Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Dijital Çağın Felsefi Muhasebesi / Prof. Dr. Milay Köktürk

Bu Yazıyı Paylaşın:
Dijital Çağın Felsefi Muhasebesi / Prof. Dr. Milay Köktürk

2021’de “Dijital Çağ Üzerine Düşünceler” kitabınızı yayınladıktan sonra aradan geçen bu sürede dijital dünya büyük bir hızla değişmeye devam etti. Özellikle yapay zekâ uygulamalarının hayatımıza girmesi, neredeyse her gün yeni bir teknolojik gelişmeyle karşılaştığımız bir dönemdeyiz. Bu hızlı değişim, ilk kitabınızda dile getirdiğiniz kaygıları ve öngörüleri nasıl etkiledi? Bazı düşüncelerinizde değişiklik oldu mu?

O kitapta öncelikle birtakım tespitlerde bulunulmuştu. Dijital teknolojinin mekanik teknolojiden farkı, genel manada dijital dünyanın özellikleri, kişiler üzerinde gözlemlenen etkileri ve olası sonuçları ele alınmıştı. Yapay zekânın, “sahte gerçeklik” (deepfake) uygulamalarının kapımıza taşıyacağı tehlikelere işaret edilmişti; bugün bu uygulamaların hızla yayıldığını ve herkesin kullanımına sunulduğunu görüyoruz. Geldiğimiz noktada, daha önce dile getirilen kaygılar ortadan kalkmamış durumdadır. Gerçi bunlar hiç kimsenin farkında olmadığı, sadece şahsımın keşfettiği şeyler değildir. Dijital dünya ve dijitalleşme üzerine düşünen, ama teknik eleman mantığıyla değil; insanın insaniliği/insan oluşu gerçeğinden, insanın değer dünyasından hareketle düşünen birçok kişi vahim tabloyu fark etmektedir. Ezici çoğunluk için ise bunlar bir anlam ifade etmemektedir; onlar teknolojinin büyüsüne kapılmışlardır. Onlar için, dijital araç gereçlerde, onların kullanımlarında herhangi bir sorun yoktur. Bu gereçlerin oluşturduğu ortamlar da (dijital dünya) onlara göre fevkalade hoş ve uygundur. Çoğunluk bu ortamı, dijitalle bütünleşmeyi gerekli görmekte, bunun olumlu olduğunu düşünmektedir. Dolayısıyla ikaz yazıları onlar için, sadece “teknolojiye karşı olmak” anlamına gelmektedir.

İnsanlığın karşı karşıya kaldığı tehdit/tehlike büyüyerek ve etki alanını genişleterek devam etmektedir. Daha yeni yeni herkesin kullanımına açılan deepfake uygulamalarıyla şimdilik eğlendirici videolar yapılmaktadır. Ancak bu, söz konusu uygulamaları benimsetme aşaması gibi durmaktadır. Devamı ise tehdit içermektedir. Deepfake uygulamaları daha da geliştirildikçe, bunlar yoluyla itibar suikastları yapıldıkça, insanlar arası ilişkiler büyük zarar görecektir. İşte o zaman bu tehlikenin farkına daha çok varılacaktır. Artık hiç kimse “ben değilsem sorun yok” diyemez, çünkü bir gün sabah uyandığında kendisinin de itibarının yerle bir edildiğini görebilir. Bu nedenle, herkes tehdit altındadır. Dijital dünyanın özgürlük olmadığını, oradaki sınırsız ve ölçüsüz veri paylaşımının doğuracağı sonuçları şimdiden görmek lazımdır. Kişinin paylaştığı fotoğraf yapay zekâca ahlaksız bir görsele çevrilirse, bunun gerçek dışılığını kişi nasıl kanıtlayabilir? Hadi yapay zekâ yapımını tanıyan ve etiketleyen bir başka yapay zekâ yazılımı olduğunu ve bunun sahte diye etiketlendiğini var sayalım; ortaya dökülen bu “sanal-ahlaksız” görsel belleklerden de silinecek midir?

