Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Dijital Dünya Çocukların Psikososyal Gelişimini Nasıl Etkiliyor? / Doç. Dr. Kerem Coşkun

Bu Yazıyı Paylaşın:
Dijital Dünya Çocukların Psikososyal Gelişimini Nasıl Etkiliyor? / Doç. Dr. Kerem Coşkun

İnternet ve dijital teknolojilerinin dünyada oluşturduğu değişimin kuşaklardaki etkisini incelediğiniz kitabınızda, bunun bir paradigma değişimi olduğundan bahisle “Uygarlık internetle birlikte, kendine bir paralel evren yarattı.” diyorsunuz. Hatta düşünme ve var olma biçimlerimizin dahi değiştiği “sanal varsıllıktan” bahsediyorsunuz. Düşüncelerinizi alabilir miyiz?

Her şeyden önce internet zaman ve mekân sınırlamasının etkisini azalttı. İnternetten önce bir işi yapmak için belli bir zamanda, belli bir yerde bulunmak zorundaydık. Bu zorunluluk benim gibi internet öncesi dönemde doğup büyüyen bireylerin düşünme süreç ve şekillerinin temelini oluşturdu. Mesela 1990’lı yılların başında ortaokula gidiyordum. Öğretmenim bir dönem ödevi verdiğinde ödevimi araştırıp hazırlamak için okul çıkışında veya hafta sonunda, bulunduğum ilin halk kütüphanesine gitmek zorundaydım. Zaman olarak okul çıkışı veya hafta sonu, yer olarak il halk kütüphanesinde ders çalışmalıydım. Kütüphaneye gidebileceğim zaman dilimi okul çıkışı ile mesai saatleri arası, hafta sonu ile sınırlıydı. Bilgiye erişimin tek adresi kütüphaneydi. Kısaca internet öncesi dönemde aynı anda iki yerde bulunmamız imkânsızdı. Bu nedenle zaman-mekân sınırlaması internet öncesi dönem bireylerinin kategorik olarak düşünmesine yol açtı. Gelelim günümüze! Zamane öğrencileri araştırma yapmak için elbette kütüphanelere gidebilir. Fakat ders arasında okulun bilgisayarından, ya da evde kendi bilgisayarlarından farklı kütüphaneleri ziyaret edebilir, araştırma konusu ile ilgili kitabı dijital olarak görüntüleyebilir, sayfaların hepsine bakmaktan ziyade arama komutu ile aranan bilginin geçtiği sayfa ve paragrafa saniyeler içerisinde ulaşabilirler. Z-Kuşağı ergen ve gençleri kütüphaneye gitmek yerine oturdukları yerden istedikleri zamanda, aynı anda farklı kütüphaneleri gezinebilirler. Sonuçta zaman-mekân kısıtlamasını bizim kadar yaşamıyorlar. Bu nedenle onlar, bizler kadar kategorik düşünmüyorlar.

İnternet ve dijital teknolojisi ile her şeyin dijitalini oluşturduk ve bunlarla kendimize yeni bir paralel evren inşa ettik. Demin verdiğim örnekten de anlaşılacağı üzere bilgilerin dijital kopyaları oluşturuldu ve fizikî kütüphaneye koşut olarak dijital kütüphaneler gelişti. Bütün resmî kurumlar e-devlet’e taşındı ve resmî kurumların vermiş olduğu hizmetlerin ve kurumsal işlevlerinin dijital türevlerin adresi bu portal oldu. Burada resmî kurumların imza ve mühürle vermiş olduğu her türlü hizmet ve belgeler karekodlu bir PDF ile verilebiliyor. Fizikî market ve alışveriş merkezlerinin dijital yansıması olan çok büyük ulusal ve uluslararası platformlar ortaya çıktı. Artık e-ticaret dünya ticaretinin önemli bir bölümünü teşkil etmektedir. Bankalar, internet şubesi geliştirdi ve bankaya gitmeden bulunduğumuz yerden bütün bankacılık işlemlerimizi yapabiliyoruz. COVID-19 küresel salgını nedeniyle dünyanın genelinde okullar kapandı ve normal işleyişinden uzak kaldı. Buna karşılık çevrimiçi sınıflar tasarlandı, öğretmenler ve öğrenciler bu sınıflarda bir araya geldiler. Böylece okulların ve sınıfların dijital versiyonu ortaya çıkmış oldu. Eskiden kadınlar, “altın günü” denilen organizasyonlar planlar ve buluşurlardı. Erkekler ise kıraathanelerde bir araya gelir, sosyalleşirlerdi. Herkes burada sosyal rolüne, statüsüne bağlı olarak kendi sosyal çevresi ile ilişki kurardı. Yine bu ilişkiye bağlı olarak bir benlik oluşturulur ve bu benlikte toplumun onayladığı, onaylamadığı görüş, düşünce, duygular ve istekler, olmak istediğimiz durumlar yer alırdı. Toplumsal yaşam izin verdiği ölçüde bu görüş, düşünce, duygular ve istekleri yansıtabilirdik. Ancak Web 2.0 teknolojisinin gelişmesiyle birlikte sanal sosyal medya platformları vücut bulmaya başladı. Artık dışarıya çıkıp sosyalleşmek yerine evde kalıp sanal sosyal medya mecralarında zaman harcıyoruz (burada COVID-19 salgının etkisini göz ardı edemeyiz). Sanal sosyal medya mecralarında gerçek toplumsal yaşamda açığa vurmadığımız görüş ve arzuları kolayca dile getirebiliyor hatta kendimize arzu ettiğimiz fizikî görünüşü içeren bir profil resmi ile birlikte takma isim de alabiliyoruz. Böylece kendimizin de bir dijital paralelini oluşturabiliyoruz.

