Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Çocuklarda Benlik Gelişimi: Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Uygulamaları / Dr. Ahmet Güven

Bu Yazıyı Paylaşın:
Çocuklarda Benlik Gelişimi: Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Uygulamaları / Dr. Ahmet Güven

Temelde “benlik” nedir? Çocuğun benlik gelişimi, anne-baba ve çocuk ilişkisinden nasıl etkilenmektedir?

Benlik, insanın kendini ve içinde bulunduğu evreni anlamlandırma çabası sonucunda edinmiş olduğu zihinsel bir şablondur. Kim olduğumuz, ne olduğumuz, hangi değer yargılarına sahip olduğumuza dair kendimizle ilgili farkında olduğumuz tüm bilgi, duygu ve tutumların toplamına benlik denilebilir. Ancak benlik asla durağan ve sabit bir şey değildir. Hz. Ali’nin benzetmesiyle benlik, tıpkı bir koyun sürüsü gibi sürekli şekil değiştiren, dağılan, toplanan ve hareket halinde olan bir varlıktır. İnsanın kendisini algılaması, kendisi hakkında belli bir değerlendirmeye varması değişkendir. Bu değişkenlik özellikle küçük yaşlarda daha fazladır. Dolayısıyla aslında bir inşa süreci olan benlik gelişimini en fazla etkileyen unsur çocuğun yakın çevresinde bulunan insanlardır. Bu da elbette anne ve baba başta olmak üzere aile bireyleridir.

Hz. Peygamber (s.a.v.) bir hadisinde “Mümin, müminin aynasıdır.” der. Benzer şekilde meşhur Alman şairi Goethe “İnsan kendini insanda tanır.” ifadesini kullanır. İnsanın insana ayna olması ve kendini tanıması meselesi esasında bir bilinç ve benlik kazanma durumunu anlatmaktadır. “İnsan” kelimesinin etimolojik kökenine bakıldığında “üns” kökünden türemiş, ünsiyet kuran, bağ kuran, ehlileşmiş gibi anlamlar karşımıza çıkar. Dolayısıyla insan “öteki” ile ilişki kurarak kendisini tanıyan bir varlıktır. Bir bebek için ilk “öteki” annedir. Zira bebeklik döneminde hem fiziksel hem psikolojik olarak tamamen anneye bağlı olan çocuk konuşma yetisini kazanmaya başlayıp annesini “anne” babasını da “baba” olarak isimlendirmeye başladığı andan itibaren kendisinin de bunlardan ayrı, başka bir varlık olduğunu keşfetmeye başlar. Bir bakıma “ötekini” isimlendirmeye başlayınca “ben” dediğimiz şey de ortaya çıkmaya başlar. Yani “sen” varsa “ben” var olur. Böylece çocuk, tıpkı bir aynaya bakar gibi, annesiyle babasıyla ve yakın çevresiyle ilişki halinde kendini tanımaya başlar. Anne ve baba bu sebeple çok önemlidir. Ayna karanlık veya çarpıksa çocuk kendini karanlık ve çarpık görecektir. Aydınlık ve düzgün ise çocuk da benliğini ona uygun geliştirecektir.

Çocuk, aileye niçin ihtiyaç duyar?

Az önce belirttiğim gibi insan ünsiyet kuran varlıktır. Ne ile nasıl ünsiyet kurduğumuz bizim ne olacağımızı da belirler aslında. İnsan, dünyaya insan olarak gelmez; dünyada insan olmaya gelir. İnsan olmaya başlamanın ilk aşaması da kuşkusuz ailedir. Aile yalnızca fiziksel ihtiyaçlarımızı karşılama işlevi görmez. Esasında fiziksel ihtiyaçların karşılanması çok daha tali bir meseledir. Aile en temelde beşeri, insan haline dönüştüren bir yapıdır. Sevgi ve merhamet duygusu başta olmak üzere en temel duyguların edinildiği ve toplumsal kuralların içselleştirilmesi sebebiyle sosyalleşmenin gerçekleştirildiği bir müessesedir. Bu sebeple kişi aileye, insan olabilmek için ihtiyaç duyar. Elbette çocuğun içerisinde büyüdüğü ailenin niteliği burada çok önemlidir.