Tabii henüz ar-ge düzeyindeki metaverse uygulamaları yaygın ve verimli biçimde kullanılmaya başlanmadı. Bu teknolojiyi geliştirme çalışmaları sessizce yoluna devam etmektedir. Bu da belli bir gelişmişlik düzeyine ulaştırılıp herkesin kullanımına sunulunca, insanlar arası ilişkilerin, sosyalleşmenin ne hal alacağını hayal edelim… Buna bir de, ChatGPT uygulamasının sözlü-anlık iletişime dönüştürüldüğü uygulamaları ekleyelim. Bu uygulamalar yaygınlaştığında, artık kimsenin sosyalleşme için bir başka kişiye ihtiyacı da kalmaz. Örneğin, metaverse ortamında ve deepfake uygulamasıyla, kişi, kaybettiği yakınıyla görsel-işitsel ilişki kurabildiğinde; örneğin kaybettiği babasıyla dijital platformlarda diyalog kurabildiğinde, yaşam-ölüm, gerçek olan-sanal olan birbirine karışacak; gerçeklik algısı kaybolacaktır.

Kitabınızın sunuşunda Platon’un mağara alegorisine atıfta bulunuyorsunuz. Zincirlerinden kurtulan kişinin hakikati görüp geri döndüğünde diğerlerine anlatmaya çalışması... Bu alegoriyi dijital çağ bağlamında nasıl yorumluyorsunuz? Dijital teknolojiler bizi gerçekten özgürleştiriyor mu, yoksa yeni ve belki de daha güçlü zincirlerle mi bağlıyor?

Dijital teknoloji üzerine düşünmeyi ve dijital teknolojiye eleştirel yaklaşmayı öneren, bu dünyanın tehditlerine ve tehlikelerine işaret eden çok sayıda entelektüel var ve bunların hepsi de mağarada kendi zincirlerini kıran, ama diğerlerinin zincirlenmişliklerine razı olamayan hakikat yolcularıdır. Meseleye bu açıdan bakan her zihin, insanları dijital teknolojiden uzak tutma, bu teknolojinin kullanılmasına karşı çıkma gibi bir tutum içinde değildir; böyle bir amaç da taşımamaktadır. Bu, zaten imkânsız olması yanında anlamsızdır da!

Dijital ortamlar ontolojik olarak dijital mağara değildir; ama kolayca birer dijital mağaraya dönüşebilmektedir. Ve kişi bu mağaraya kendisi girmektedir. İsteyen mağarada kalabilir; ama bu, gerçek yaşamdan kopuş anlamına gelir. Şöyle söyleyelim: Kişi dijital dünyanın büyüsüne kapılmadan, onun sağladığı kolaylıklardan, kapısına taşıdığı güzelliklerden yararlanabilir. Bunu yapmalıdır da… Ama sorun, “dijitale batmak”, yani bütün algısını, iletişimini, ilgisini dijital mecralara tahsis etmektir. Kişinin dünya ile ilişkisini bu mecraların etkisiyle kurmaktır. İşte bu durum, mağarada zincirlenmiş olmak, ama zincirlerinin farkına varmamaktır. Zincirlerinin farkına varan kişi ya bundan kurtulmayı seçecek ya da kendi insani varoluşunu zincirlenmiş olarak tanımlayacaktır. Hiç kimse kendisi için kötü/olumsuz olanı istemez. Ama zincirleri fark etmesi, özgür olmayı da istemesi lazımdır.

Dijital çağı ele alırken felsefi bir yaklaşım benimsiyorsunuz. Teknolojinin günlük etkilerinden ziyade, varlık ve bilgi kavramlarımızı nasıl değiştirdiğine odaklanıyorsunuz. Bu felsefi perspektifin dijital çağı anlamamıza ne gibi bir katkısı olduğunu düşünüyorsunuz?

Herhangi bir duruma/olguya, güncel, pratik fayda merkezli, hazcı, hayranlık dolu, eleştirel vb. yaklaşımları sergileyebiliriz. Teknolojinin kullanımı ve dijital ortamlar bu tutumlara göre anlam kazanır. Tabii bu kullanımın sonucu da bu tutuma göre gerçekleşir. Eğer dijital dünyanın bağımlısı isek, orada sunulanları akılcı ve gerçekçi bir muhakemeye tabi tutamayız. Felsefi tutum ise olgunun, imgenin, izlenimin (her ne ise düşünce ve algı ilgimiz) üzerinde düşünmeyi, gerçekliğini sorgulamayı, anlamını ve önemini, olası sonuçlarını sorgulamayı gerektirir. İşte o zaman, tercihimiz tam bilinçli, kendimiz için iyi/uygun tercih olur. Çünkü hiç kimse kendi felaketini talep etmez.