Sonuç olarak internet ve dijital teknolojiler, maddi ve manevi dünyamızın bir dijital muadilini inşa ederek dijital paralel bir evren tesis etti.

İnternetin ebeveyn-çocuk çatışmasını tetiklediğini söylüyor hatta “dijital göçmen” kavramını kullanıyorsunuz. Bu durum kuşaklar arası farkın ötesinde bir anlam ifade ediyor mu?

Kuşak çatışması insanoğlunun varlığıyla yaşıt bir kavram. Ancak bu kuşak çatışması öncekilerden biraz farklı bir mahiyete sahip. İnternet öncesi dönemde doğan, büyüyen, dijital yaşama ayak uydurmaya çalışan, dijital göçmen konumunda olan, kabaca 1975-1985 doğumlular şu an ebeveyn oldular. Çok farklı özelliklere sahip bir kuşağa anne-babalık yapıyorlar. Benim anne ve babam, kendi ebeveynlerinden gördükleri davranışları gözlediler, modelleyip bize uyguladılar. Çoğu zaman da bu strateji işe yaradı. Çünkü büyükbabamın, babaannemin, anneannemin büyüdüğü koşullar ile annemin ve babamın çocukluk koşulları büyük oranda benzerlik arz etmekteydi. Ancak bir birey olarak kendi çocukluğumdan tecrübe ettiğim ebeveynlik rol modellerini ve anlayışını işe koştuğum zaman genellikle işe yaramadığını söyleyebilirim. Çünkü internet ve dijital teknolojiler, dijital göçmen ve dijital yerli olmak üzere derin bir ayrım yarattı. Bu arada her iki kavram da ABD’li düşünür Marc Prensky’e ait. Dijital göçmen internet öncesi doğup büyüyen ve internetin yarattığı değişimlere ayak uydurmaya çalışan nesilleri ifade eder. Dijital yerli ise internet teknolojilerinin sunmuş olduğu yeniliklere gözlerini açan ve dünyaya ilişkin anlayışını da bu teknolojiler temelinde oluşturan 2000 yılı ve sonrası doğumluları kapsayan bir kavram.

İnternet ile birlikte günlük yaşam pratiklerimiz ve alışkanlıklarımız da önemli ölçüde değişim geçirdi, insan insana olan ilişki ve iletişim şekillerimiz de aynı oranda dönüştü. Haliyle böylesi bir dönüşüm ebeveyn-çocuk iletişim ve etkileşimini de etkiledi. İnternetin zaman ve mekân kısıtlamasının etkisini soluklaştırması neticesinde günümüz çocukları, ergenleri ve gençleri istedikleri içeriklere (video, görüntü, ses, metin, görsel vs.) ulaşabiliyorlar. Bu nedenle eski kuşakların çocukluk, ergenlik ve gençlik dönemlerine göre daha rahat ve konforlu bir yaşam ortamına sahipler. İstenilen zamanda ve yerde istedikleri içeriğe ulaşma, sevdikleri etkinlikleri yapmanın rahatlığının faturası da ortaya çıktı: Plan-program dâhilinde hareket edememe, zamanı etkili ve verimli şekilde kullanamama! Buna karşılık tek kanallı TRT döneminde çocukluğu, özel televizyon ve radyo kanallarla ergenliği ve gençliğini geçiren birisi olarak sevdiğim filmi izleyebilmem, hoşlandığım müziği dinleyebilmem televizyon karşısında olmam, sevdiğim kişilerle bir arada olmak için onların evini ziyaret etmem gerekiyordu. Böylesi bir kısıtlama farkında olmadan bende zamanın sınırsız olmadığı algısını yerleştirdi ve bu nedenle yapmam gereken aktiviteleri bir plan dâhilinde yapmak zorundaydım. Böylece plan-program dâhilinde hareket edebilme ve zaman yönetimi becerisi gelişti. Şüphesiz bu süreç benim gibi diğer dijital göçmenler için de geçerli. Ancak günümüz çocukları, ergenleri ve gençleri zaman-mekân sınırlamasının nüfuzunu bizim kadar yaşamadılar. Bu nedenle istenilen, arzu edilen, ihtiyaç duyulan içeriklere bulunulan yerden erişebilme konforu onlarda zamanın sınırsız olduğu ve zamanı yönetmenin önemsiz olduğu yanılsamasına yol açtı. Bu nedenle çocuklarının plansız olmasından yakınan ebeveynlerin sayısının çok arttığı kanaatindeyim. Biz ebeveynler olarak çocuklarımızın plansız-programsız oldukları noktasında eleştiri getiriyoruz. Ancak yetiştikleri koşulları görmezden geliyoruz ve dolayısıyla da kuşak çatışmaları kaçınılmaz oluyor.

