Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Ceyhun Yılmaz İle Söyleşi

Bu Yazıyı Paylaşın:
Ceyhun Yılmaz İle Söyleşi

Radyo programcılığı, spor muhabirliği, televizyon, stand-up’lar… Medyanın birçok alanında çalışmalarınız var. Medya ile tanışmanız nasıl oldu?

Lise biter bitmez başladığımı söyleyebilirim. Haber muhabirliği yaptım ama her zaman söylüyorum, pek de bir muhabirlik yeteneğim yoktu. Haber alma, haber verme işleri değil de özel bantlar yapma gibi işlerle ilgileniyordum. 96’da muhabirlik, editörlük ve 99’da ise radyoyla beraber televizyon kamerasının karşına geçtim. Muhabirler biraz yandan görünür ya, kameranın karşına geçince artık başka bir sektörün başka bir kulvarına başlamış oldum; bu yeni kulvara 2001’de ATV’de başladım. Kariyerime 2002’nin Mayıs ayına kadar devam ettim; televizyon, radyo, sahne, tek kişilik gösteri… 2002’de askerlik vazifemi yapmak için orduya katıldım. Döndüğümde; televizyona, radyoya, sahneye ve kitap yazmaya devam ettim. Radyo programlarını 15 sene yaptım, geçen sene bıraktım.

Şiir ve mizah olarak iki yönlü anlatmaya çalıştım… Bir kitle iletişimcisiyim ve dünyada, gezegende siyasi, sportif, sanatsal gündem neyse vaktimiz olduğunca bunların tamamının tarihine de eğilerek kitle iletişimini gerçekleştirmeye çalışıyoruz.

Sizin spor muhabirliği, radyo programcılığı, talk şov, şiirleriniz… Tabiri caizse on parmağınızda on marifet var. Nasıl anlatıyorsunuz bu yaptığınız işleri? Bir arayış mı?

Arayış olsaydı herhangi birini deneyip bırakmam lazımdı, 15 yıldır hepsini yapıyor olmamam gerekirdi. Bir tek radyoyu bıraktım, onu da kendi isteğimle. 15 senenin ardından “Lütfen bırakma” denilirken bıraktım. Onun da kendi kariyerimle ilgili sebebi vardı. Ben buna şöyle diyorum: Birkaç dil bilen insanlar vardır ya, onun gibi görmek lazım. Bizzat işi mütercim tercümanlık olanlardan bahsediyorum. Ben de bu hayatın dilinin birkaç şeklini biliyorum diye düşünüyorum. Bir de yaptıklarımın tamamı iletişimle ilgili, ayrı ayrı meslekler değil; yani aynı anda bir doktor, bir mühendis, bir de manav değilim. Hepsi de kitle iletişimiyle ilgili. Biri sahnede, öbürü mikrofonda, öbürü televizyon üzerinde, diğeri internette; yani hepsi kitle iletişimle ilgili. Ayrılan yönü ne? Ayrılacak olan bir şey var, o da oyunculuk benim mesleğim değil. Oyunculuğu misafir olarak yaptığımı her projede belirtiyorum zaten.

Radyo programınızdaki başarınız müthişti. Radyodaki bu başarınızı nasıl yakaladınız?

Bu, takdir sonucu oluyor tabi ki. O takdiri de gösterenlere her zaman teşekkür ediyoruz. Teveccüh gösterdiler, beni çok onurlandırdılar. Onlarca ödül aldım radyo yayıncılığında. Son 4 sene ödül almayı bıraktım, almayayım artık dedim yani, başkaları da alsın dedim daha doğrusu. Doğru olan da buydu. Samimiyetle, anladığımızı anlatmaya çalışıyorum; inanın, başka hiçbir formül gelmiyor bana. Yani anlamak için çalışmak gerekiyor, temiz bir kalp, adaletli bir vicdan gerekiyor, “bizden olan, bizden olmayan” gibi ayrımlardan sıyrılmak gerekiyor. Böyle olunca da insanlar görüyorlar.

TV programları ve radyo programlarını kıyaslarsak farklılıkları hakkında neler söylersiniz?

2008’den beri kendi çıkardığım müfredatla üniversitelerde bununla ilgili ders verdiğim için, çok kısaca anlatabilirim. Radyo duyusal bir iletişim aracıdır malumunuz, kendisine ait başka bir zaman dilimi istemeyen bir araçtır. Televizyon ise sadece ona bakmanızı şart koşar. Hatta başka bir yere bir daha bakarsanız onu tüketemeyeceğiniz ortaya çıkar. Yani bir diziyi, bir filmi, altyazılı bir filmi, dilini bilmediğiniz bir şekilde, elinizdeki telefona bakarak, ara sıra da filme bakarak anlayamazsınız; ama radyo öyle değil. Bence böyle bir temel farklılık var.

