Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Çocuklarda Yetişme Bozuklukları ve Düşünce Becerisi / Prof. Dr. Ayşe Esra Aslan

Bu Yazıyı Paylaşın:
Çocuklarda Yetişme Bozuklukları ve Düşünce Becerisi / Prof. Dr. Ayşe Esra Aslan

Güvenli Davranış, Korkular, Baba ve Çocuk, Kişiliğin Deşifresi, Eğitim, Aile ve Çift Terapisi konularında çok kıymetli eserleriniz var. Akademik çalışmalarınızda yaratıcı düşünce becerisini ölçme, tanımlama, geliştirme ve yaratıcı problem çözme üzerine yoğunlaştığınızı, bu konuda Anaokulundan yetişkine kadar çeşitli yaş gruplarıyla eğitim programları, projeler, araştırmalar ve psikometrik çalışmalar yaptığınızı biliyoruz. Özellikle ve tabii olarak çocukluk döneminin yetişme bozuklukları günümüzdeki insan profilini nasıl etkiliyor?

İnsan yaşamının temel amacı “uyum”dur. Bunu, gelişme dönemindeki tüm yeni yaşam görevlerine yönelik kendimizi adapte edebilmek ve kendimizi geliştirmeye ve yaşam hedeflerimize ulaşmaya çalışmak olarak açabiliriz. Örneğin, iki yaşlarında yeni yürümeye başlayan çocuk hem fiziksel olarak ayakta durmak, adım atmak, dengesini korumak gibi yeni birtakım gelişim görevlerini; hem de konuşmak, diğer insanların konuşmalarını anlamaya çalışmak gibi pek çok karmaşık görevi yerine getirmek zorundadır. Bu yeni duruma adaptasyon, çocuğa çevreyi keşfetmek, objeleri tanımak vb. gibi katkılar da sağlayacaktır. Bu açıdan baktığımızda her gelişim döneminde olabilecek gelişim veya psikolojik bozukluklar bireyin sosyal, fiziksel, duygusal, sosyal gelişimine ket vuracaktır. Bu durum ister duygusal, ister sosyal gelişim bozukluğu olsun dil gelişimi, bilişsel gelişim ve bunun gibi diğer gelişim yüzlerinin de normal gelişme seyrini sekteye uğratacaktır. Zihinsel gerilik ise bütün gelişim yüzlerinin yaşıtlarının gerisinde seyretmesine neden olur.

Yeryüzü mozayiğinde kültürlere göre gelişen davranış kalıpları da var. Kültürün, yetişme bozukluklarına etkisi nasıldır? Yani insan-fıtrat ilişkisinde “yetişme” konusunun temel vazgeçilmez öğeleri nelerdir? Yetişme deyince ne anlamalıyız?

Bu sorunuz psikoloji bilimi ve alt dallarını kapsamaktadır. Gelişme, öğrenme, sosyal psikoloji gibi alt uzmanlık alanlarının bakış açısı ile bu soruya bakmakta yarar vardır. İnsan topluluklarının yaşadıkları tarihi deneyimler, dini inanışlar, coğrafya, ekonomik koşullar gibi pek çok unsur onların kültürel yapısının oluşmasına neden olur. Kişisel olarak, kültürler arası farklılık ve benzerlik dediğimiz şeylerin aslında evrensel bazı kavramların dozaj farklılıkları olduğunu düşünüyorum. Şöyle ki, evrensel değerler dediğimiz kültürel unsurlar her millet ve topluluk için ortaktır ama kabul ve hayata geçirme açısından toplumlar arasında derece farklılıkları vardır. Örneğin insani değerlere saygı kavramı, içinde namus ve mahremiyet gibi alt kavramları barındırır. Hangi ülkeye giderseniz gidin yeni tanıştığınız bir insana özel hayatı ile ilgili soruları soramazsınız, bu her yerde saygısız bir davranış olarak kabul edilir. Ancak, batı ülkelerinde kişiler arası ilişkilerde buna çok fazla özen gösterilirken, Ortadoğu ve Akdeniz kıyısındaki ülkelere doğru geldiğimizde bu denli özen gösterilmediğini hatta birbirinin hayatını gözlemenin olağan sayıldığını görüyoruz. Yetişme kavramı da geniş çerçevede içinde yaşanılan kültür, daha iç halka olarak da ailenin sahip olduğu kültürel kalıplara göre çocuğu veya insanı şekillendirmektir. Bu şekillendirme işi kültürel değer ve davranış kalıplarının yeni kuşağa aktarılmasıdır. Yaşlıya büyüğe saygıyı öğretmek gibi bir örneğin üzerinden gidersek burada insan mizacı işin içine giriyor. Aynı aileden yetişen iki kardeşten birisi büyüğe saygıda kusur etmez, nazik ve duyarlı iken, diğeri bu değerleri umursamaz ve “gereksiz bulan” birisi olabiliyor. Bu noktada çevre etkisi olduğu kadar insan yetiştirmede doğuştan getirdiğimiz mizaç özelliklerimiz de nasıl birisi olacağımızı belirliyor.