Çocuğun benlik gelişiminde aile içi iletişim her dönemde kıymetli bulunuyor. Aile içi iletişimde temel ilkeler nelerdir?

Yalnızca aile içi iletişimde değil, sosyal hayatın her alanında sağlıklı bir iletişim için en temel ilkenin kendini tanımak olduğunu söyleyebiliriz. Çocuğun benliğinin sağlıklı bir şekilde gelişmesi için en önemli husus anne ve babanın kendilerini tanımaları, kendi benliklerinin farkında olmaları, sahip oldukları bilgi, duygu ve tutumları hakkında bilinçli olmalarıdır. Zira bir ayna görevi görecek olan anne-babanın nasıl bir benliğe sahip olduğu çocuğun gelişimini doğrudan etkileyecektir. Bu sebeple çocuk yetiştirmek (daha doğru bir ifadeyle insan yetiştirmek) kendini düzeltmek, kendini yetiştirmek yani kendini tanımaktır.

Bir diğer ilke olarak aile bireylerini tanımayı zikredebiliriz. Bu da aile içerisinde sürekli ve canlı bir iletişimi gerektirir. Zira başta da belirttiğimiz gibi bir koyun sürüsü gibi değişken olan benliğe ilişkin, özellikle gelişim sürecinde, devamlı bir iletişime ihtiyaç vardır. Anne ve babalar çocuklarıyla duygu ve düşüncelerini paylaşmalı, çocuğun da paylaşmasını teşvik etmelidir.

Çocuk, duygu ve düşüncelerini paylaştığında onu dinlemek çok önemlidir. Üçüncü ilke olarak sayabileceğimiz etkili dinleme çocuğun kendisine olan güveninin artmasını, değer gördüğünü anlamasını ve benlik saygısını kazanmasını sağlar. Etkili dinleme aynı zamanda aile bireylerinin birbirini tanımalarını da kolaylaştırır.

Etkili bir dinleme gerçekleştirilen ve birbirini tanımaya çalışan bireylerin olduğu bir ailede empati kurma yeteneği gelişir. Kendini diğerinin yerine koyabilme, diğerinin duygu ve düşüncelerini anlayabilme anlamına gelen empati, aile içindeki pek çok sorunun, daha en başında çözülmesini sağlayan bir mekanizmadır. Empati kurmayı öğrenmiş bir çocuğun benlik gelişimi sağlıklı olacaktır. Dördüncü ilke olan empati ile birlikte son bir ilke olarak biz bilinci oluşturmayı sağlamış oluruz.

Çocuğun benlik gelişiminde kısıtlayıcı unsurlar da var hiç şüphesiz. Bu anlamda aile içi iletişimin önündeki engellerden bir nebze de olsa bahsedebilir miyiz?

Aslında az önce saydığımız temel ilkelerden uzaklaşmak bu engelleri ortaya çıkarır. Hızlıca saymak gerekirse önyargı, zihin okuma, suçlama, kişiselleştirme, savunmacı iletişim, imalı iletişim, dil ve ifade yetersizliği, yalvarıcı iletişim, hesapçı iletişim gibi engellerden bahsedebiliriz. Tüm bu iletişim engellerine baktığımızda kendini ve diğerini tanımama, empati kuramama ve hatalı bir dil kullanımını görmek mümkün. İnsan, ünsiyeti dil vasıtasıyla kurar. Dil ise insanın çevresine tuttuğu bir aynadır. İnsan önyargılı veya suçlayıcı bir dil kullandığında karşısındakinin de buna uygun tepkiler verdiğini görür. Örneğin anne veya baba çocuğunu başka çocuklarla kıyaslayarak başarısız olduğu imasında bulunduğunda çocuk kendini değersiz hissedecek, benlik saygısı azalacak ve savunmacı bir dil kullanmaya başlayacaktır. Böyle bir durum sağlıklı bir iletişimin önünde ciddi engeller oluşturacaktır. Anne babanın kullandığı dil ve seçtiği kelimeler çocuğun benlik inşasındaki tuğlalara dönüşür.