“Artırılmış gerçeklikten sahte gerçekliğe” başlığından yola çıkarsak, bir zamanlar teknolojinin gerçekliği zenginleştireceğini düşünürken, şimdi tam tersine gerçekliği bulandırdığını, hatta sahte bir gerçeklik oluşturduğunu söylüyorsunuz. İnsanlar neden gerçeklikten uzaklaşıp sahte olana yöneliyor?

Bu yönelimde hiç kimse “sahte” olduğunu bile bile bu sahte gerçekliğe yöneliyor değildir. Deepfake, yani sahte gerçeklik, arkasında somut gerçekliğin yatmadığı, sadece yapay zekâca oluşturulmuş bir görsellik üretimidir. Ve bu, çok önemlidir. Çünkü insanlar için görme duyusu, bilginin ve dünya ile iletişimin temel yolu ve kaynağıdır. Dünya ile ilişkimizde, her türlü iletişimimizde görsellik asıl etkileyici ve belirleyicidir.

Dijital çağda sorun şudur: Şimdiye kadar nesneyi/olayı görsel olarak nasılsa o şekilde algıladık. Duyumun kaynağı olan bir algı malzemesi vardı, görsel olarak onu algılamaktaydık. Algı nesnesi orada bir yerde aynen mevcuttu. Ben Ali’yi iyilik yaparken gördüğümde, benim algımın kaynağı, duyusal algımın temelini oluşturan uyarımlar, Ali’nin bizzat icra ettiği iyilik eyleminden gelmekteydi. Oysa sahte gerçeklikte, sanal/dijital yolla oluşturulmuş olgu/durum ve uyarımlar vardır; görsel algı bunlar üzerinden gerçekleşir. Orada, bir gerçeklik mevcuttur, algılanan, göze kulağa gelen bir duyum/algı hali vardır; ama bu algı ve algılanan şey, bilfiil olay dünyasında, bizi kuşatan somut gerçeklik âleminde karşılığı olmayan bir algı nesnesidir. Sanal gerçeklik derken, dijital ekrandaki bu görseli kastediyoruz.

Bu gerçeklik durumu, yani sanal gerçeklik niye caziptir? Bilfiil mevcut maddi gerçeklik insana yükümlülük yükler. Ona zaman ayırmak lazımdır, onun için çaba sarf etmek lazımdır. Oysa sanal gerçeklik sadece bir tıklama kadar ötededir. Ayrıca orada sınırsız seçim imkânı vardır, orası eğlendiricidir, kişiye bir yükümlülük de yüklemez. Zamanı doldurmak için bilfiil gerçek dünya mı sanal dünya mı daha eğlendiricidir? Elbette ikincisi. Gerçek dünya çoğu zaman sıkıcıdır, sıkıntı vericidir, bize göre şekillenmez. Onun işleyen bir düzeni vardır. Oysa dijital ortamda dünyamı istediğim gibi oluşturabilirim. O nedenle, sanal, daha çok tercih edilesi bir gerçeklik biçimidir.

Metaverse konusunda “gerçekliğin çöküşü” diyorsunuz. Sizce insanları bu kadar çeken nedir bu sanal dünyalarda?

Bir kez daha, dijital dünyanın bağımlılık yapıcı boyutu olduğunu not edelim. Dijital bağımlılık… İnsanlar dijital dünyanın büyüleyici çekiciliği dolayısıyla bilfiil somut gerçekliği değil, sanal gerçekliği temele alıyorlar ve bizatihi bizi kuşatan gerçeklik, onlar nezdinde gerçek olma hüviyetini kaybediyor. Gerçek mekânlar yerine sanal mekânlar, gerçek bedenlerin yüz yüze gelmesi yerine (metaverse’de) avatarlarla iletişim ve sosyal ilişki… Burada, hayatın cereyan ettiği gerçeklikler dizisi önemini kaybediyor. Belirttiğim gibi, gerçeklik aslında yüktür, yükümlülük yükler. Örneğin, bir arkadaşımla buluşacaksam, yol kat etmem, çaba sarf etmem lazım. Oysa metaversede, bir tıklamayla bir araya geliriz.