Belli yaygınlıkları olan nevroz, borderline, psikoz türleri de göz önünde bulundurulursa insanımız sizce nasıl yetişiyor? Kendi toplumumuzu masaya yatırdığımızda Yetiştirme Bozukluğu olarak adlandırabileceğimiz yaygın olan hata türleri nelerdir? Yetişme bozukluğu ve psikiyatrik hastalıklar ilişkisine değinir misiniz? Yetişme hatalarımızın birey hayatına kestiği moral fatura ve insanlık maliyeti nedir? Bunun faturasını anne baba ya da toplumdan kime keselim?

Teknoloji ile birlikte yeni kuşağın içine sürüklendiği bir sosyopati durumu var. Bunu çok tehlikeli ve insanlık için çok ciddi tehlike olarak görüyorum. Cep telefonu, ipot bilgisayar vs. gibi pek çok elektronik araçla çocuk ve gençlerimiz insanla değil makina ile zamanlarının büyük bir kısmını geçiriyor ve ilişkilerini de facebook, twitter vs. gibi sosyal medya araçları ile kuruyorlar. Böylece insanı insan yapan ve arasında sağlıklı duygusal, sosyal ilişki geliştirmesini sağlayan tüm deneyimlerden uzaklaşıyorlar. Bir tür duygusal ve sosyal hastalık ve zafiyete tutuluyorlar. Ebeveynini kaybeden bir arkadaşına veya yakınına telefon ile taziye mesajı atan, cenazesine internetten çiçek yollayan bir kişi, sizce cenaze törenine katılıp taziye verdiğinde hıçkırarak ona sarılan arkadaşı kadar bu acıyı hissedebilir mi? Zaman ayırıp başından sonuna kadar o arkadaşının ebeveyninin defnedilmesini izlediğinde yaşayacağı şeyleri, telefonu ile “başın sağolsun, çok üzüldüm” diye mesaj atarken yaşayabilir mi? Bu mümkün değil. Ne yazık ki yeni kuşak her şeyi sanal yaşıyor ve duygusal derinlikten çok yoksun. Bu beni gerçekten korkutuyor. Otobüste, vapurda iki kulağında birden kulaklık dünya ile ilişkisini kesmiş, kazara bir şey söylemeniz gerektiğinde kulaklığının birini lütuf gibi çıkarıp size manasız bakarak ‘kısa kes ne diyeceksin ifadesiyle’ beni dinleyen bir kitle ile yaşamak istemiyorum. 21. yy’daki ilerlemenin faturası sanırım şu oldu: Evrende keşfedebildiğimiz her yer ile saniyeler içinde haberleşebiliyoruz ama merhamet, sevgi, dostluk, insan sıcağı gibi bizi biz yapan yaradılmışlar içindeki en üst varlık katmanındaki özelliklerimizi kaybediyoruz veya çocuklarımıza bu değerleri, becerileri aktaramıyoruz.

