Davranış ve Ahlak Oluşumunda Aklın Rolü / Halime Alçay
Dünya ve ahiret hayatı için aklın önemi tartışılmazdır. Dünyaya gelişimizden ölüme kadar muhatap olduğumuz olaylar, kişiler, öğrendiklerimiz bizim aklımızı şekillendirir.
Henüz kendi kendine yemek yemeyi beceremeyen bir çocuğun, yemek yemeyi öğrenirken; mesela kaşığı nasıl kullanacağını aklen kavraması gerekir. Aklen kavradıktan sonra, kaslarda bir problem yoksa kaşığı kullanmayı öğrenir, sonrasında da çatal, bıçak ve benzerlerini de kolaylıkla kullanır. Çünkü aklın, benzerlikler arasında bağ kurma, bildiğinden bilmediğini (Allah’ın ilminde zaten var olan gizliyi) “yeni olanı” ortaya çıkarma yetkinliği vardır.
Ve aklın bu yetkinliğiyle insan, doğumdan buluğ çağına gelene kadar iyi-kötü, doğru-yanlış, fayda-zarar ilişkisini kurabilecek kıvama gelir. En azından gelmesi gerekir.
Tabi burada ferdin ailesinden ve çevresinden aldığı ölçülerin önemi büyüktür. Çünkü kendisine kazandırılan ölçüler doğrultusunda doğru-yanlış, iyi-kötü, fayda-zarar kriterini oluşturur insan.
İnsanın kişiliğinin nerede ise tamamının oluştuğu bu dönemde ferdi etkileyen ölçüler bozuk değilse, hayatının geri kalanı için sağlam bir temel oluşturulmuş olur.
Fiziksel gelişimde, sağlıkta, hayatımızın ilk yıllarında aldığımız anne sütü ne kadar önemli ise, bu yıllarda aldığımız ölçüler de o kadar önemli. Çünkü çocukluk yılları bizim başkalarının ürettiği hayatı yaşadığımız yıllardır. Hayatı idameye gerekli yeme, içme, barınma, giyinme gibi temel ihtiyaçlarımızı karşılamak için çalışmak zorunda değilizdir. İstisnai durumda olanlar vardır ama çoğunluk hazır olanın içindedir. Ve ne kadar bedensel ihtiyaçların hazır olduğu bir ortamda isek, manevi değerlerin de -doğru ya da yanlış- hazır olduğu bir ortamdayızdır.
Ailemiz ya da etrafımızdakilerin hal ve davranışlarını, yaşanılanlar karşısındaki tepkilerini fotoğraflarız. Fotoğraflamakla kalmayız ahlaklaştırırız. Onların iyi-doğruları bizim iyi-doğrularımız, onların kötü-yanlışları bizim kötü-yanlışlarımız olur. Daha açık ifade ile manevi bağlamda dahi başkalarının ürettiği ile kişiliğimiz şekillenir.
Allah’ın bize bahşettiği “en şerefli varlık olma” durumuna layık ölçülere sahip bir ortamda, bu ölçüleri içselleştirerek büyümüş isek sorun yok. Ama maalesef çoğumuzun ortamı ya böyle ortamlar değil ya da bu bağlamda eksikliklerin çok olduğu ortamlar.
Ve konumuz olan akıl, buluğdan sonraki yıllarda yanlışlıkların, eksikliklerin hâkim olduğu haliyle kalırsa; belki bedenî temel ihtiyaçları karşılayacak kadar standart bir üretken olur ama insanîlik çıtasını yükseltmekten aciz kalır. Bu yüzden etraf çok zeki olduğu halde, aklını doğru kullanmayan ya da hiç kullanmayan akılsız insanlarla dolu. Mesela duygularını kontrol edemeyen ya da kullanmayı beceremeyen, aklını da kullanmıyor demektir. Bu bağlamda akılsızdır. Çünkü akıl, duyguları kontrol etmede ve kullanmada önderlik edebilecek bir kabiliyettir.
Öfke zamanlarında aklın önderliği olmazsa olmazlardandır. Öfke duygusu galeyana geldiğinde aklı devreye sokmazsanız kalpler onarılması mümkün olmayacak biçimde ya da onarmak için belki uzun uğraşlar gerektirecek şekilde kırılabilir. Ve kalplerin Allah’ın nazargâhı olduğu düşünülürse aklı kullanmamanın ne büyük kayıp olduğunu anlamak hiç zor değil. Ki aklın önüne geçen öfke ile işlenen cinayet, yaralama haberlerini, aile facialarını her gün haberlerde duyuyoruz, okuyoruz ne yazık ki.