Metaverse aslında sanal dünyanın üç boyutlu bir görsel mekâna dönüşmesi, bizim de bu mekâna girmemizdir. Oysa biliyoruz ki, sadece somut/maddi gerçeklik dünyası bilfiil üç boyutludur. Sanal dünyanın üç boyutluluğu ve bizim de görsel algıyla o mekânda yer almamız, orada bilfiil fiziksel dünyadaki gibi ilişki ve iletişim kurabilmemiz artık maddi/somut dünya algımızı gereksiz kılacaktır. Artık maddi dünyadaki eylemlerimizin büyük kısmına gerek kalmayacak, bu, insanlar arası ilişkileri etkilediği kadar insanın akıl ve duygu dünyasını, zihin dünyasını da etkileyecektir.

Sanalın/dijitalin tercih nedenlerinden bir diğeri de, zaman ve mekânları hızla tüketme, her şeyden haberdar olabilme imkânı, çok kişiyi izleme, bir nevi takip; bütün bunların bir tutkuya, bağımlılığa da dönüşmesidir. FOMO, yani gelişmeleri kaçırma korkusu bir psikolojik bozukluk olarak karşımızdadır, çevremizdedir, hatta belki bizdedir. Psikologların ve sosyal psikologların bu konuda çarpıcı araştırmaları var. Yani sık sık ifade ettiğim gibi, teknoloji psikolojiyi, yani zihin dünyasını, zihin dünyasının inşasını ve işleyişini değiştirmektedir.

Post-truth, yani hakikat sonrası çağ kavramını “bir hakikat trajedisi” olarak tanımlıyorsunuz. Dijital teknolojiler hakikat kavramımızla ne yapıyor?

Post-truth gerçek ötesi diye çevriliyor aslında birkaç anlamı daha var da, en uygunu bu; “hakikat sonrası” değil, “gerçek ötesi”. Bu, şu demektir: Gerçeklikten/hakikatten bilinçli vazgeçiş; somut/maddi gerçekliğin yerine, onun önemsiz bir yansımasını koymak, gerçek olarak onu öne çıkarmak! Burada maddi gerçeklikten vazgeçilmiş olmaktadır; ama bu vazgeçiş farkında olmadan değil, farkında olunarak yapılan, yani bilinçli icra edilen bir davranıştır, bilinçli takınılan tutumdur.

Trajedi bir çıkmaz durumunu anlatır. Kişi burada, aslında sanalın “sanal” olduğunu bilip sanalın farkında olup onu “bilfiil gerçek” yerine koymakta, buna da kendini ikna etmektedir. Gerçek böylece gittikçe önemini kaybetmektedir. Burada kişinin peşinden koştuğu ve onu mutlu eden şey, gerçeğin bizatihi kendisi değil; onun yansıması, onu yansıtma eylemi olmuş oluyor. Örneğin, dijital mecralarda fotoğraf paylaşımı… Öncelikle fotoğrafların niçin paylaşıldığı hususu üzerinde düşünmek lazım (bu ayrı bir husus); sonra o süreçte fotoğraf çekilen eylemdeki asıl amacın yaşantı mı (ki fotoğraf yaşantı sürecinin bir anının sabitlenmesidir) yoksa fotoğraf çektirip onu sergilemek mi olduğunu sormak lazım. Burada, hakikatin kendisi olan “yaşantı” amaç/istenen şey olmaktan çıkmaktadır; onu sergilemek asıl amaç olmaktadır. Kişiyi mutlu eden şey, o anıyı yaşama süreci değil; onun fotoğrafının sergilenmesidir. Ve tabii beğeni alma sayısı… Oysa dijital dünyada sergilenen de, sunulan beğeniler zihinlerde gerçek karşılığı olmayan tıklamalardır. Kişiler bu niteliksiz niceliklerden büyük bir hoşnutluk duymaktadırlar. Gerçekte ortada tuhaf bir duygusal tatmin vardır. Oysa bu samimiyetsizliği herkes bilmektedir. Ama göz ardı etmektedir. Bu durum, tam anlamıyla bir çıkmaz durumdur.

