Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Bir An

Bu Yazıyı Paylaşın:
Bir An

Hümeyra Hanım, annelik içgüdüsüyle çok sevdiği ince ve pembe renkli yün hırkasını oğlunun kelepçeli ellerine örttü. İnsanoğlu, sosyal statüsü ne olursa olsun hatasının, yüz kızartıcı suçunun bilinmesini, bilinse de yüzüne vurulmasından hoşlanmıyordu. Bağrış çağırıştan korkan çocuklar annelerinin bacaklarına sarılmışlardı. Serap Hanım; rüzgârda dalgalanan lapiska saçları, mavi gözleriyle duasının bu kadar çabuk kabul olmasına inanamıyordu. Son bir aydır artık hayat onun için çekilmez olmuştu. Kocasının bir kadının onuruna yediremeyeceği sapık ilişki isteklerine red cevabı veriyor, kavgaları bitmiyordu. Dün gece yine bunlardan birisi yaşanmıştı. Yüreği yanan kadın, “Allah, tez zamanda belanı versin” diye dua etmiş ama bu kadarını kendisi bile tahayyül edememişti. Yine de beklediği bir olay hayat buluyordu ve çok da şaşkın değildi.

Komiserin; “evi arayacağız” demesiyle bir ekip evi aramaya koyuldu. Kaya, pembe hırkayla örtülmüş kelepçeli eliyle ekip arabasına doğru götürülürken köşkün kapısının önünde birkaç acar gazeteci çoktan mevzi almış, haber topluyorlardı.

Poyraz Bey, elbiselerini değiştirmek için odasına çıkarken emirler yağdırıyordu. Aranacak bakanlar, etkili dostlar, şirketteki müdürler, ne kadar üst düzey yönetici varsa toplantı yapılıp görüş alınacak ve zararı en aza indirmenin yolları aranacaktı. Ve avukatlar, en büyük iş onlara düşecekti. Ailenin bütün itibarı onların ellerindeydi. Aldıkları çuval dolusu paranın hakkını verme zamanı gelmişti.

Vatan caddesindeki Emniyet Müdürlüğü’nün önünde canlı yayın arabaları, kameramanlar, muhabirler hepsi yer ve haber kapma yarışı içerisindeydiler. Kaya, pembe hırkayla örtülü elleri, yüzünde patlayan flaşlar, niye yaptınız, niçin öldürdünüz soruları arasında hala gecenin etkisinden kurtulamamış, olanları kötü bir kâbustan ibaret sanıyordu.

Oğlu sorgudayken Poyraz, “adamı ipten alır” diye tanımlanan avukatlarıyla beraber emniyete geldi. Cinayet büro amirinin gelen telefonlardan iyice bunaldığı belliydi. Poyraz’ı kendi odasında misafir etti.

- Sayın Amirim suçlama nedir?

- Dün gece bir kadın öldürüldü. Bu kadın “basit bir fahişe”. Oğlunuz bu kadına tutulmuş. Bir daire satın alıp bakımını üstlenmiş. Yaklaşık iki aydır sık sık eve gelip gidiyormuş. Dün gece de beraberlermiş. Zaten cesette ve ortamda oğlunuza ait olduğunu düşündüğümüz sperm kalıntıları mevcuttu. Adli tıp laboratuvarından kesin sonuç bekliyoruz. Oğlunuz da tüm bunları kabul ediyor. Ayrıca elimizde oğlunuzu apartmana girerken ve çıkarken gösteren kamera kayıtları var. Kadının altı patlar Smith Wesson tabancayla vurulduğunu düşünüyoruz. Aynı silahtan oğlunuzda da var. Kadın boğuşma olmadan enseden, tanıyıp güvendiği birisince vurulmuş. Kaya Bey ise ısrarla öldürmediğini iddia ediyor.

- Boş kovan yok mu? Eşleyin.

- Efendim altı patlarda boş kovan yere düşmez. Çekirdekte parçalandığı için sağlıklı bir eşleme yapamıyoruz.

- Yani?

- Oğlunuz şu anda birinci derece cinayet zanlısı. Biz ifadesini tamamlayıp savcılığa sevk edeceğiz. Başka bir şey yapamayız.