İnternet ve dijital teknolojiler aynı zamanda kelimelere yüklediğimiz anlamları da farklılaştırmak suretiyle kuşak çatışmasını daha da belirgin hale getirmiştir. Örneğin “sosyal” kelimesi dijital göçmenler için insanların fizikî olarak bir arada olduğu, yüz yüze iletişim kurduğu durumları içerir. Aynı kelime dijital yerliler için dijital sanal mecralarda insanların bir arada olması anlamına gelir. “Sosyal grup” kavramı dijital göçmenler için insanların yüz yüze iletişim aracılığıyla bir araya gelerek oluşturduğu grup iken dijital yerliler için ise aralarında binlerce kilometre mesafe olan insanların sosyal medya mecralarında bir araya gelmesidir. Katılım kelimesi dijital göçmen için herhangi aktiviteye fiziken iştirak etmek iken, dijital yerliler için ise sosyal medya mecralarından belli olay ve durumlara ilişkin görüş bildirme, paylaşımda bulunmadır. Görüldüğü üzere her iki grup da aynı dili konuşsa da kelimelere yükledikleri manalar farklıdır. Hal böyle olunca kuşak çatışmasının boyutu daha da derinleşmektedir.

Sizin orijinal ifadenizle “Sosyal medya düzeninin kapı bekçiliğini” anne babalara yeni görev olarak biçen dijital çağın, kaygı yüklü yeni ebeveynlik rollerine dair düşüncelerinizi alabilir miyiz?

Evet, internet ve dijital teknolojilerle birlikte zaman ve mekân sınırlamasının etkisi azaldı. Böyle bir durum ile karşılaşan ilk ebeveynleriz ve ne yapacağımız hususunda da kafamız karışık. Bu sorunuza daha iyi bir cevap verebilmek için fizik biliminden bir örnek vermek istiyorum. Fizik bilimi evrenin işleyişine ilişkin düzenlikleri keşfederken zaman ve mekânı temel alır ve bu iki perspektiften evreni anlamaya çalışır. Einstein, 1905 yılında zaman ve mekânın sabit olmadığını, hız arttıkça zamanın azaldığını iddia etmiştir. Einstein’ın bu görüşleri sonradan yapılan deneylerle doğrulanınca Newton Fiziğinin evrenin açıklayamadığı noktaları olduğu fark edildi. Bunun sonucunda Einstein’ın görelilik kuramı fizik biliminde yeni bir paradigma olarak kendine yer edindi. İnternet öncesi dönemde zihnimiz olayları zaman ve mekân temelinde kategorik şekilde düşünmeye meyyaldi. Yapılabilecek işlerle bulunulan yer arasında son derece kuvvetli bir ilişki var ve internet öncesi dönemde beynimiz bu ilişkiden yola çıkarak düşünceler, yorumlar üretiyordu. İnternet bu ilişkiyi zayıflattı, teknolojinin hızlı gelişimi göz önüne alındığında belki de tamamen ortadan yok olacak. Yine çocukluğum ve ebeveynlik dönemime ilişkin bir karşılaştırma yapmak istiyorum. Annem ve babam evde olduğumu gördüğü zaman ya ders çalıştığımı veya kardeşimle oyun oynadığımı düşünürlerdi. Günümüze geldiğimizde bir ebeveyn olarak evde çocuğum gözümün önünde olsa da tablet veya bilgisayarıyla hangi platformda kimlerle etkileşim içerisinde olduğundan emin olamıyorum. Bu nedenle annem ve babamın beni büyütürken sahip olduğu rahatlığa günümüz ebeveyni olarak ben sahip değilim. Dolayısıyla ebeveynlik anlayışımız da değişmek zorunda.