Fıtrat dini olan İslam, çocuğun benlik gelişimi gibi çok önemli bir konuda hangi süreçlerde neleri önceliyor?

“Her çocuk fıtrat üzere (Müslüman olarak) dünyaya gelir. Konuşmaya başlayana kadar bu hal üzerinde kalır. Bundan sonra annesi ve babası onu Hristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.” şeklindeki hadis-i şerif bu noktadaki önemli bir referans. Çocuğun konuşmaya başlaması az önce de değindiğimiz gibi çocuğun dil sahasına girmesi ve benliğini inşa etmeye başlamasını göstermektedir. Dolayısıyla ailenin önemi tekrar ortaya çıkmaktadır. Çocuk fıtrat üzere, günahsız ve saf olarak fakat ayette belirtildiği üzere hiçbir şey bilmeksizin dünyaya gelir. (Nahl, 16/78) Fakat Kur’anî ifadeyle “kaypak, aldatılmaya müsait” olan insan, çevreden aldığı bilgilerle fıtratına aykırı bir benlik yapısı kurgulayarak sorunlu bir hayat sürebilir. İslam’ın tavsiyesi zaten fıtrat üzerinde olan çocuğu bu fıtrat üzerinde tutmak ve çevreden gelecek fıtratı bozucu etkilere karşı korumaktır.

Bu konudaki referans hadis-i şeriflerde hangi bağlamlara vurgu var? Hz. Peygamber’in (s.a.v.) uygulamalarından örnekler verebilir miyiz?

Hz. Peygamber (s.a.v.) çocuk gelişiminde özellikle iç disiplin sağlama, özerklik sağlama ve irade geliştirmeye büyük önem vermiştir. İrade geliştirme noktasında en etkili yöntemlerden birisi sır tutma alışkanlığı kazanmaktır. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) çevresindeki çocuklara, onların taşıyabilecekleri bazı sırlar verdiği ve bu sırrı saklamalarını öğütlediği bilinmektedir. Sır saklamak hem sır sahibiyle bir bağ oluşturur hem irade kazandırır hem de çocuğun kendisini değerli hissetmesini sağlar.

Pek çok rivayette Hz. Peygamber’in (s.a.v.) çevresindeki çocuklara, kendilerini değerli hissettirecek davranışlarda bulunduğu geçmektedir. Bu tür davranışlar çocukların yetişkin benliklerine hitap etmek ve onlara belli bir özerklik kazandırmak noktasında oldukça etkilidir. Şöyle bir hadis-i şerif aktarılır:

“Hz. Peygamber’e (s.a.v.) içecek bir şey getirdiler, o da içti. Bu sırada sağ tarafında bir çocuk, sol tarafında ise yaşlılar oturuyordu. Hz. Peygamber (s.a.v.) çocuğa dönerek ‘Bunu yaşlılara vereyim mi?’ diye sordu. Çocuk ‘Olmaz ya Resulallah! Senden kazanacağım hayrı kimseye bağışlayamam’ dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) kabı çocuğa uzattı.”

Hz. Peygamber (s.a.v.) etrafındakilere bir şey ikram edeceği zaman sağdakilerden başlardı. Bu örnekte sağında bir çocuk oturmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.v.) önce yaşça büyük sahabelere ikram etmek için çocuktan izin ister. Bu uygulaması, hak noktasında, çocuklara da yetişkin gibi davrandığını ve onların sözlerine itibar ettiğini gösterir. Zira çocuk hakkından vazgeçmediğini söyleyince ısrar etmez ve ona hakkını verir. Bir başka hadis de şöyledir:

“Bir gün Hz. Peygamber (s.a.v.), Abdullah b. Amr’ın evinde misafir iken annesi onu bir şey vereceğini söyleyerek yanına çağırır. Hz. Peygamber (s.a.v.) çocuğa ne vermek istediğini sorar. Annesi hurma vereceğini söyler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) ‘Eğer aldatıp bir şey vermeseydin sana bir yalan yazılmış olurdu.’ der.”