- Sağ olun.

- Keşke, bunlar yaşanmasaydı.

- Keşke, diyerek memurun getirdiği köpüğü üzerinde şekersiz kahvesini içmeye başladı.

Küçük dağları ben yarattım, büyük dağlar benden sorulur duruşundan taviz vermeden gayet dik durmaya çalışıyor, içinden de muhasebe ediyordu. Bu hangi günahın bedeliydi? İnsan denen, zayıflığından habersiz varlık ancak darda kalınca bunu muhakeme ediyordu. “Ulan hıyar, üçüncü sınıf bir fahişeyle ne işin olur? Adam, bir halt ettin niye öldürürsün?” Cemiyetin yüzüne nasıl bakacağız? Offf. Uluslararası arenadaki itibarı, borsa… Aman Allahım bir ömrün emeği, salak bir evlat yüzünden çöp mü olacaktı? Bundan daha kötüsü ne olabilirdi? Dur! dedi. Sen ne vartalar atlattın bunu da atlatırsın. Hem şımarığın belki aklı başına gelir. Son yudumuyla beraber;

- Rica etsem Kaya’yı görebilir miyim?

Sorgusu yeni biten Kaya nezarette, ıslak bir köpek yavrusunun köşeye sinmişliğiyle beraber başı ellerinin arasında acizlenip, belirsiz geleceğine bakıyordu. Kaya, babasını gördüğüne bu kadar sevineceğini söyleseler inanmazdı.

- Ben öldürmedim baba diyerek, zırlak bir şekilde parmaklıkların önüne geldi.

- Ulan! Gül gibi karın var. Her şeye rağmen bir halt işleyeceksin. Hiç olmazsa konumuna uygun hallet. Bütün bunlar üçüncü sınıf bir fahişe için değer mi?

İçindeki öfkesine, kızgınlığına rağmen yüreği sızlıyordu. Evlattı işte… Saçlarını okşayarak;

- Oğlum! Seni ne pahasına olursa olsun kurtaracağım...

Sabah mutluluk naralarının doldurduğu köşkü hüznün sessiz iniltisinin moral bozucu yankısı her köşeden geliyordu. Hizmetçilerin hepsi bir işi bahane edip en uzak köşelere saklanmışlardı.

Poyraz, yalının duvarları beyaza boyalı odasında, ortasında sadece kendisine ait o rahat koltuğuna oturdu. Sonra boğaza nazır boydan boya camla kaplı tarafına yönelerek seyre daldı. Her önemli kararı almadan önce burada oturur. En derin iç muhasebelerini yapar. Bütün matematik hesaplarını burada bitirirdi. Bu oda onun sığınağıydı. Dolu olan aklını, kalbini ve içindeki tüm pisliklerini bu boş odaya kusardı. Derler ya; adamın birisinin sırrı varmış kimseye söyleyemediği için karnını şişirmiş. Bir büyük de demiş ki: Git kör kuyulara söyle içini rahatlat. Kimseler bilmemeliydi sakladıklarını, kendi bile kendine sessizce itiraf edip temizleniyordu. Hiçbir insan evladı kendini adi, günahkâr göre göre yaşayamazdı. Mutlaka bir şekilde temizlenip arınıp ben iyiyim, insanım deme ihtiyacı vardı. Bu yaşananları hak ediyor muydu, nerede hata yapmıştı? Geriye doğru ağır ağır zamanda yolculuğa başladı;

Kara kaplı defter kalındı ama iş hayatında olurdu böyle şeyler, yoksa kuzu postuna bürünmüş kurtlar beni çiğ çiğ yerdi. Otuzlu yaşlarına gelince durdu. Derin bir ah çekti. Belki de kırılma noktası o olaydı. Ortağı Hacı Avni Kurt, çok kabiliyetli iyi bir tüccar ve adam gibi adamdı. Her şey yolundaydı. Avni Bey gülen, sakin ve bir o kadar da sıkıntılı gözlerle iki kahve istedi. Poyraz şaşırmıştı.

- Ne o ortağım neyi kutluyoruz?

Kutlama olmadığı halinden belliydi. Cevapsız kalan soruya az sonra geniş izahatlı cevap gelecekti.

