Bize “Biz”i Anlatıyor Hz. Mevlâna…/ Doç. Dr. Nuri Şimşekler
Sekiz yüzyıl öncesinde söylediği çağdaş fikirleriyle günden güne değeri daha da artan Hz. Mevlâna, eserlerinde farklı konuları dile getirmekle birlikte hepsinin merkezine eşref-i mahlûkât olan insanı yerleştirir. Mevlâna’nın bu güncelliği, insan var olduğu sürece, insanlar arasındaki kısır döngülü mücadeleler sürdüğü müddetçe, hele hele insanoğlu “teknoloji” adına maddenin en küçük parçasına dahi hükmedip “kendindeki aslı” unuttuğu sürece devam edeceğe benzer.
Mevlâna düşüncesine göre; önce insan kendini keşfedecek;
“Ben kimim, bende hangi unsurlar var, ne yapıyorum, ne işe yarıyorum, ölüp de Allah’ın huzuruna varınca bu dünyada yaptığım işlerin hesabını nasıl vereceğim?” sorularını soracak kendine.
Ancak bunları sorgulayınca içindeki gerçek cevheri yani Allah’tan bir parça olan can’ı bulacak; Mevlâna’nın deyimiyle içindeki Firavun’u yok edip Musa’sını keşfedecek, yaratılmışların en şereflisi olduğunun bilincinde olacak ve atlas bir kumaş olduğunun farkına varıp kendi değerini anlayacak. Bu aşamadan sonra ise bütün insanların bir insandan geldiğini ve aynı Yaratıcının “ruhundan üfürdüğü” bir varlık olarak onlarla aynı cevheri taşıdığını bilecek. Ruhlar âleminde kardeşçe bir arada yaşadığı insanlarla, bu dünyada da güzelce yaşayacak.
Yine Mevlâna’ya göre; insanlarının “toplum mutluluğu”nu yakalayabilmesi kişisel olarak kimsenin tek başına başaramayacağı bir husustur. Çünkü “toplumun insanları” uzuvlar gibi bir bedeni oluşturur, eğer bir ya da birkaç uzuv sağlıklı çalışmazsa sağlam uzuv da rahatsızlık çeker, hattâ bütün beden tam anlamıyla iş göremez. Bu benzetmeyi ülkeler arası iletişime - iletişimsizliğe uyarlamak da mümkün. Ya da bir zincirin halkaları gibi algılanarak tekten yola çıkılıp; uyumsuz bir kişi toplumu bozar; uyumsuz bir toplum ülkeyi bozar; uyumsuz bir ülke de bütün dünyayı rahatsız eder, bozmaya çalışır tespitini yapmak mümkün.
‘Ben’ ‘Biz’ yok; sadece ‘O’ var…
Hz. Mevlâna, bu çağ insanının sergilediği “ben” ve “biz” merkezli tavırlarını, makam kavgalarını, maddiyat mücadelelerini sivil bir tarih kitabı olarak eserlerinde önümüze koymaktadır. Bu sahne aslında küreselleşme adına kendi rengini diğer renklere egemen kılmaya çalışan ve hattâ diğer renkleri yok sayan günümüz dünyasından da bir perdedir.
“Gel, gel; daha yakına gel!
Beni, benliği;
bizi, bizliği terk et öyle gel!
Gel, gel; daha yakın gel!
‘Biz’den de ‘Ben’den de vazgeç,
öyle gel!
Gel, gel!
‘Sen’lik ve ‘Biz’lik yok oluncaya kadar gel!
Kibri ve kendini beğenmeyi bırak;
Yüce Yaradan’a gönlünde yer ver!
Gel, gel!
Ben’i bırak, benliği bırak; öyle gel!
Gel, gel!
Biz’i bırak, bizliği bırak; öyle gel!
Gel, gel!
Sadece ‘O’ kalıncaya kadar gel!”
(Mevlâna, Divân-ı Kebir, Gazel No: 251)
Vahdet denizine dalıp tüm renklerimizden kurtulmakla, benlik duvarını yıkıp dostluk bahçelerine ulaşmakla ve sevgiyle birleşip kini yok etmekle insanların bir arada yaşayabileceğini vurgulayan Hz. Mevlâna, belki de günümüz insanının en önemli sorununa çözümler sunmaya çalışıyor. Tüm insanları bir kökten yetişen aynı ağacın dallarına, aynı gemide Sevgili’ye doğru yol alan yolculara benzetiyor. Dallardan birinin kötüleşmesinin, gemideki bir yolcunun isyan çıkarmasının tüm ağacı-yolcuları olumsuz yönde etkileyeceğine vurgu yaparak insanoğlunun tek başına değil bir bütünün parçası olduğunun farkına varmasını istiyor.
Haydi, gelin aynı renge girelim…
“Gelin, gelin!
Hepimiz toplanalım;
bir an için olsun
toprak bedenlerimizi yok edelim!
Gelin, gelin!
Kendimizi umursamayalım;
suya dalıp aynı renge girelim!
Zaten hepimiz, aynı ağacın dalları;
aynı yolun yolcuları değil miyiz?