Stand-up’larınızı nasıl hazırladınız? İnsanımız genellikle nelere gülüyor?

İnsanımız genelde aynılıklarımıza gülüyor, benzerliklerimize gülüyor. Başka ülkelerde doğup büyümüş olan bir Türk çocuğunun bile, yaptığımız şakayla ilgili ortak tecrübesini hemen hatırlamasıyla ilgili bir gülüş bu. Doğduğum günden bugüne kadar olan hayatımı anlatıyorum tek kişilik gösteride. Kendi hayatım üzerinden hayatı anlatıyorum, annemi anlatıyorum, babamı anlatıyorum, kardeşimi anlatıyorum, askerliği anlatıyorum, iş hayatını anlatıyorum, yolları anlatıyorum, trafiği anlatıyorum, interneti anlatıyorum... Bir de benim tarafımda nasıl görülmüş, nasıl bir süzgeçten geçirilmiş, nasıl elenmiş, ona şahit oluyor izleyenler. Biz, mesela bir doktor gibi, bir mühendis gibi, bir manav gibi veya bir konsolos gibi yaşamıyoruz. Biz, onların yaşadığı hayatta onların zevk alacağı şeyi bularak yaşıyoruz.

Şiiri nasıl tanımlarsınız?

Bir üstadımız, “müzikli konuşmadır şiir” diyor. “İki insan arasındaki en kısa yol” diyen var. Bence, hayatı anlayıp anlatmak için oyuncaklarımızdan sadece bir tanesi, hoş bir tanesi. Güzelliğiyle, büyüsüyle hayatın kalitesini arttıran kıymetli bir iletişim şeklidir şiir.

Mevcut çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

Şu anda, 4 yıldır yaptığımız “21” isimli programın 150. bölümüne geldik. “21” programı da 12 ödül alan, çok takdir gören bir sohbet programı oldu. Amerikalıların talk şov dediği formatta bir

program. Konuştuğu ana argümanı, sanatçıları ve sporcuları ağırlayarak tarihin önemli hikâyelerini anlatıyor. Bir de TRT’de, pazar sabahları kahvaltından sonra “Bir Dünya Sohbet” isimli bir talk şovumuz var. Onda da insanın kıymetini, hepimizin çocukluğunu konuşuyoruz. İnternette, sosyal medyada, Twitter ve Facebook’ta yaklaşık 16 saat yayın yapıyoruz günde; yazılı, görsel ve video olarak.

Geleceğe dönük projelerinizden bahseder misiniz?

Bütün yayınları yapabileceğim bir mekân düşünüyorum kendime ait olan. İnsanların yiyip içtiği, sohbet ettiği, aynı zamanda bir köşesinden de canlı yayın yapılan bir yer. Bunu planladım, gerçekleştirmeyi düşünüyorum.

Hobileriniz nelerdir?

Hobileri, insanların nefes almak için verdiği bir mola gibi görüyorum. Ben, hayatımın tamamını hobi hâlinde yaşıyorum zaten, çünkü sevdiğim işi yapıyorum. Kelime anlamı bakımından kullandığımız manaya da baktığımızda; hobi, mecbur olduğun şeyleri yapmak zorunda kalmadığın anlarda kendi istediğin şeyi yapmak olarak açıklıyor sözlük. Ben zaten kendi istediğim şeyi yapıyorum, yani çok kolay benim için.

Günün yorgunluğunu nasıl atarsınız?

Şöyle bir söz var: “Gerçekten sevdiği işi yapan, kendisini bir gün dahi çalışıyor görmez.” Net cevap budur. Yorulduğumu zannetmiyorum.

Hayatınızda unutamadığınız bir anınızı paylaşır mısınız?

2002 yılının Mayıs ayında askere gittim, o zamanlar çok da tanındığımı düşünmüyorum. “Bir arkadaş imza almak istiyor senden.” dediler, “Tamam, alsın.” dedim. Sonra bir arkadaş, bir arkadaş daha deyince, baktım koğuşta bayağı bir kuyruk oldu. Baktım ki kuyruk koğuştan çıkıp sağa dönüyor. Birisine sordum: “Arkadaş! Sen benden imza alacaksın ama ben kimim biliyor musun, adım ne benim?” dedim. “Bilmiyorum.” dedi. “Ama imza almak için bekliyorsun.” dedim. “Onlar da bekliyorlar.” dedi. “Onlar belki de tanıyorlar beni ama sen tanımıyorsun. Niye bekliyorsun ki?” dedim. “Ağabey! Sen at imzayı, köyde tanırlar.” dedi.