Kahveleri getiren sekretere:

- Kızım dışarıda kıyamet kopsa içeri kimseyi almayın.

Rahat pozisyondaki Poyraz aniden toplandı. “Ne oluyor?” dercesine bir bakış attı.

- Ortağım, uzun lafın kısası ben ayrılacağım, şirket dâhil her şey sende kalsın. Ben payıma düşeni alıp gideceğim.

Kulaklarını eliyle yokladı. Duyduğu inanılır bir şey değildi. Ve bir sorun da yoktu.

- Bir yanlışım mı oldu?

- Bana bir yanlışın olmadı... Fakat sen kazandıkça hırslandın. Gözlerin dönmeye başladı. Haddi zorlamaya kalkışınca burada büyük bir yangın çıkar. Ben dâhil kimse söndüremez. Gördüğüm kadarıyla sana nasihat de fayda vermeyecek.

-Saçmalama... Benimkiler, içinde bulunduğumuz şartlarda pembe, beyaz kusurlar. Hem sen hayrına mı çalışıyorsun?

-Ben parayı severim. Kazanmak için bütün meşru yolları kullanırım. Yanlışın, haramın hiçbir rengine bulaşmam. Güçlendikçe merhametim artar. Kibrim, gururum değil. Kıymet verdiğim parayı da en büyük değerler; Allah ve Resulü yolunda harcarım. Senin yolundan gelen sabun köpüğüne benzer, bir gün elinden öylece kayar gider, kendin bile şaşırırsın. Haramın binası olmaz.

Adam hiç olmadığı kadar ciddiydi. Servetini kaybet; Avni’yi kaybetme. On yıl işe gelmesen o senin payından zerre miskal kendisine yazmazdı. Ama el mecbur…

- Tamam, dedi.

Bu nasihat, büyük dostun son nasihatiydi ve zaman onu haklı çıkarmıştı. Yenilmişlik duygusuyla “eski dost düşman olmaz” dedi. Çevresindekileri tek tek düşündüğünde en sağlıklı, doğru aklı ancak o verebilirdi. Belki söyleyeceklerini kendisi de biliyordu. “Sabret, zaman her şeyin ilacıdır. Allah büyüktür.” Ama ondan duymak başkaydı, çünkü o inandığınca yaşıyordu. “Selamet bulursun.” derken görünmez bir gözle olacakları sanki görüyordu da söylüyordu. “Allah’ın yardımı gelecek” dediğinde sanki Hüda ile konuşup ahid almışçasına güven veriyor, içinizi ısıtıyordu. Öyle bir tesiri vardı ki en olumsuz vakaları, çökmüş insanları sarıp sarmalayıp umut dolu gözlerle bakar hale döndürüyordu.

Şimdi bin bir zahmet, stres ve kavgalarla sahip oldukları, sabun köpüğü misali elinden kayıp gidecekti. Kumdan kaleleri büyük bir dalgada yıkılıp yok olacaktı. Ahşap sehpada duran sudan bir yudum içti. Sanki bütün yılların yorgunluğu bir anda üzerine çökmüştü. Zor zahmet kapıya kadar gidip hizmetçiden telefonu isteyecekti. Kapıyı açtığında kız kapının önünde elinde bir zarf bekliyordu.

- Ne o kızım?

- Efendim bir bey geldi aşağıda bekliyor. Şu anda kimseyle görüşmüyor deyince bu pusulayı gönderdi.

- Kimmiş?

- Güvenlik şirketinin sahibi Levent Atabeyler

- Ne arıyor burada?

Mektubu açtı. Sanki ab-ı hayat suyu içmişçesine kendine geldi. Omuzlarındaki bütün yükün kalktığını hissetti. Bir dakika öncesinin düşüncelerini unutmak istercesine; “Ben kazandım Hacı Avni” dedi. “Hemen yukarı gelsin” emrini verdi. Ama aşağıya bağırmaktan kendisini alamadı.

- Yukarı gel Levent oğlum.