İnternetin zaman-mekân ilişkisini zayıflatmasının etkisini geleneksel medyanın hâkimiyetini kaybetmesinde de gözlemliyorum. İnsanların bilgi, eğlence, haber alma, sosyal etkileşim ihtiyacını karşılamada geleneksel medyanın artık gittikçe güçlenen rakibi var: dijital medya. İletişim bilimine göre geleneksel medya ile dijital-sosyal medyanın çalışma süreç ve şekli arasında bariz farklılık vardır. Geleneksel medyada üretilen içerikler ve mesajlar stüdyodan veya bir haber masasından halka doğru bir süreç takip eder. Bu nedenle geleneksel medyanın çalışma süreci tekten çoğa doğru bir süreç içindedir. Bu süreçte içeriklerin ve mesajların çok sınırlı sayıda kişilerin elinde olması üretilecek içeriklerin kontrolünü mümkün kılıyordu. Devletler yasa ve yönetmeliklerle sınırlı azınlığın ürettiği medya içeriklerini denetleyebiliyor. Ayrıca program yapımcıları, gazetelerin yazı işleri müdürleri hem yasa ve yönetmelikleri hem de toplumun gelenek ve göreneklerini dikkat alırlar. Bu nedenle geleneksel medyada çift kademeli bir kapı bekçileri vardır. İnternet öncesi dönemde geleneksel medya halkın haber alma, eğlence, bilgiye erişim ihtiyaçlarını karşılamada rakipsizdi. Böylece yasalara, yönetmeliklere, geleneklere ve göreneklere uygun olmayan mesajlar, görüntüler ve görseller çift kademeli kapı bekçilerinin filtresine takılır ve halka ulaşmaz. Dolayısıyla babam gazetesini okurken, annem örgü örerken evde ne yaptığıma, kimlerle iletişim içerisinde olduğuma, hangi medya içeriklerine maruz kaldığıma dair bir kaygıları da yoktu. Çünkü evimizde bulunan renkli 51 ekran Schaub Lorenz marka tüplü televizyonumuzun ekranından sadece televizyon stüdyolarının kontrol süzgecinden geçen içerikler evimize ulaşabiliyordu. Tek kanallı TRT döneminde Susam Sokağı’nı, Kara Şimşek’i, Necdet Evliyagil’in sunduğu Şiir Dünyası Programı’nı, özel radyo ve televizyonlarının yaygınlaştığı ergenlik dönemimde ise A-Takımı, Görevimiz Tehlike, Teksoy Görevde’yi izliyorduk. Bu nedenle ebeveynlerimin ekrandan nelere maruz kaldığıma dair en ufak kaygıları yoktu. Belki de böyle bir kaygının varlığının farkında değillerdi. Benim baba olduğum günümüze gelirsek internet ve dijital teknolojiler medya düzenini muazzam derecede değiştirdi. Web 2.0 teknolojisi sayesinde herkes internete resim, müzik, video yükleme imkânına sahip oldu. İnternetin yaygınlaşması ve internete bağlanabilen cihazların sayısı ve türü arttı. Bu artış kitle iletişiminin şeklini değiştirdi. Artık herkes oturduğu yerden mobil telefonu ile görüntü kayda alabilir, resim üretebilir ve bunları sosyal medya hesabından arkadaşlarıyla paylaşabilir. Bu iletişim şekli çoktan çoğa olarak adlandırılmaktadır. Artık içerik üretme ayrıcalığı televizyonların stüdyo çalışanları, gazetelerin çalışanları ile sınırlı değil, internete bağlı olan her birey içerik üretebilir ve bunu geniş kitlelere ulaştırabilir. Çoktan çoğa doğru kitle iletişim şekli geleneksel medyanın kapı bekçilerinin kontrolünü dramatik derecede azaltırken bu kapı bekçileri yetki ve işlevlerini ABD’nin Kaliforniya Eyaleti’ndeki Silikon Vadisi’nin teknoloji devleri ile paylaşmak zorunda kaldı.

Evlerde geleneksel medyanın kapı bekçilerinin yarattığı güvenli ortamlar artık yok. 2019 yılında Youtube’a her dakikada 500 saatlik video yüklenmiş. Bu rakamın 2021 yılı için daha da artacağı kesin! Bu büyüklükteki bir içerik üretimini kontrol etmek imkânsız! İnternete erişebilen cihazların ucuzlayıp herkes için erişilebilir duruma gelmesi ve bu cihazların türünün artması, aile üyelerinin kendi aralarındaki sosyal etkileşimi azaltırken cihazlarla olan etkileşimini ise artırmıştır. Buna mukabil ebeveyn ile çocuk arasındaki iletişimin yoğunluğunda da niteliğinde de bir bozulmaya neden olmuştur. Çocuğum elinde tableti ile karşımda oturmasına rağmen onun neleri izlediğine, kimlerle çevrimiçi etkileşim içerisinde olduğuna dair bir güven hissine sahip değilim. İki kızımı onlar fark etmeden kontrol ediyorum. Çünkü internet ile hayatımıza giren siber zorbalık ile karşılaşabilirler ve çocuklar siber zorbalıkla karşılaşsa bile bunu büyüklerine söylememeyi tercih ediyorlar. Kızlarım ile anlaşma yaptım. Büyük kızım liseye gidene kadar sosyal medya hesabı açmayacak. Küçük kızım video izlemeyi çok seviyor ancak onunla da video izleme saatleri belirledik. Fakat video izleme saatlerimizde Yeşilçam’ın eski filmlerini izliyoruz. Küçük kızım rahmetli Cevat KURTULUŞ’u, Nejdet TOSUN’u, Hulusi KENTMEN’i, Adile NAŞİT’i, Kemal SUNAL’ı, Sami HAZİNSES’i çok iyi tanıyor. Böylece bir ebeveyn olarak işlevsizleşen geleneksel medyanın kapı bekçilerinin açığını kapatmaya çalışıyorum. Sonuçta bir ebeveyn olarak dijital çağın ebeveyni olarak yeni görevim dijital medyanın kapı bekçiliği.