(Mevlâna, Divân-ı Kebir, Gazel No: 1702)
Bugün karşımızda, bütün icatlarını bedenin rahatı için harcayan ama gönül açlığının farkına bile varamayan “çağdaş” dünya insanı var! Tüm evreni keşfetmeye çaba harcarken, içindeki küçücük ama âleme işaret olan cüz’ünden gâfil olan muhtaç insan var! Yani bizleriz bu insanlar; kendimizi “medenî” olarak nitelendiren bu dünya insanlarının bir parçasıyız. Elest bezminde bir arada mutlu mutlu yaşarken bu dünyaya geldikten sonra dünyalık menfaatler uğruna birbirimizle kavga eden biziz; binlerce kilometre uzaklardan gelip maddiyat uğruna suçsuz insanları öldüren biziz. Biz insanız, ama sadece görünüşte insanız…
Mevlâna bize ne mesaj veriyor?
Mevlâna eserlerinde ne söylüyor? Bunca beyitleri arasında bu mesajları nasıl algılayacağız? Yoksa Mesnevî’sindeki hikâyelere takılıp kalıp kendi deyimiyle terazinin kefesi ile oyalanıp içindeki “dane”den mahrum mu kalıyoruz? İşte bu mesajlardan yazımızla ilgili birkaç tanesi:
* Ey insan sen bir Padişah oğlusun, asilsin, eşref-i mahlûkatsın, basit ve yanlış işlerle uğraşma! Kendin bir atlas kumaşsın, öyle yırtık bir elbiseye yama olma!
* İyinin de kötünün de Allah’ın bir takdiri olduğunun farkına vararak kötüyle fazla cebelleşme, onu fazla muhatap alma, ama sakın onlardan da olma; kendine, dikenle uzlaştığı için çiçek açan, dibine atılan gübreye sabrettiği için güzel kokuya kavuşan gülü örnek al!
* Unutma ki yaratılmıştan şikâyet Yaradan’dan şikâyettir.
* Geldiğin ve daima kalmak için geri döneceğin makamı unutarak, oyundan ibaret bu dünyaya fazla dalma; ama gücün yettiğince de çalışarak muhtaç duruma düşme! Sadece kendin için çalışma, diğer insanlara da faydalı olmak için çalış!
* Asla yalnız kalma, diğer insanlarla bir ol, birlik ol; çünkü insan bir damla gibidir. Eğer diğer damlalarla birleşip bir akarsu oluşturamazsa ne denize ulaşıp yenilenebilir, ne de tek damla halinde toprağa bir yardımı dokunabilir…
Ey insanlar, kopmayın, toplanın
“Bir” menzile doğru yol alın!
Yıllarca aynı çalışma ortamında, aynı sokakta, aynı apartmanda, aynı siyasi partide dostça geçinen, ortak bir hedefe doğru ilerleyen, aynı amaçları güden insanlar bir gün karşılarına çıkan dünyalık bir menfaat için birbirlerini ezip geçmiyorlar mı? Mevlâna’yı anlasaydık onun; “Dost, dost uğruna canını bile feda edendir.” sözünü idrak edebilseydik yıllardır bunlar yaşanır mıydı? Mevlâna’nın; “Padişahların tahtı bile aşkın yanında bir tahta parçasından ibarettir.” beytini yorumlayabilseydik, dünyalık küçücük bir makam için insanca yaşama özgürlüğünü bir kenara itebilir miydik? Yine Mevlâna’nın; “Bir Allah’a secde et de kırk insana secde etmekten kurtul!” vecizesini okumasını bilseydik, Yüce Allah’ın “Rezzâk” ve “Fettâh” isimlerini kavrayabilseydik maddi-manevi çıkarlar için insanların önünde boynu bükük ellerimizi ovuşturur muyduk? Ya da dünya insanı; Ahmed Yesevî’yi, Mevlâna’yı, Yunus Emre’yi, Hacı Bektaş-ı Veli’yi ve diğerlerini anlasaydı binlerce kilometre uzaktan bir ciğer parçası kapmak için başka ülke insanının kanına susar mıydı? Son 70 yıl içerisinde elini silaha uzatmadan sadece 24 gün geçirebilen dünya insanı bu insani değerlerin farkında olsaydı, “İnsanların en hayırlısı insanlara faydası olandır.” hadis-i şerifini algılayabilseydi, daha da önemlisi kendilerine gönderilen peygamberlerin hayatlarını iyi okuyabilselerdi Firavun ve Nemrut gibilerinin rollerini üstlenirler miydi? Hayvanlar birbirlerini yiyerek yaşamını devam ettirmek zorunda olabilirler, ancak insanlar birbirini “yiyerek” onların safına katılmamalı.
“Şu zincirin halkalarına bir bakın!
Hepsi ayrı ayrı;
ama bir araya gelir,
kapıya bend olup
ev sahibini düşmandan korurlar.
Şu kuşların uçuşuna bir bakın!
Hepsi de bir araya toplanır,
bir menzile doğru uçarlar;
ama kanatlarını birbirine çarpmadan.
Zincir halkaları ayrılsa
kuşlar kanatlarını birbirlerine vursa
ne evin sağlamlığı kalır,
ne de menzile ulaşılabilir.
Ey insanlar sizin de gönülleriniz ayrı ayrı;
hadi siz de toplanın kopmadan, çarpmadan,
menzile doğru yol alın!”
(Mevlâna, Divân-ı Kebir, Gazel No: 433)