Bu soru bağlamında değinmeden geçemeyeceğim şeylerden birisi de sayıları son günlerde gittikçe artan aile içi şiddet olayları. Bir erkeğin kendisinden boşanmak isteyen karısını öldürmesi veya kendi isteği olmadığı için şiddete başvuran bir erkek tiplemesinin ciddi bir yetiştirilme ve ruhsal sorunu olduğunu göstermesi. Bu bir kişilik bozukluğu sorunu olabileceği gibi sadece öfke kontrolü veya “gücü elinde tutma” sorunu da olabilir. Ancak bu yorumum, karısını öldürdükten sonra kocanın akıl hastası raporu alıp cezadan kurtulması için bir dayanak noktası olarak alınmamalıdır. Bu kişilere yönelik mevcut yasal düzenlemenin getirdiği ceza olan özgürlükten men etmenin (belli bir süre hapiste yatma) düzeltici bir etkisi yoktur. Özgürlüğün toplumdaki diğer insanlara zarar vermemesi için sınırlandırılması ve tecridin gerekli olması kadar, psikiyatrik tedavi verilmesi ve yaptığı işin zararını telafi edici yönde mecburi bazı toplumsal hizmetleri yerine getirme cezalarının da olması gerekir.

Yetiştirme hatalarının faturasını kime keselim diye sormuştunuz. Birinci derecede bundan aile sorumludur. Anne ve babaların önce kendilerini eğitmesi, psikolojik anlamda sağlıklı olarak yetiştirilmiş ve kişilikleri oluşmuş bireyler olması ve ancak daha sonra çocuk sahibi olunması gerekir ki maalesef buna ülkemizde çok az rastlanılıyor. Toplumsal tabakalar içinde biyo-psiko ve sosyal olarak üst düzey grupta nispeten bu bilinç var ama bu grubun da sayısı çok az ve toplumun diğer katmanlarındaki kültürel etkiler onları da rahatsız ediyor.

Biyo-psiko-sosyal üst düzey ile neyi kast ediyorum. Bununla kast ettiğim kişiler sadece üniversite mezunu, çok kitap okuyan diyebileceğimiz insanlar değil. Öncelikle genetik veya sonradan oluşmuş psikolojik bozukluğu olmayan insanlar. Eleştirel ve esnek düşünebilen, belli ilke ve değerleri olan, çocukluk dönemi sağlıklı geçmiş, psikolojik ihtiyaçları yerinde ve zamanında giderilmiş, çok zengin olmasa da belli bir alım düzeyi olan, farklı türleri okuyan, sanat edebiyat vb. gibi etkinlikleri takip eden, en az üç kuşak büyük şehirde yaşamış, çalışan üreten, kendi emeği ile belli bir kariyer edinmiş bir grubu kast ediyorum. Bu kriterler çoğaltılabilir ama bunların her birisinin derin anlamları var. Bunun dışında kalanlar; bu grubun yetiştirdiği çocukları taciz eden, önüne geçen, haklarını gasp edenler... Çocuktan ikinci derecede toplum sorumludur. Biyo-psiko-sosyal üst düzey dışında kalanların oluşturduğu çoğunluk, olumsuz koşullarla duygu düşünce davranışlarımızı olumsuz yönde etkilerler.

Güvenli davranış, günlük hayatımızda hiç şüphesiz çok önemli. Bu konuyu değerlendirir misiniz?

Bu benim en severek verdiğim eğitimlerden biridir. İş dünyasındaki kişilere verdiğim güvenli davranış eğitimime “ben’i ve ötekini geliştirmek” adını koydum. Güvenli davranışı kısaca iletişimde kendi sınırlarını karşısındakinin sınırlarını eşit ve hakkaniyetli olarak korumak olarak tanımlayabiliriz. Bu hepimiz için öğrenilmesi ve geliştirilmesi gerekli bir beceri. İçe dönük veya dışa dönük olmak gibi mizaç özellikleri bunu doğuştan getirmiyor ve bu nedenle biri diğerine göre avantajlı da değil.