Kitabınızda “dijital dünyada derin yalnızlaşma”dan bahsediyorsunuz. Bu yalnızlaşma, aynı zamanda ele aldığınız “sahte gerçeklik”, “post-truth” ve “metaverse” gibi konularla nasıl bağlantılı? Acaba insanlar gerçek dünyadan ve gerçek ilişkilerden koparak kendilerini daha da yalnızlaştırmıyor mu? Bu süreçlerin hepsi birbirini besliyor mu?

Niçin sosyal ilişkilere ihtiyaç duyarız? İlk neden ihtiyaç olsa da, ihtiyaç geniş kapsamlı bir durumdur. Pratik ve teorik ihtiyaçlar olarak ayrıştırdığımızda, pratik ihtiyaçlar için sahaya inmemiz, diğer insanlarla yüz yüze gelmemiz gerekir. Örneğin, tüketim maddeleri temini için, hizmet alımı için… Teorik ihtiyaçlar psikolojik temelli, iletişim kurma, duygusal bağlantı, haberleşme, ötekilerle bir arada olmaktan hoşnut olma, kendini orada güvende hissetme, iyi hissetme vb. Hayatımız dolduran şeyler bu ilişkiler, yani sosyalleşme, diğer kişilerle duygusal-akılcı ilişkiler kurma vb. durumlardır. İnsanın duygu dünyası da değer dünyası da düşünce dünyası da bu ortamlarda gelişir. Yani gerçek ilişkilerde daima bir “öteki” gerekir. Bu, içsel tatmin yaratır. İnsan sosyal bir varlık olduğuna göre buna ihtiyaç duyar. Hayatın doldurulması ile psikolojik ihtiyaçların karşılanması el ele gider.

Peki, şöyle bir ortam/aygıt ve tercih olsa: Bir dijital ortam/ürün, örneğin bir robot, yani sesli veya görsel/sanal iletişim objesi bütün ilişki ve iletişim ihtiyaçlarını karşılasa… Veya bir dijital ortam, hayatımızı eğlenceli olarak doldurabileceğimiz sayısız seçenekleri bize sunsa (video veya fotoğraf paylaşım ortamları mesela), o zaman da öteki bireylere önceki kadar ihtiyaç duyar mıyız? Hayır. O zaman, “kanlı canlı diğer kişiler”e duyacağımız ihtiyacımız en alt düzeye iner. Paylaşma, fedakârlık, derdiyle dertlenme vs. artık anlamını kaybeder. Artık biz, bile isteye yalnız kalmayı isteriz ve seçeriz. Duygu dünyasında başlayan bir yalnızlık tercihidir bu!

Yalnızlaşmayı iki türlü düşünelim… İlki, yalnız kalmamayı istediği halde koşullardan sair nedenlerden dolayı yalnızlığa sürüklenme… Bu, doğal bir durumdur. İcabı halinde giderilebilir. Ama bir de, bile isteye yalnız kalmayı seçme, başkasına ihtiyaç hissetmeme, başkalarıyla iletişim kurmayı duygusal bakımdan istememe, bu ihtiyacını dijital mecralarla tatmin etme. Duygusal olarak duvar örme (tabii psikolojik rahatsızlık olarak değil, son derece bilinçli şekilde, dengeli ve sağlıklı olarak); işte bu ikincisi, derin yalnızlaşmadır. Kişi bu tabloda yalnızlığıyla mutlu olur, bütün kapılarını, açma ihtiyacı hissetmediği için kapalı tutar. Onun artık bütün hayatını dijital mecralar doldurur.

İnsan insana dost, güzellik olabileceği gibi, çoğu kez yük de olur. Oysa dijital aygıtlar ve ortamlar bir yük değildir; bu ve diğer nedenlerle caziptirler. Niye insanlar akıllı telefonlarından başlarını kaldırmamaktadırlar? Genç kuşaklar niye yüz yüze ilişkilerden çok online olanı tercih etmektedirler? Gelecekte robotlar daha insani hale geldikçe, yaşam, fiziksel manada da “diğer insan”a ihtiyaç hissedilmeyecek hale gelebilir. Ama bu, insanın insaniliğinin, insan dünyasının gelişiminin sonu demektir. Çünkü insani varoluş bilfiil bir arada yaşandığı ortamda, birbiriyle iletişim kurulan toplumsal yaşantıda gelişir.