Sosyal medya uygulamalarının fizyolojik ve psikolojik etkileri, insan tekilinde bir değişimi gerçekleştirecek boyutta mıdır? İnternet ve dijital teknolojilerin insan zihnine etkisi nedir? Gözlemlerinizi alabilir miyiz?

Dijital çağ ile birlikte yeni bir olgu ile karşılaştık: Sosyal medya. Yaklaşık 10-15 yıllık bir maziye sahip olan bu olgu bizim başkalarıyla ve kendimizle olan ilişkimizi dönüştürmüştür. Bu dönüşümün etkilerini fark eden İngiltere Hükümeti, John Beddington başkanlığında bir komisyon oluşturmuştur. Bu komisyon, 2013 yılında hükümete sunmuş olduğu raporda sosyal medyanın çok hızlı bir şekilde yaygınlaşacağını ve bunun sonucunda çevrimiçi ortamlarda kişisel bilgilere ilişkin verilerin saklanabileceğini, kimlik-kişilik oluşumunda sosyal medyanın çok önemli rollere sahip olacağını öngörmüştür. Aradan geçen sekiz yılda bu öngörünün gerçekleştiği kanaatindeyim.

Sosyal medya hem kendimiz ile olan hem de başkalarıyla olan ilişkilerimizi değiştirmekle kalmayıp aynı zamanda kırılmalara neden olmuştur. Şimdi bu kırılmaların psikolojik, fizyolojik ve sosyal yönlerini ele almak istiyorum. Facebook’un kurucularından Sean Parker sosyal medyanın olumsuz etkilerini fark etmiş ve sosyal medyanın insan beyninde bağımlılığa yol açan aşırı dopamine salgısına yol açtığını, bu aşırı dopamine üretiminin insan ilişkilerini geri dönüşü mümkün olmayacak şekilde değiştirdiğini ve değişimin çocuklarımızın beyninde nelere yol açacağını yalnızca Tanrı’nın bilebileceğini itiraf etmiştir. Yine Silikon Vadisi’nin mucitlerinden Jaron Lannier, bütün sosyal medya uygulamalarının temel amacının insanoğlunun davranışlarını manipüle etmek ve bağımlılık yaratmak olduğunu kitaplarında detaylarıyla açıklamıştır.

Gelelim sosyal medyanın psikolojik etkilerine. Röportajın başından bu yana vurguladığım üzere internet ve dijital teknolojiler zaman-mekân sınırlamasını zayıflattı. Bunun bir başka tesirini kendimiz ile olan ilişkimizde görürüz. Bu noktada benlik kavramı üzerinde durmak istiyorum. Benlik, sosyal çevremizden gelen dönütlere bağlı olarak kendimizi değerlendirmemizdir, kendimizi dünyada nasıl gördüğümüz ile ilgili bir yapıdır. Sosyal medya iki farklı benliğin gelişmesine neden oldu: Gerçek benlik ve çevrimiçi benlik. Gerçek benlik, gerçek sosyal ortamlarda tesis edilen sosyal etkileşimlerle bireyin davranışlarına sosyal çevredeki diğer bireylerin geri bildirimde bulunması sonucu oluşturulan benliktir. Mesela sınıflar sosyal etkileşim yüklü ortamlardır. Sınıfta bir öğrencinin bir soruya ilişkin cevabı ve bu cevaba karşılık öğretmenin ve diğer öğrencilerin geri dönütünün niteliği öğrencinin akademik benliğini belirler. Çevrimiçi benlik ise sanal sosyal medya platformlarında bireyin yapmış olduğu paylaşımlara arkadaş listesindeki kişilerin vermiş olduğu tepkilere bağlı olarak bireyin kendini değerlendirmesidir. Bu değerlendirmede alınan beğeniler, bireyin paylaşımlarına yapılan yorumların niteliği çok belirleyicidir.

Sanal sosyal medya uygulamalarının kimlikler ve kişilikler üzerindeki toplumsal sınırlamayı azaltmasından hatta tamamen ortadan kaldırmasından ötürü gerçek toplumsal yaşamda açıklanmayan ifade edilmeyen görüşler, bu mecralarda kolayca dile getirebilirler. Gerçek yaşamda kendini özgürce ifade edemeyen kişiler sosyal medyayı daha fazla kullanmaktadırlar. Kitabımı kaleme alırken İngiltere’de 2011 yılında bir anket çalışmasına rastladım. Bu kamuoyu araştırmasına göre yaşları 11-18 arasında değişen ergenlerin yarısının sosyal medya hesaplarındaki kişisel bilgiler gerçek değil ve % 60’ı ise yaşını doğru belirtmemiş. Her ne kadar sonuç 10 yıl öncesine ait olsa da bu sonuç karşımıza bir gerçek çıkarıyor: Ergenler ekrandan kafasını kaldırıp yüz yüze iletişime döndüklerinde bir kişilik çerçevesinde hareket ederken dijital cihazların ekranına baktıklarında başka bir kişilik temelinde davranış sergiliyorlar.