İnsanın arkadaş/arkadaşlarla oynamaya başladığı andan ölünceye kadar tüm sosyal ilişkilerinde güvenli davranış becerilerine ihtiyacı var. Anaokulunda faaliyet yaparken beklemek istemeyip hep oynamak isteyen veya en güzel oyuncağı almak için arkadaşını itip düşüren bir çocuğa da yere düşene de “sabır, özveri ve hakkını istemeyi” öğretmemiz gerek. Güvenli davranış; saldırgan olan çocuğa sabrı ve hakka saygıyı, yere düşene de onu yere düşüren arkadaşına gidip kendinden özür dilemesini istemek ve kendi sırası geldiğinde iyi oyuncakla oynayacağını söyleme cesareti vermek demektir.

Bunu, okullarda okul psikolojik danışmanlığı içinde eksiği olan öğrencilere rutin bir program olarak öğretmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bunun saygılı ve medeni insan ilişkileri için çok önemli bir kavram olduğunu düşünüyorum. İstanbul Ankara gibi büyük ve çok kültürlü şehirlerde yaşayan insanlar için güvenli davranış becerisine sahip olmamanın ruh sağlığını bozabilecek etkileri olacağını gözlemliyorum.

İnsanın en önemli merakları kendisine dair olanlardır. Bu anlamda kişiliğin gelişimi ve nerede durduğumuz konusu da çok önemli. “Kişiliğin Deşifresi”nde neler üzerinde duruyorsunuz?

Sözünü ettiğiniz bu eser benim bir editörlük çalışmam içinde yer aldı. 2003 yılında yayınlanan bu dizide Morpa yayınları ile çalıştım ve psikoloji, psikolojik danışma konuları içindeki özelleşmiş konularda yeni yazılı eserler oluşturma amacı ile bu diziye başladım. Bu dizideki kitaplar için dizi ana hatlarını ben kurguladım. Alan uzmanlarını yurt içinden ve dışından bulup eserleri yazdırdım ve kontrol ettim. Dizideki tek hazır olarak alınmış ve çevrilmiş kitap “ikizler ve üçüzler psikolojisi”dir. Maalesef bu kitabın içeriğini yabancı eserdeki evsafta yazacak bir alan uzmanı ülkede bulamadığımdan, çevrilmesini sağlayarak Türk okuyucu ve araştırmacılarına yararlı olacağını düşünürek çevirmeyi tercih ettik. Bir de yaratıcı ürün konusunda Amerikalı bir uzmana bu dizi için “Tarz Çağında Ürünler Yaratma” isimli kitabı kaleme aldırttım. Diğer eserlerin hepsi Türk araştırmacı ve yazarlarındır.

“Kişiliğin Deşifresi” aslında aynı yazar tarafından kaleme alınan ilişkili kitaptan birisidir. Kişilik Olgusunu Keşif Yolculuğu-1 Kişiliğin Deşifresi. O dönemde yayınlanmış kişilik ile ilgili mevcut kitaplardan başka biraz da kişiliğimizin biyolojik alt yapısını inceleyen bir kitap düşünüyordum. Şansım yaver gitti. Yrd. Doç. Dr. Selim Uzunoğlu (o dönemde yardımcı doçent idi) kişilik konusunda çalışan bir biyolog idi ve genlerle hangi özelliklerimizin belirlendiğine merak sarıp üzerinde bir ekiple araştırmalar yürütmekteydi. Değerli hocam bir kitabında bu konuyu yazdı. Kişilik nedir, hangi özelliklerimiz kişilikle belirlenir ve kişilik biyolojik olarak nasıl açıklanır? İkinci kitabı da “Kişilikleri Tanıma Rehberi”dir. Selim Uzunoğlu’nun geliştirdiği bir kişilik testi bulunmaktadır ve bu test modeline dayalı olarak kişilikleri tanıtmaktadır. Kişilik Olgusunu Keşif Yolculuğu-2 Kişilikleri Tanıma Rehberi.