Dijital teknolojilerin insan ilişkilerini dönüştürme biçimi konusunda ne düşünüyorsunuz? Mesela, gençler artık yüz yüze konuşmaktan çekiniyor, ama sosyal medyada çok rahatlar. Bu sadece bir alışkanlık meselesi mi, yoksa daha derin bir değişim mi yaşanıyor?

Yukarıda da ifade edildi, teknoloji zihin yapısını, zihnin işleyişini değiştirmektedir. Burada öne çıkan etkiler, öncelikle duygu dünyasının değişimi, dünya ilişkisine dijital mecralardan etkilenerek bir anlam yükleme, kimliksizleşme, değer dünyasının aşınmasıdır. Dijital dünya, sınırsız ve ölçüsüz bir etkilenim kaynağıdır. Gerçekte biz, başka değer dünyalarıyla karşılaştığımızda, şayet kendimize özgü bir değer dünyasına sahipsek, daha doğru sentezlere varırız. Çünkü ortada, referans alabileceğimiz kendi dünyamız vardır ve bununla sentez yaparız. Ama referans alabileceğimiz bir dünyamız yoksa, karşılaştığımız her türlü etkiyi içselleştirmeye başlarız. Burada bir sentez değil, zihin işgali gerçekleşir.

Dijital dünyadaki etkiler erdemliliği, anlamlı bir yaşamı, ideal sahibi olmayı teşvik ediyor değildir. Sadece bugünü, kendini ve haz hayatını esas almak, önemsemek… Sadece karşı çıkmak, muhakeme değil; hakaret, sövgü… “Yaşam sadece bir gündür, o da bugündür.” anlayışı…

Bugünkü kuşaklarda görülen evlenmeme tercihi, hayatın içine karışmaktan geri durma, büyük idealleri değil; sadece konforlu yaşamı amaç edinme, dinî inançlara kayıtsızlık vs. Bütün bunlar, derin bir değişimi ifade etmektedir. Unutmayalım, makine teknolojisinin etkileyiciliği yüzeyseldi, reeldi. İhtiyaca yönelik, konforlu hayat talebi vb. hepsi reel idi. Ama zihni doğrudan etkileyen, bilinci kendine çeken, dijital teknolojidir. Ve o, kendimize bir sanal dünya kurma imkânı sunmaktadır, sınırsız seçenek bitimsiz eğlenceden oluşan…

“Dijital çağ ve zamanın ruhu” başlığından hareketle, her çağın bir ruhu, bir havası olur. Sizce dijital çağın ruhu nedir? Bu atmosfer insanları nasıl etkiliyor, nasıl şekillendiriyor?

Yukarıda da ifade edildiği üzere, dijital dünya doğrudan zihinleri etkilemekte, kişinin duygu ve düşünce dünyasını adeta işgal etmektedir. Değer dünyası altüst olmaktadır. Yukarıda bahsettiğimiz deepfake uygulamalarıyla, eğlence kabilinden küfürlü kısa videoların/içeriklerin üretimi hususuna gelelim: Her şeye küfürle mukabele edilmesi, diyalogların bir eğlence unsuru olarak küfürle kurulması, insanın edep sınırlarını tahrip etmektedir. Küfür edepsiz bir eylemdir. Ve bu, yani edep, başka kişilerle sınırlarımızı saygı çerçevesinde çizen kendi sınırımızdır. Edep duygusunun tahribi, öteki kişilerle ilişkimizin de çirkinleşmesi sonucunu doğurur. Bu da şunu göstermektedir: Dijital çağın ruhu insani ve değerli olanı parçalayıcı bir ruhtur.

