bir anlamı ve hatırası vardır. Tarihi su kemerinden geçip hafif tümsek mesafesindeki yokuşu geçince Süleymaniye Camii görünmeye başladı. Attığı her adımda daha belirginleşiyordu. Heyecanı ziyadeleşti. Tam yanına varıp kenarında durdu. O televizyonlarda, kartpostallarda gördüğü müthiş İstanbul siluetinin şimdi sanki kalbinin tam ortasındaydı. Ve Salih burayla beraber soluk alıp veriyordu. Ezanları, tekbirleri, okunan Kur’ân’ları duyup şehadet getirirken, cengâverler savaşçıları gözünün önünde hızla yürüyor. Onlarla beraber cihada katılıp şehadet şerbetini içmek istiyordu. Bu hoş duygularla yola devam etti. Nihayetinde Yeşildirek Bahtiyar Han’ın önüne nasıl geldiklerini anlayamadı. Asansörle dördüncü kata çıktılar. Birkaç dükkânın birleştirilerek tek bir mağaza haline getirilmiş “Nur Bayan Giyim” yazılı kapıdan içeri girdiler. “Selamun aleyküm Muharrem Dokumacı...” “Ooo bizim hayırsız damat, nerelerdesin? Seni hangi rüzgâr attı böyle?” Yıllar sonra buluşan iki eski dost gibi sarılıp oturdular. Teklifsiz hemen birer çay söyledi. “Eee, ne var yok?” “Ne olsun iş güç, hayat, yuvarlanıp gidiyoruz.” “Fatma kızımız, yeğenlerim nasıl?” “İyiler, selamları var, ellerinden öperler.” Onlar kendi aralarında konuşurken Salih ortamı ve müstakbel patronunu süzüyordu. Satışa hazır rengârenk, beden beden elbiseler ve onların ortama hâkim olan kumaş kokusu. Temiz giyimli, ileri yaşına göre güçlü bir adam imajı veren kalın kemikli bilekleri ve vakur bakışları, kirli ile uzun arası beyazlamış sakalları ve saçlarında genç bir adamın gösterdiği ihtimam gözleniyordu. Burasının eski bir müessese olduğu, seksenlerden kalma masa ve onun sandalyesinden belliydi. Salih’e bakarak “Eee Ömer, bu delikanlıyla bizi tanıştırmayacak mısın?” Solunda oturan Salih’in dizine elini koyarak “Bu yiğit adam benim memleketten okumak için gelen yeğenim deli Salih.” “Ona hiç şüphem yok. Sizdense mutlaka bir deli damarı vardır. Nerede okuyacak?” “Burada, siyasalda” “İyi, iyi...” “Okul açılana kadar ona iş bakıyoruz. Kendi yanına al deme, çünkü bizim mekânda rahat edemedi.” Yaşlı adam kestane rengi gözlerini kısıp şöyle bir Salih’i süzdü. Sonra hiçbir şey yokmuşçasına Ömer’le havadan sudan konuştular. İçilen çaylardan sonra, çekmeceden bir parça kumaşla ona uygun renklerde üç çeşit iplik çıkarttı. “Delikanlı işin hayırlı olsun. Şimdi bunları al. Piyasaya çık, sana verdiğim numunelere bakarak kimde var, fiyatı ne kadar, en uygun kimde öğren gel. Hadi hadi hareket...” Şaşkınlıkla bir eline tutuşturulanlara bir de amcasına bakan Salih’e yeni patronu “Daha burada mısın?” dedi yüksek ve emredici bir tonla. Yerinden fırlayan Salih o hızla kendini hanın kapısının önünde buldu. Yol iz bilmediği bir yerde şimdi istenenlerin nerede olduğunu bir de uygun fiyatlısını bulacaktı. Etrafına bakındı. İlk olarak gömlekçiler, çorapçılar, çamaşırcılar, bir de zorla yokuşu çıkanlar gözüne çarptı. Yüzme cahili birinin denize atıldığındaki şuursuz çırpınışları gibi çırpınıyordu. Ve ilk aldığı karar şuydu: “Mademki sora sora Bağdat bulunurmuş, ben de bir yerden başlamalıyım.” Karşıdaki gömlekçiye gözünü kestirdi ve birkaç