Beşir Ayvazoğlu ile Edebiyat ve Edebi Şahsiyetler Üzerine Söyleşi
Yazdığınız eserlerde biyografiler çok büyük bir yere sahip. Niçin biyografiler desek neler söylemek istersiniz?
Aslında benim yazdığım biyografileri, sadece biyografisini yazdığım bir şahsın özel hayatı olarak görmemek lazım. Eğer dikkat ettiyseniz seçtiğim figürler, yaşadıkları devirlerde edebiyatta, sanatta, fikirde son derece önemli roller oynamış şahsiyetlerdir. Dolayısıyla onların biyografisini yazarken tek başlarına ele almak da mümkün değildir. Aslında içinde bulundukları şartlar, çevreleri, devrin fikri, ilmi, ekonomik, sosyal atmosferi hepsi içine girdiği için, aynı zamanda o şahsın yaşadığı devrin panoramasını ihtiva eden çalışmalar haline gelirler. Bu tarzda yazılmış biyografiler, aynı zamanda bir dönem çalışması olup yakın tarih çalışmaları için zemin ve kaynak teşkil edecek araştırmalar niteliğini taşır. Ben de belli figürleri öne çıkararak Türk edebiyatının belli meselelerine ve düşünce tarihine katkıda bulunmak amacıyla yola çıktım.
İlk biyografik metni ne zaman yazdınız?
Tabi biyografi yazarlığımın uzun bir geçmişi var. En eski yazım, 1968 tarihli, Sivas’ta haftalık bir mahalli gazetede dört hafta üst üste yayınlanmış Ali Şir Nevaî biyografisidir. 15 yaşındaydım o zaman. Tabi ilk anda ciddi olarak Yahya Kemal’in hayatı üzerine yoğunlaştım. Bu da çocukluğumdan itibaren Yahya Kemal’in benim düşünce ve sanat dünyamdaki yerinin önemiyle alakalı bir tercihti. Bir bakıma ona borcumu ödemek maksadıyla, 1980’lerin başında Eve Dönen Adam adında biyografi özellikleri de taşımakla beraber Yahya Kemal’in bir fikir adamı olarak portresini çizmeye yönelik bir kitapla başladım. Yahya Kemal’in hayatının belli bir dönemini kapsayan bu biyografi ve yorum denemesi, beni bir bakıma Yahya Kemal hakkında söz söyleyebilir birisi konumuna getirdiği için talepler oldu. Zaman içerisinde Yahya Kemal’in hayatını daha geniş olarak ele aldım ve onun bütün yönlerini alfabetik olarak anlatan bir ansiklopedi bile yazdım. Bozgunda Fetih Rüyası adında, Yahya Kemal’in hayatını anlattığım biyografik bir romanım da var.
Bir döneme yoğunlaştığınız zaman aynı dönemde yaşamış diğer şahsiyetler de yavaş yavaş alakanızı çekmeye başlıyor. Mesela Yahya Kemal’in hem yakın arkadaşı hem rakibi hem de sürekli kavga halinde olduğu Ahmet Haşim... Araştırmalarınız sırasında eğer ilgi alanlarınız, yazmayı planladığınız konular fazla olursa taradığınız gazeteler, dergiler vb. çok daha istifadeli olur. Tek konuyla ilgileniyorsanız sadece onu görürsünüz. Eğer birçok konuyla ilgileniyorsanız hepsini görme şansınız olur. Dolayısıyla bu çalışmalar sırasında ilgimi çeken konular ve fikirler hakkında dosyalarım oluşmaya başladı. Zaman içerisinde talepler oldukça veya benim bir eşref saatime denk gelince o dosyalar açıldı ve birbirini tamamlayan monografiler ortaya çıktı. Peyami Safa biyografisi de öyle... Peyami Safa’yı yazarken mesela Filorinalı Nâzım diye çok az bilinen, fakat 1920-30’larda Türk edebiyat ve basın dünyasının en renkli tiplerinden biri olan şahsiyet ilgimi çekti. Peyami Safa’nın “Türk Şiir Kralı” lakabını taktığı Filorinalı Nâzım, Peyami Safa’nın biyografisinden doğdu.