Kimlik ve benlik sosyal bağlamda teessüs ve inkişaf eder. Z-Kuşağı ergenleri ve Alfa Kuşağı çocuklarının kimlikleri, benlikleri siber kültürden etkilenmiştir. Nitekim bu etkiyi bahse konu kuşakların yüz yüze iletişim kurma, hemhal olma (empati) ve sosyal ilişki becerileri önceki nesillere göre daha azalmış durumdadır. Günümüz çocukları, ergenleri ve gençleri yüz yüze iletişim kurmak yerine ekranlarda kelimeleri görerek sosyal etkileşim kuruyorlar. 80’li ve 90’lı yıllarda ise bizler yüz yüze iletişim kuruyorduk ve aynı anda çift kişiliklere sahip olma imkânımız da yoktu. Şimdi ise kulak ile sözün ve karşılıklı bakışan gözlerin arasına dijital cihazların ekranları girdi. Dolayısıyla yeni kuşakların sosyal ve duygusal becerilerinin azalması da kaçınılmaz hale geldi.

Sosyal medya hem bizi hem de yeni kuşakları daha narsist hale getirmiştir. Çünkü gerçek yaşamda idealize ettiğimiz özelliklere sahip olamayabilir, sosyal çevreden gelecek tepkilerden ötürü istek, duygu ve düşüncelerimizi ifade edemeyebiliriz. Ancak sosyal medya bize ikinci bir kimlik ve benlik inşası imkânı verdi. Bu benlikte ve kimlikte insanoğlu kendini hep arzu ve idealize ettiği özelliklere sahipmiş gibi algıladı. Ancak bu durum yeni bir tehlikenin kapısını araladı: Gerçeklikten kopuş. Çünkü sosyal medyada fazla vakit geçirdikçe idealize edilen kimliklere daha fazla büründük. Böylece gerçeklikle olan temas azaldı. Bilimsel araştırmalar da sosyal medya kullanım süresi ile narsistik eğilim sergileme arasında kuvvetli bir ilişkinin varlığını tespit etmiştir. Yine bilimsel araştırmalar günümüz ergenlerinin 20 yıl önceki ergenlerden daha narsist olduklarını ortaya çıkarmıştır.

Bu konuyla ilgili olarak kendi yaşamımdan bir örnek vereceğim. 2009 yılında iş değişikliği yaptım ve ilkokul öğretmenliğinden akademisyenliğe geçtim. Sosyal medyanın yaşamımızda bu denli hâkimiyet kurmadığı son yıllar olan 2009, 2010, 2011 yıllarında öğrencilerimin hazırladıkları ödevlere not verirken onları inceler, eksik yanlarını söylediğimde beni can kulağı ile dinler ve söylediklerimi not ederlerdi. Günümüz üniversite öğrencilerine yine ödevler veriyorum, onların ödevlerini irdeliyorum, eksik yanlarını açıklıyorum. Ancak hemen savunmaya geçiyorlar, bahane üretiyorlar ve eleştirilerimin yersiz olduğuna dair beni ikna etmeye gayret sarf ediyorlar. İki farklı öğrenci profili. Birinci profile ait üniversite öğrencileri internet ile ergenlik dönemlerinde tanışsalar da sosyal medyaya bağlı iletişim ve etkileşim kurmadılar. Buna karşın günümüz üniversite gençleri ise hemen çocukluklarından itibaren internet ile tanıştılar, sosyal medya aracılığı ile içtimai etkileşim kurdular. Bu süreçte de hep idealize ettiği benlik ve kişilikler çerçevesinden dünyayı gördüler. Dolayısı ile onların iyiliğine olacak en ufak bir eleştiriyi dahi tehdit olarak algılayıp savunmaya geçiyorlar.

Sosyal medyanın duygusal, sosyal, psikolojik ve nörolojik özelliklerimiz üzerindeki etkisine değindikten sonra dijital teknolojilerin zihnimiz üzerindeki etkisine değinmek istiyorum. Londra Üniversitesi araştırmacılarından Eleanor Maguire ve ekibi Londra taksi şoförlerinin beyin hipotalamusun normal insanlarınkinden daha büyük olduğunu tespit etmiştir. Çünkü hipotalamus mekânsal ve konumsal bilginin işlenip saklandığı beyin bölgesidir. Bir başka bilimsel çalışmada ise navigasyon kullanımının hipotalamusu küçülttüğü tespit edildi. Navigasyon cihazlarının icadı, üretimi ve yaygınlaşması, cep telefonlarımızda Google Haritalar, Apple Maps gibi en güncel harita uygulamalarının dünyanın bütün yerlerine ilişkin konumsal bilgileri parmaklarımızın ucuna taşıması nedeniyle mekân ve konum bilgilerini işleyip kaydetmiyoruz.