Çağrının muhatabı yavaş ve umarsız adımlarla üst kata çıkıp kimsenin giremediği sır odasına elini kolunu sallaya sallaya girdi. Levent’e öyle bir sarıldı ki buna kendisi de şaşırmıştı. Bu içtenlik ne acayip bir duygu, unutalı yıllar olmuş. Aldığı haberle, en sevdiği kayıp oyuncağını bulan bebek kadar sevinçli, 23 Nisan’da valinin karşısında şiir okuyacak çocuk kadar heyecanlıydı. Eli ayağı titriyor, dengesiz davranışlar sergiliyordu. Koluna girip kendi koltuğuna oturttu. Ellerini ovuşturarak anlat bakalım dedi.

- Beyefendi, Kaya Bey’in ilişkide olduğu kadın. İşim gereği gayri resmi kaynaklarımız, ilişkilerimiz oluyor.

- Mafya mı?

Soru cevapsız kaldı.

-Ben Kaya Bey’in ilişkisinden haberdardım, fakat ne bunun önüne geçebilirdim ne de başkasına söyleyebilirdim. İlk başlarda satıcısıyla beraber fotoğraflarını ve görüntülerini kaydetmişler, tam şantaj yapacakken Kaya Bey kıza ev alıp metresi yapınca kız vazgeçmiş.

- Tabi onun için bulunmaz nimet. Kafasız çocuk.

- Dün gece Kaya Bey evden çıkınca kızın satıcısı eve gelip kayıtları istemiş. Anlaşılan adam işin boyutunu tahmin etmiş olmalı ki eve arkadan girip Kaya Bey’in çıkışıyla hemen dairenin kapısını çalıyor. Usulca konuşup red cevabı alınca kızın ensesinden sıkmış.

Elindeki kapalı zarfı uzatarak

- Burada adamın evinde bulduğum fotoğraflardan birkaçı var.

- İğrenç herifler, para için aşağılaşan mahlûklar.

- Neyse, şimdi adam benim evin bodrumunda, tüm kayıtlar da evde. Polisten önce size geldim. Belki sormak istediğiniz konular olabilir. Aile sırları gibi…

- Doğru düşünmüşsün. Arabayı hazırlatayım.

- Efendim! Benim arabayla gidelim, sizi muhtemelen izliyor olabilirler. Her satıcının arkasında daha büyük satıcılar vardır. Fazla dikkat çekmeyelim.

Saat gece yarısıydı. Poyraz için gündüz kararan dünyası, gecenin zifiri karanlığında adeta tekrar aydınlanmıştı.

Levent direksiyonda, yanında Poyraz Bey son sürat gidiyorlardı.

- Senin saçların uzun değil miydi?

- Kestirdim. Alışamadığımdan şapkasız dolaşamıyorum.

- Niye bu işe bulaştın Levent?

- Efendim, ben sizin şirketlerinizi koruyan güvenliğim. Size bir şey olursa bana da olur. Ayrıca bu işi benim firmama Kaya Bey verdi. Vefa borcum var.

- Vefa... Hacı Avni gibi konuştun Allah Allah. Bu iş bitsin seninle teşviki mesaimiz daha fazla olacak. Bu iyiliğin karşılıksız kalmayacak.

- Lütfen ben zaten iyi kazanıyorum. Ayrıca sizi korumak bizim işimiz.

Daha dikkatle Levent’e baktı içi iyice ısındı.

- Sana oğlum desem o kadar yakın hissediyorum.

- O sizin güzelliğiniz. Yine de mesafeyi korumamız gerek. Yani konumunuz zarar görür.

- Baban seninle ne kadar övünse azdır.

- Affedersiniz! Ama bırakın şu şerefsiz adamı. Tanısanız siz de benim gibi düşünürsünüz. Sesinin ve gözlerinin ateşinden öfkesi anlaşılıyordu.

-Yaranı deştim galiba. Sana bunu yapan dünyanın en adi şerefsiz adamıdır.

- Ben doğmadan bizi bırakıp gitmiş.

- Hiç görmedin mi?

- İzini yeni buldum şerefsizin. Bazen uzaktan bakıyorum, kimi zaman da kendimi tanıtmadan konuşuyoruz.

- Ne merhametsiz adammış. Kızgınlığın anlaşılır.

- Sadece acıyorum. Bir gün bana muhtaç olacak. Ben de bütün acılarımın intikamını alacağım.