adım sonrası direkt içeri girdi. Selam verdi. “Abi bu kumaşı nerede bulurum?” Adam şöyle bir inceden okşarcasına yumuşak bir dokunuşla baktı. Bu kumaş bayan için; aşağıda Sultan Hamam meydanında kumaşçılar var onlara sor.” “Nasıl giderim?” “Handan çık, sola dön, yokuş aşağı in görürsün.” Dışarı çıktı, sırtında semerleriyle top top kumaş taşıyan hamalları gördü. Yük altındaki bu adamlara bir şey soramazdı. Yön duygusuna güvenerek sola dönüp kararlı adımlar attı. Kısa bir zaman sonra küçük bir meydana indi. Büyük bir tabela gözüne çarptı: “Işık Kumaş”. Oraya doğru ilerledi. Burası küçük, tam köşede üçgen bir dükkândı. Ortada kumaşları açmak için büyük bir masa ve raflarda top top değişik kumaşlar vardı. Birkaç genç çalışanla, küçük masanın başında oturan haşin bakışlı, yapılı bir adam vardı. Bu haliyle insan bir şey sormaya çekinirdi. Ama adam esnaftı, zorlayarak da olsa çok kibar konuşuyordu. Kumaşı eline aldı. “Kaç metre lazım?” Salih soru karşısında afalladı ama çaktırmadı. İyi fiyat almak için de kafadan salladı: “On top”. Bunun üzerine adam daha bir ciddi ilgilenmeye başladı. Birkaç telefon görüşmesi yaptı. “Peşin para metresi 1.2 dolar. En son fiyat.” Kendi ülkesinde kumaş fiyatının yabancı bir para birimi üzerinden fiyatlandırılmasına hem şaşırmış hem de kızmıştı. Adam onun acemiliğini anlamış, fiyatı bir kartvizitin üzerine yazıp eline vermişti. “Peki, şu iplikleri nereden bulurum?” Kumaşçı bu sefer ipliklere baktı. “Yukarı Mercan Yokuşu’nun başına çık. Orada Bedir İplik var. Eski bir firmadır, kime sorsan gösterir. Sahibi Ali Rıza Bedir, selamımı söyle yardımcı olsun.” Yokuş, bir de yokuşun başı. Yola koyuldu. Dar sokaklar tarihi hanlar ve onların koca koca demirden kapıları, hamalların bağırışları ve insan selinin arasından geçerek yokuşun başına vardı. Kocaman “Bedir İplik” tabelasını görünce derin bir oh çekti. Kaldırımı bile değişik ipliklerle dolu dükkândan içeri girdi. “Ali Rıza bey” dedi. Müşteriyle ilgilenen elli yaşlarında etine dolgun mavi gözlü adam “Buyur yeğenim.” dedi. Salih elindeki kartvizite bakıp “Beni Işık Kumaş’tan Ensar Abi gönderdi, şu ipliklerden istiyorum.” dedi. Tanıdık selamıyla gelince güven veriyor, daha yakın ilgi alaka oluyordu. Ali Rıza Bedir de şöyle bir numulere baktı, hemen kartvizitine yazarak fiyat verdi. Teşekkür edip oradan ayrıldı. Fiyatları kıyaslamak için dört beş dükkâna daha uğrayıp bilgileri topladı. Yedi tepe İstanbul dedikleri tepelerin hepsi sanki buraya toplanmıştı. İn çık, in çık yürümekten feri kesilmiş, ayaklarına karasular inmiş, vakit ise su gibi akıp gitmişti. Geldiği yerlere dikkat ede ede Muharrem’in dükkânına geri geldi. Elinde fiyatlar ve adresler, takdir bekleyen bir ruh hali ile selam verip içeri girdi. Muharrem başını kaldırıp “Geldin mi evlat?” dedi. Başarmış olmanın neşesi ve güveniyle “Evet patron. Bütün bilgiler kartlarda yazılı.” diyerek uzattı. O ise sanki önemsizmişçesine gözüyle masayı işaret ederek “Buraya bırak.” dedi. O an Salih’in asıl yıkıldığı an oldu. Kâle alınmamak, emeğinin yok görülmesi.... Yumruğunu masaya vurup her şeyi bitirmek istediği an...
Devamı Gelecek Ay...