İnternet ve dijital teknolojilerin zihin üzerindeki bir başka tesiri olan “Google Etkisi” olarak bilim literatürüne geçmiştir. Google Etkisi bize bir bilginin bir yerlere kayıtlı olduğunu ve lazım olduğunda tekrardan ulaşabileceğimizi bilirsek zihnimiz o bilgiyi kodlayıp uzun süreli hafızaya kaydetmemektedir. Artık akıllı cihazlar ve arama motorları nedeniyle hafızalarımızı kullanmıyoruz. Hatırlama görevini arama motorları ve akıllı cihazlar bizim yerimize yapmaktalar. İnternet öncesi dönemde eski nesiller için bilgiyi uzun süreli hafızaya kaydetme çok önemliydi. Ancak yeni kuşaklar için bilgiyi hatırlama işi çok gereksiz. Böyle olunca onlar için bilgiye nereden ve nasıl ulaşabilecekleri önemlidir. İnternet ve dijital teknolojiler ile bilgiye erişim inanılmaz şekilde kolaylaşmış ancak kolayca ulaşılan bilgiyi içselleştirip zihinsel sistemimizin bir parçası haline getirmeye yönelik bir isteksizlik oluşturmuştur.

Bilgiye erişim ve hafızalarımızın, kafatasımızın içinden çıkıp cam ekranlara taşınmasının dilimize de yansıması olmuştur. Örneğin “Google”lamak, “Google Amcaya Sormak” deyimleri teknoloji ile aramızda kurmuş olduğu simbiyotik ilişkinin dilimize yansımalarıdır.

Akıllı cihazların göz alıcı yüksek çözünürlüklü ekranlarının aşırı uyaran içermesi dikkat süremizi kısaltmakla kalmayıp aynı zamanda dağıtmaktadır. Ekrandan okuma ile kitaptan okuma karşılaştırıldığında kitaptan okuma, bilgilerin daha kolay kodlanıp uzun süreli hafızaya kaydetmede ve okuduğunu anlamada ekrandan okumaya nazaran daha etkilidir. Nitekim Google CEO görevini üstlenmiş olan Eric Schmidt kitap okumanın bilgi edinme ve öğrenmede hâlâ en etkili yol olduğunu ifade etmiştir.

Z kuşağı ergenlerini ve Alfa kuşağı çocuklarını nasıl bir gelecek bekliyor? Çocuklarımız bu anlamda geleceğe hazırlanabiliyorlar mı? Eğitim sistemimizdeki eksiklikler açısından bu konuyu değerlendirir misiniz? Ne yapmalıyız?

Kitabı yazmamdaki bir başka amacım ise internet ve dijital teknolojilerin gelecekte neden olabileceği olası senaryolar karşısında çocuklarımızın ve insan yetiştirme düzenimizin ne durumda olacağına ilişkin fikir ve görüşler ileri sürmekti. Dijital çağın dijital göçmeni konumda olan bir ebeveyn olarak çocuklarımızın geleceği ile ilgili heyecanla karışık kaygı duymaktayım. Bu kaygının iki nedeni var. Birincisi Endüstri 4.0 ve yapay zekanın üretimde ve istihdamda insana olan talebi azaltması; bu rekabette çocuklarımızın öğrenmesi gereken bilgi-beceri sayısının ve alacakları eğitim süresinin artışıdır. Geleceğe yönelik ikinci kaygım ise çocuklarımızın alacakları eğitim ile ilgili. Bu kapsamda kendi kendime “Çocuklarımız ilk önce neleri öğrenmeli ki yaşamlarının sonraki yıllarında ihtiyaç duyacakları diğer bilgi ve becerileri öğrenebilmelerini sağlasın?” sorusunu sordum. Sorumun cevabını Yuval Noah Harari vermektedir. Harari’ye göre eleştirel düşünce, yaratıcılık, etkili iletişim ve iş birliği becerileri bütün eğitim sistemlerinin gelecek nesillere kazandırması gereken temel becerilerdir. Bu dört beceri bireyin hayat boyu kazanması gereken bilgi ve becerileri kalıcı hale getirmektedir ve bu nedenle diğer bütün öğrenmelerin temelini oluşturur. Bu becerilerin birincisi eleştirel düşünce, isabetli karar verebilmek için olayların ve durumların analizini yapabilmedir. Yaratıcılık birbiriyle ilgisiz gibi görünen olaylar ve durumlar arasında mantık temelinde yeni ve farklı bir ilişki kurabilmedir. Bu iki beceri özü itibarıyla akıl ve mantığa dayalıdırlar.

Etkili iletişimi, kendi duygu ve düşüncelerini fark edip onları kişilerarası ilişkilerde uygun şekilde ifade edebilme olarak tanımlayabiliriz. İş birliği becerisi ise bireylerin ortak bir amaç doğrultusunda kazan-kazan temelinde bir araya gelip çalışması ve bu çalışmasını sürdürebilmesidir. Yine bu iki beceriyi incelediğimizde her ikisinin sosyal ve duygusal özellikler arz ettiğini söyleyebilirim. Bu dört beceri bize, insan yetiştirme düzeninde sadece zihnî ve aklî becerilerle sınırlı kalmayıp insanın sosyal ve duygusal özelliklerini de kapsaması gerektiğini işaret etmektedir.