- Soğuk yenen yemek. Seni daha çok sevdim.

-Ona hiç şüphem yok.

Levent’in elleri direksiyondaydı ama içinde bastırılmış patlamayı bekleyen bir volkan vardı. Ve o zamansız patlamasını istemiyordu. Usulca parmaklarını piyano çalarcasına direksiyona vurarak sakinleşiyordu. Gözlerinde avını tuzağına düşüren aslanın ışıltısı vardı ve karnındaki gurultu ise şehrin diğer ucundan duyuluyordu. Poyraz ise kendi derdinden bunları duyamayacak kadar sağır, göremeyecek kadar kör olmuştu.

Şehrin merkezinde ama göz önünde olmayan, sakin muhitteki eve geldiler. Levent salondaki televizyonu açtı. Poyraz çoktan koltuğa oturmuştu.

- Efendim bunlar görüntüler. İsterseniz ben çıkayım sadece siz seyredin.

- Zaten biliyorsun kal!” Dakikalar ilerledikçe Poyraz koltuğa tırnaklarını geçiriyordu. Oğlunun aşağılaşması yetmemiş bir de sapıtmıştı. Ellerini sallayarak,

- Kapat! diyebildi. Levent’in uzattığı serin sudan içti.

Sonra katili görüp sorgulamak için bodrum kata indiler. Levent demir kapıyı açarken ortamın loşluğu insana hafif bir ürperti veriyordu. Kapısı açılan oda sanki bir sorgu odasıydı. Poyraz hiddetle içeri girdi. Ama kimse yoktu. Levent kıvrak bir hareketle yaşlı adamın ellerini tutup sandalyeye kelepçeledi. Poyraz’daki hiddetin yerini korku ve şaşkınlık almıştı. Titrek bir sesle:

- Ne yapıyorsun, dedi.

Tepeden sallanan lamba yandı. Levent şapkasını sonra gözlerindeki lensleri çıkarttı. Poyraz, ışığa alışmaya çalışan gözlerle baktı. Sanki kendi gençlik fotoğrafına bakıyordu.

Masanın üzerinde de birçok dosya vardı. Önce kalın dosyayı açtı. Poyraz’ın; kaçta kalktığı, yattığı, yediği, içtiği kısacası a’dan z’ye her bir bilgi vardı. Sonra her bir aile ferdinin dosyalarında en ince, detaylı bilgiler mevcuttu. Hatta bazılarının altı çizilmişti. Muhtemelen zaaflarıydı. Sonra holdingle ilgili dosyalar...

- Bunlara iyi bak. Senin ve sevdiklerinin hayatı bunların içinde. Eminim ki çoğunu sen bile bilmiyorsun. Fakat ben her ayrıntıyı biliyorum. Senden intikam almak için yıllardır hazırlıyorum. Fakat kader benim kadar sabırlı değildi. O gece plansızca işlenen cinayet, işi kolaylaştırdı, sizi benim kucağıma düşürdü.

Levent masadaki dosyadan bir kadın resmi çıkardı.

- Şimdi de buna iyi bak!

Resim genç ve güzel bir kadına aitti. Hemen tanıdı.

“Zülal…” demesiyle tokadı yemesi bir oldu.

- Sende ne arıyor bu?

- Arabada demiştin, şerefsiz babanı görmüyor musun, diye? Evet şimdi karşımda oturuyor.

- Olamaz. Hayır. Aman Allahım.

-O benim annem. Siz de…

- Oğlum!!!

Levent, yılların intikamını almak istercesine bir yumruk daha attı. İhtiyar yere düştü.

- Bana oğlum deme! Hiç utanmadın mı, düşünmedin mi? Arkanda hayallerini, hayatını çaldığın insanı.

- Ben onu çok sevmiştim. Yaşanan bir anlık gençlik hatasıydı.

- Senin bir anlık hatanın bedelini biz bir ömür boyu çektik. Yedi yaşına kadar köyde bana herkes çirkin lakaplarla seslendi. Yolda anneme laf üstüne laf atılırdı. Hep hızlı hızlı yürürdük. Seviyorum demek soyut bir kavram, al sana somut bir sevgi misali;

Kaç kere anneme sordum; Babam kim diye? Bir kere olsun söylemedi, kötü bir söz sarf etmedi, işte o gerçekten sevendi. Sen sevgi cimrisisin. Bir gün bir defa olsun dönüp baksaydın görürdün.