Aynı zamanda, var olan öfke potansiyelini, hakkın yanında batılın karşısında kullanmak için akıl büyük nimet. Celalli bir tabiata sahip olduğunu öğrendiğimiz Hz. Ömer bize bu manada örnek teşkil eder. İslamiyet’le şereflendikten sonra öfkesini aklının önüne geçirmemiş, hakka hizmette kullanmıştır.
Affedebilme ahlakını düşünün. Zaman zaman muhataplarımızın yaşattığı haksız tavırlar bizi hakikaten incitir, toplumda ya da kendi iç dünyamızda bizi zora soktuğu için yaşantımızı zorlaştırabilir. Şayet duygularımızın esiri olup “affedemezsek” kin duygumuzu besler, bir kısır döngünün içinde uzun yıllar kıvranır dururuz. Hayatımızdan çıkaramadığımız biri ile ise bu problem işimiz oldukça zordur üstelik. Hâlbuki affetmenin ne kadar kalple ilgili olduğunu bilsek de aklen affetmenin ne kadar büyük bir erdem olduğunu kabul edip gerekeni yapmak bize seviye atlatır.
İnsanın aklının nefsiyle iş birliği yaptığı veya zıtlaştığı durumlar vardır bir de. Nefs kolay olanı elde etmeye çalışma, rahat olanı tercih etme hususlarında cüretkârdır. Haddi rahat aşabilecek donanımdadır. Başkalarının hudutlarına riayet etmeme eğilimindedir. Nefsiyle aklı işbirliği yapanlar, ferde ve topluma zarar verecek gayri ahlaki işlerde ustalaşabilirler bu sayede. Usta dolandırıcıdır mesela. Ya da dediğimiz gibi nefsle zıtlaşır akıl bazen. Nefsi cimri olana, aklı, cimrilikle mücadele edebilmesi için cömertmiş gibi davranmasını söyler. Namaz kılmakta zorlanan birisi nefsine bıraksa o namazı hiç kılmaz. Ama aklın, iradenin, Allah korkusunun itmesiyle namazlarına nefsine rağmen bir ömür devam edebilir.
Bir arkadaşım yaşadığı bir hadiseyi şöyle anlatmıştı: “Arkadaşlarla toplanmış muhabbet ediyorduk. Başka bir arkadaşımız biraz ıslanmış şekilde yanımıza geldi. Çok ıslanmamasına rağmen üşüdüğü gözle görülebiliyordu. Ama nezaketinden ama ısınabileceğini düşündüğünden, ‘Sana bir şey getirelim mi?’ tekliflerimizi reddetti. Ben kendimi dinlediğimde onun haline üzülmeme rağmen, onun bir şey istememesinden değil, tembelliğimden yardımcı olmadığımı fark ettim. Nefsim vicdanımı görmezden gelecek kadar nasıl coşar diye düşünüp hemen kalkıp bir şeyler getirdim üstüne. Ve o an için aklımın yoldaşlığına da şükrettim.”
Evet, gördüğümüz gibi nefs bizi, anlık yanılgılarla kendimiz gibi davranmaktan bile alıkoyabiliyor.
Buraya kadar anlatmaya çalıştıklarımız aklın bizi doğru olana götürebilme potansiyeli ile ilgili idi. Ama aklın yanılgıya düştüğü yerler de vardır. Mesela zanda bulunduğumuz anlar. Zan, doğruluğu kesin olmayan, acele peşin yargıdır. Mesela iki kişiyi aralarında konuşurken görseniz bir de kazara size baksalar, sizin hakkınızda konuştukları düşüncesi galebe çalar. Hatta aklınız bundan emin bile olabilir, öyle olmasa da. Akabinde olumsuz bir tavra girmeseniz bile duygusal olarak kendinizi kötü hissedersiniz. Yine “Yan baktın” cinayetlerini incelesek çoğunun zan kaynaklı olduğunu görebiliriz herhalde.
Evet, bir bütünlük içinde düşünme, anlama ve karar verme, tedbir alma kabiliyeti olan aklın kullanılması, geliştirilmesi gerek ferdi hayat, gerek toplum hayatında huzur için oldukça önemlidir. Zamanımızdaki teknolojik gelişmeler, hastalıklara bulunan çareler, aklın maddi âlemi algısıyla birlikte ortaya çıkmıştır ve aklın gücünü görmemizde, anlamamızda bir nebze de olsa yardımcı olur bize. Ama aklın asıl gücü maneviyatı algılaması, anlaması ile ortaya çıkar. Çünkü haysiyetli, ahlaklı, insan modeli, maneviyatın kuvvetlenmesi ile oluşur. Bunun için göz nasıl ışık olmadan görmeye muktedir olamıyorsa aklın da maneviyatı anlaması, kavraması ve çizgisinin haktan yana olabilmesi için peygambere ihtiyacı vardır.