Görüldüğü üzere çocuklara yalan söylemenin yetişkinlere yalan söylemekten farkı yoktur. Yaratılmışların en şereflisi olan insan, hangi yaşta olduğuna bakılmaksızın değerlidir ve bu bakış açısıyla muamele görmelidir. Başka bir hadiste Hz. Enes şöyle rivayet eder:

“Kardeşimin oynadığı küçük bir serçesi vardı. Hz. Peygamber (s.a.v.) bize geldiğinde kardeşimle ilgilenir ve hatırını sorardı. O kendisine latife ederek şöyle hitap ederdi: ‘Ey Ebu Umeyr! Nugayr (çocuğun kuşunun adı) ne yaptı?’

Hz. Peygamber (s.a.v.) çocuklara o kadar değer vermektedir ki bir çocuğun, kuşuna taktığı ismi bile unutmamaktadır. Böyle bir davranış çocuğun kendisini bir yetişkin gibi değerli hissetmesini sağlayacaktır.

Hz. Peygamber’in (s.a.v.) uygulamalarına bakıldığında dışarıdan bir baskı ile değil, çocuğun kendi iç disiplinini geliştirerek sağlıklı bir benlik inşa etmesinin sağlandığı görülür. Hz. Peygamber (s.a.v.) çocuklar üzerinde güce dayalı bir otorite kurmamış, anlaşmaya dayalı bir otorite kurmuştur. Hz. Aişe’den gelen bir rivayete göre Hz. Peygamber eşlerinden, hizmetçilerinden ve çocuklarından hiç kimseye vurmamıştır. Dövmek bir yana, arzu ettiği şekilde sonuçlanmayan bir iş için kızmak, surat asmak, azarlamak, ayıplamak gibi fiillerin hiçbirini yapmadığını, “of be”, “ne kötü yaptın”, “şunu niye yapmadın” veya “keşke şöyle yapsaydın” şeklinde cümleler kurmadığını biliyoruz. Hz. Enes şöyle rivayet eder:

“Hz. Peygamber’e (s.a.v.) on yıl hizmet ettim. Bana bir şey buyurup da gevşek davrandığım veya ihmal ettiğim bir iş hususunda beni bir kere olsun ayıplamadı. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) ev halkından biri beni ayıplayacak olsa onlara ‘Üstüne varmayın, gücü yetseydi yapardı.’ diyerek bana arka çıkardı.”

Bütün bunlar Hz. Peygamber’in (s.a.v.) eğitim anlayışında çocuğu, kendi nefsi için cezalandırmanın olmadığının göstergesidir. Ayrıca başkasının nefsini köreltmeye yönelik ceza almaksızın yetişen çocukların benliklerinde özgüven yer edecektir. Bu durum insanın kendini tanımasını da kolaylaştıracaktır. İnsanın kendini tanımasının önündeki en büyük engeller, çevre tarafından örülen fakat gerçekte var olmayan duvarlar sebebiyledir. Hayatın her alanında olduğu gibi çocuk ve aile konusunda da Hz. Peygamber’in (s.a.v.) uygulamaları hayatımıza yön vermeli.

Hz. Peygamber’in, torunları Hasan ve Hüseyin’i öptüğünü gören Akra İbnu Habis bunu yadırgayarak “Benim on çocuğum var, hiçbirini öpmüş değilim.” deyince Hz. Peygamber “Şefkatli olmayana merhamet edilmez.” demiştir.

“Çocuğu olan onunla çocuklaşsın.”

Ebu Seleme İbni Abdurrahman’ın anlattığına göre, Hz. Peygamber dilini çıkarır, torunu Hasan’a doğru uzatırdı. Çocuk dilin kızarıklığını görünce neşelenirdi. Mahmud b. Reb’i isimli sahabe, kendisi beş yaşlarında iken Hz. Peygamber’in, bir kovadan su alarak yüzüne püskürttüğünü ve bunu diğer çocuklara da yaptığını anlatır. Yine Hz. Peygamber’in Hz. Hasan’a haylaz, yaramaz şeklinde, Hz. Enes’e iki kulaklı şeklinde hitap ederek onlarla şakalaştığı bilinmektedir.