Görüyoruz ki, sosyal mecralar kendini besleyen bir ortama dönüştü. İçerik üretmek para kazanma yolu olunca, ilgi çekme uğruna uç içerikler, insanları olumsuz etkileyen içerikler üretilmeye başlandı. Otosansür kalktı. Oysa sansür değil, (çünkü sansür dıştan/baskıyla sınırlandırma ve kontroldür) otosansür olmalı ki insanlar diğerlerinin değer dünyasını yıkmasın. Hiçbir değer ve sınır tanımayan içerikler genç insanların zihinlerini bulandırmaktadır. Artık büyük idealler taşıyan gençlerin sayısı çok azalmıştır. Bir amacı (maddi de olsa) olup onun için mücadele edenler de sahneden çekilmektedir. Değer dünyasının çöküşü, ahlaki algının ve yaşantının da çöküşü olmuştur.

“Küresel işgal: Nereye kadar?” başlığıyla dijital teknolojilerin yayılımını bir “işgal” olarak tanımlıyorsunuz. Bu işgal kimden geliyor, neyi hedefliyor? Ve bu işgalin sınırları var mı? Yoksa dijital teknolojiler hayatımızın her alanını ele geçirene kadar durmayacak mı?

Burada kastedilen işgal, dijitalin yaygınlaşması değildir. Bu işgal 1990’lı yıllardan itibaren sosyoekonomik yapıların değişimi ve dönüşümü, belirli bir kültürel hegemonya olarak başlamıştı; ama dijital teknolojinin gelişimi ve fiilen dijital çağa girilmesiyle, kültürel etkilenmenin sınırsızlığı ve kontrol edilemezliği, bir kaos halini almaya başladı. Bu işgal kültürel gibi görünüyorken, gittikçe tüm kültürleri yıkıcı tahrip edici bir kaotik anlayışın işgaline dönüşüyor. Kimin işgali? Küreselcilerin. Onlar belli bir kültür sunmaktansa bütün kültürleri dönüştürüp köksüz topluluklar haline getirip aidiyet bilinçlerini yok edip kolayca etkili olabilecekleri zihinler istiyorlar.

Klasik anlamıyla toplumlar kendi bireylerini yetiştirirler, insanı kendi değer sistemlerine göre eyleyen bir şahıs haline getirirler. Reel sosyalleşme budur. Bu kişi başkalarıyla karşılaştığında, onun bir referansı, bir muhakeme ölçüsü, bir karşılaştırma kıstası mevcuttur. Ama şimdi dijital dünyayla yüz yüze gelen bireyler henüz kendi toplumunun bireyi olmaktan önce “dijital göçebe” olmaktadırlar ve onların herhangi bir kıstası, referansı yoktur.

Entelektüelin “hakikati bildirme yükümlülüğü”nden bahsediyorsunuz. Dijital çağda bu yükümlülük nasıl yerine getirilebilir? Hakikat söyleyenin sesi, dijital gürültünün arasında duyulabiliyor mu?

Başta şunu ifade etmeliyim: Evet, entelektüel, kendi penceresinden bir hakikat algılıyorsa, onu bildirmekle yükümlü sayar kendini. Çünkü o, nemelazımcı ve bencil birey değildir. Entelektüel bir tarikat şeyhi, bir siyasi lider gibi kitleleri peşine takma amacı taşımaz. O, sadece işaret eder, herkesi onun üzerinde düşünmeye davet eder.

Sorunuza gelelim… Sunulan eleştirel fikirler dijital dünyanın o coşkusu, hazzı, eğlendirici ortamında duyuluyor mu? Hayır. En azından büyük kitlelerce duyulmuyor. Duyanların da bir kısmı zaten kendilerini aklanmış görüyor. Herkes kendini “dijital aygıtların en hatasız/doğru kullanıcısı” olarak görmekte, varsa yanlışlar, onun başkalarınca işlendiğini düşünmektedir.

Bir entelektüel için, dile getirdiklerini duyan birkaç zihnin olması yeterlidir. Ve o, aynı zamanda tarihe not düşmektedir. Çünkü dile getirdiği problem entelektüelin ve tek tek kişilerin çözebilecekleri bir problem değildir. Büyük çoğunluğun bunun farkına varması ve doğru adım atması gerekir. Herkesin kaderi bir diğerine bağlıdır. Ve bu, insanlık tarihinde daha önce hiç rastlanmayan bir durumdur.