Teoriği ve pratiğiyle adeta ömrünüzü harcadığınız “yaratıcı düşünce becerisi” konusundaki çalışmaların öneminden bahseder misiniz? Eğitim hayatımızda bu konuda metodik ve sistematik diyebileceğimiz yeterli bir yapıya sahip miyiz?

Yaratıcı düşünme becerisi denilince gerçekten bende zaman ve mekân duruyor. Bu beceri ve kavramın hem birey hem de ülkemiz açısından çok önemli olduğu ama yeterince öneminin anlaşılmadığını düşünüyorum. Ben yüksek lisans tezimle birlikte bu konuda çalışmaya başladım. Birey açısından önemli çünkü doğuştan getirdiğimiz ama rutin eğitim yolu ile diğer becerileri kazanırken kaybettiğimiz bir beceri. Bu potansiyelimizi kullanırsak hem yeni ürün ve icatlar geliştirebilme hem de yaşıtlarımıza kıyasla daha fazla problem çözme becerisine sahip olma, doyumlu yaşam sürdürme, başarıyı tatma gibi avantajlarımız olacaktır. Ülke açısından ise, bilindiği gibi pek çok alanda güçlü ülkeler seviyesine ulaşmış ve hatta onlarla rekabet edebilir olmamız gerekmektedir. Ekonomik rekabet, markalaşma ve inovasyonu gerekmektedir. İnovasyon kelimesin tatmin edici bir Türkçe karşılığı, alan uzmanları tarafından henüz önerilmediğinden yabancı kelime kullanmayı sevmemekle birlikte kullanıyorum. İnovasyon; toplumsal, kültürel ve idari ortamlarda yeniliğin kullanılmaya başlanmasıdır. En geniş manada da “bilginin ekonomik ve toplumsal faydaya dönüştürülmesi”dir. İnovasyonun temel taşı da “yaratıcı düşünme”dir. Yoktan var etme değil, yeni ve farklı bir sentezlemenin bilişsel olarak yapılabilmesi için insanın bakış açısını değiştirmesi ve özel bazı düşünme tekniklerini kullanması gerekir. Yaratıcı düşünme, doğuştan getirilen her insanda belli bir seviyede var olan bir yetenektir ancak eğitilmeye ve geliştirilmeye ihtiyaç duyar.

Biz bunu Türkiye’de eğitimle geliştirebiliyor muyuz? Bu sorunun cevabına üzülerek “hayır” diyorum. Bu konunun Milli Eğitim Bakanlığı’nda yaratıcı düşünme becerisine oluşturmacı yaklaşıma geçilmesiyle (Sayın Prof. Dr. Ziya Selçuk’un Talim Terbiye Başkanlığı döneminde) birlikte daha fazla önem verildiğini, müfredata alındığını biliyorum. Ancak öğretmenler bunu nasıl yapacaklarını bilmiyorlar. Yaratıcı düşünme becerisi, üniversite ile ortak proje olarak yürütülmesi gereken bir çalışmadır. Çünkü üniversite hocası sınıf öğretmeni kadar uygulamayı bilmez, öğretmen de yaratıcılık başlığında üniversitede çalışan bir uzman kadar teorik bilgiye sahip değildir. Bu kapsamda bir yıl gibi bir süre içinde 14 okula, öğretmenlerin yaratıcı düşünme becerisini nasıl öğretecekleri konusunda eğitim verdim. Bu önerimin ortak proje ile iyi işlediğini bizzat gözlemledim ve yaşadım. Sözlerimi sevindirici bir haber ile bitireyim. Bu konudaki birikimlerimi paylaşmak, yeni bilgiler üretmek, kamuoyunda merak ve ilgi uyandırmak için “Yaratıcı Düşünme ve İnovasyon Derneği”ni kurdum ve bir web sayfası oluşturmaya çalışıyoruz. Halk konferansları, 7den 77’ye yaratıcı düşünme ve inovasyon eğitimleri vb. etkinlikler düzenlemeyi planlıyoruz. Bu konuya gönül veren her alandan kişiyi aramıza bekliyoruz. Bana bu fırsatı verdiğiniz için teşekkür eder çalışmalarınızda başarılar dilerim.