Eğitim sistemimize ve bizim Türk insanı olarak eğitim anlayışımıza baktığımızda zihnî ve aklî becerilere gereğinden fazla önem vermekteyiz. Bunu ilkokul müfredatlarına baktığımızda, ebeveynlerimizin okuldan ve öğretmenden beklentilerinden, öğretmenlerin neyi öncelediklerinden anlayabiliriz. Oysa gelişmiş batı ülkelerine baktığımızda bu gerekliliği çok önceden fark etmiş ve öğretim müfredatlarına sosyal ve duygusal becerileri koymuşlar ve bunu sistematik şekilde ilkokuldan liseye kader her kademede öğrencilerine öğretmektedirler. Burada çok önemli bir araştırmadan bahsetmek istiyorum. Harvard Business Review adlı saygın bir bilimsel dergide yayınlanan bir çalışmada şu tespit yer almaktadır: Öğrencilerin sosyal duygusal özelliklerini geliştirmek için harcanan bir dolarlık harcama, öğrenciler çalışma hayatına geldiklerinde 11 dolarlık bir kazanç olarak ülke ekonomisine geri dönmektedir. Bire on bir veren müthiş bir yatırım! Maalesef biz ülke olarak eğitim-öğretim sürecini dört veya beş şık arasında doğru seçeneği bulmaya indirgiyoruz.

Big data’ların Z ve Alfa kuşaklarında “lineer düşünme” yerine “üssel düşünmeyi” dayattığını, yapay zekânın derin öğrenme adı verilen bir algoritmayı oluşturduğunu, Endüstri 4.0’ın üretim ve ekonomiyi şekillendirdiğini yazılarınızdan anlıyoruz. Bu süreçlerin eğitim ve iş hayatı, meslekler açısından karşılığı nedir?

Bugün Endüstri 4.0 kavramını her yerde duyar olduk. Endüstri 1.0, buhar gücünden yararlanılmasıdır. Endüstri 2.0, ulaşım ve haberleşme araçlarının gelişmesi, elektrik üretim ve iletiminin mümkün olmasıdır ve fabrikaların üretim kapasitesinin dramatik şekilde artmasıdır. Endüstri 3.0 ise bilgisayarların ve yarım otomasyonun sağlandığı üretim şeklidir. Endüstri 4.0 yapay zekâ, internet ve tam otomasyonun sağlandığı sanayi, üretim sürecidir. 3. Sanayi Devrimine kadar teknoloji, insan emeğinin rakibi olmuştur. Fakat 4. Sanayi Devrimi hem insan emeği hem de insan bilgisi ve zekâsının rakibi olmuştur. İlk üç sanayi devrimi mavi yakalıların işini ellerinden aldı. Dördüncü sanayi devrimi ise yüksek bilgi ve beceriye sahip nitelikli iş gücünü tasvir eden beyaz yakalıların işlerini ellerinden alacak gibi. Örneğin IBM tarafından geliştirilen Watson adlı yazılım, kanser teşhisi ve tedavisinde doktorların, hukuki davalara hüküm vermek amacıyla hukukçuların yaptığı işleri yapabilmektedir. Belki de yapay zeka, doktorları, yargıçları, savcıları işlerinden edecek!

Geçtiğimiz yıllarda adını duyduğumuz, küresel bir niteliğe sahip bir danışmanlık şirketi olan McKinsey’in hazırladığı raporda, iyimser senaryo 2030 yılına kadar dünyanın toplam iş gücünün %15’i yani 200 milyon kişinin; kötümser senaryoda ise 400 milyon kişinin yapay zeka ve Endüstri 4.0 nedeniyle işsiz kalacağı öngörülmektedir. Bugün ilkokul sıralarında oturan çocukların büyüyüp çalışma çağına geldiklerinde şu an mevcut olan mesleklerin %65’i olmayacak.

Bundan önceki endüstri devrimleri insan emeğine olan talebi azaltırken dördüncü endüstri devrimi ise insan bilgisine olan talepte azalmaya neden olacaktır. Beşeriyet olarak endüstriyel yeniliklerinin insan emeğine olan talebi azaltmasına alışkınız hatta emeğe olan talebin azalması karşısında hangi alanlara yönelmemiz gerektiğine ilişkin alternatiflerimiz de hazırdı. Ancak insan bilgisine olan talebin azalması karşısında ne yapacağız? İşte bu sorunun cevabını bizim çocuklarımız yetişkin olduklarında tecrübe ederek bulmak zorunda kalacaklar. Yepyeni bir sorun ve geçmişi olmayan bir tecrübeye sahip olacaklar!

McKinsey raporu, gelecekte çocuklarımızın tek bir meslekte veya işkolunda çalışıp emekli olmalarının neredeyse imkânsız olacağını göstermektedir. İnternet öncesi dönemde büyüyen, aldığı eğitimle eğitim sektöründe iş bulup yine aynı iş kolundan emekli olabilecek birisi olarak, McKinsey’in senaryosu beni ürkütmektedir.