- Senden haberim yoktu.

- Olsa ne olurdu? Varım veya yokum önce “insan” ol. Yaptığın bir hata, bari telafi et. Yalnız bırakma.

- Beni nasıl buldun?

Tamamen tesadüf veya ilahi tecelliyat. Bana holdingin güvenlik işleri verildiği gün lütfedip odana almıştın.

Durdu sanki o günü, anı tekrar yaşıyordu.

- Evet hatırladım. Beş dakika görüşmüştük.

- O beş dakika örtülü olan öfke örtüsünü kaldırdı hayatımın tüm planını, akışını değiştirdi.

-Ne oldu da anladın?

-Tam çıkarken vitrindeki antika dolma kalemin çiftinin teki yoktu. Sorduğumda yıllar önce bir sahil kasabasında kaybettiğini söylemiştin. O an dünyanın bütün sıcak suları başımdan aşağı dökülüp dizlerimin bağı çözülmüştü. Olduğum yere yığılıp kalacaktım. Çünkü diğer eş bende, yani annemden kalan beni sana götüren en büyük iz.

Kalemi cebinden çıkarttı. Şah damarına dayadı.

- Bunu şimdi sokup bir delik açsam beş litre kanın yarım saatte boşalır, köpek gibi kıvrana kıvrana ölür gidersin.

Gene de tüm öfkesine, kinine ve acı hatıralara rağmen içi tir tir titriyor. Yılların boşluğunu, özlemini doldurmak istercesine “Baba, baba…” diyerek boynuna sıkıca sarılmak istiyordu. Kalemi yere fırlattı. Duygularını bastırmak için peş peşe iki yumruk vurup ihtiyarı sandalye ile birlikte yere yapıştırdı.

Poyraz bu haliyle İstanbul’a benziyordu. Duygu dünyasında dört mevsimi aynı saatte aynı anda yaşamaya başlamıştı. Ama asıl olay, yıllardır aklında askıda durup boşlukta dolaşan bilgilerin yerini bulup yerleşmesiydi.

“Bir an, her şey bir an” demişti Hacı Avni sevgili ortağım; hayır-şer, sevap-günah bir anda çizgiyi geçersin. Güzelse devam et. Kötü ve günahsa tövbe et, hemen bedelini ödeyip geri dön. Yoksa o bedel çığ gibi büyüyerek seni ve sahip olduğun her şeyi ezer geçer, faturası daha ağır olur.

Bunu idrak etmesi, kendi evladının elinden yediği iki yumrukla olacaktı. Hacı, şimdi burada olsa ne derdi? “Kalk ortağım, günahın cezası ahirete kalmadı. Ayağa kalk ve devam et.” Levent, Poyraz’ı tekrar sandalyeyle beraber yerden kaldırdı. Poyraz’ın adeta direnci artmıştı. Sabaha kadar dayak yese bana mısın demezdi. “Sık, sık da için ferahlasın…” dercesine bakıyordu.

- Gerçek katil burada, cinayet silahı da elimde, oğlunu kurtaracağım: Bana öyle bakma, senin kafana sıkmak seni bir kez öldürmek olur. Kalan ömründe her gün öleceksin.

Poyraz ise ödenebilecek tüm bedeli ödemeye hazırdı.

Gecenin zifiri karanlığının koynunda yılların intikamı alınırken boşluğa sıkılan tabancadan gelen kurşun sesleri, her şeye rağmen öfkesini, kinini akıllıca kullanmayan bir insanın yürek iniltisine benziyordu.

Levent’in gayri meşru bir bedeni vardı ve buna sebep olan kişiden kendi öcünü almıştı. Meşru bedenleri olduğu halde aklı, kalbi ve ruhu gayri meşru olan ve bunu bir hastalık, virüs gibi topluma yayarak herkesi kendilerine benzetmek, düştükleri lağıma başkalarını da çekme derdinde olanlara kim dur diyecek, hesap soracaktı?