Şiirle de uğraştığım için hayatına ilgi duyduğum, şiirlerini, özellikle Hüsn ü Aşk’ını çok sevdiğim Şeyh Galib’in hayatını yazdım. Büyükşehir Belediyesinin 1994-95 yıllarında kültür işlerini yönetirken Şeyh Galip Sempozyumu düzenlemiştik. O sempozyumun bildirilerini yayına hazırlarken kitapta biyografinin eksik olduğunu fark ettim ve bir Şeyh Galip biyografisi yazdım. Bu biyografi zaman içerisinde gelişerek “Kuğunun Son Şarkısı” adını verdiğim bir kitaba dönüştü.
Öte yandan Tercüman ve Türkiye gazetelerinde birlikte çalıştığım ve “ağabey” dediğim rahmetli Tarık Buğra... Onun 75. yaşı dolayısıyla Türkiye Yazarlar Birliği tarafından düzenlenen programda bir tebliğ sundum. Kendisi hayattayken bu tebliğ yavaş yavaş bir metne dönüştü. Böylece “Tarık Buğra Güneş Rengi Bir Yığın Yaprak” adlı biyografi doğdu. Aslında bütün yazdığım biyografiler birbirinin içinden doğan, birbirini besleyen, bir arada düşündüğümüz zaman hepsi bir bütün teşkil eden çalışmalardır. Son çalışmam, Asaf Hâlet Çelebi’nin hayatını anlattığım bir biyografidir. Zannediyorum ekim ayında çıkmış olacak. O da bütün bunlarla yakından alakadar. Zira Şeyh Galip üzerinde çalışırken Asaf Hâlet Çelebi’yle ayrıca ilgilenmeye başladım. Çünkü Asaf Hâlet Çelebi, Şeyh Galib’in hayranı. Onun hayatını 1950’lerde İstanbul dergisinde yazmış önemli bir şahsiyet. Kısacası, yazdıklarım birbiriyle o kadar iç içedir, birbirini o kadar tamamlar ki, bütün bir devri, neredeyse 10 cilt tutan biyografilerden hareketle kavrayabilirsiniz.
Sizin bir de bir fotoğraftan hareketle yazdığınız bir kitap var.
Biyografik nitelikler taşımakla beraber içinde birçok şahsiyeti barındıran bir kitap. “1924 Bir Fotoğrafın Uzun Hikâyesi”... O kitap doğrudan doğruya bir fotoğraftan hareketle 1924’ün Türkiye’sine nüfuz etme çabasıdır. Mehmet Akif’in “Asım” adlı eserinin neşri münasebetiyle Mithat Cemal Kuntay, Mısır Apartmanı’ndaki dairesinde bir yemek veriyor. Abdülhak Hamit, Süleyman Nazif, Cenab Şahabeddin, Mehmet Akif, Sami Paşazade Sezai’yi bu davette, yemek masasının etrafında gösteren meşhur bir fotoğraf vardır. Ben bu fotoğrafın içine girdim ve bir kitap oldu. Benim en sevdiğim kitaplarımdan biridir. Onu da biyografik metinlerimin arasına katabilirsiniz. Şeyh Galib’i hariç bırakın, neredeyse 19. yüzyıl sonlarından 1990’lara kadar Türk edebiyat ve düşünce tarihini bu biyografiler vasıtasıyla anlatma imkânı buldum. Az kalsın unutuyordum; resim sanatıyla da biraz alakam vardır. Malik Aksel’i bilirsiniz; önemli bir ressam ve aynı zamanda bir kültür adamı ve yazardır. Onun biyografisini de yazdım, adı “Evimizin Ressamı”... Ve beş kitabını da yayına hazırladım. Musikiyle de alakam var. “Ney’in Sırrı Hâlâ Hasret” adlı kitabımda Neyzen Aziz Dede, Neyzen Emin Efendi ve Neyzen Halil Dikmen’in biyografileri var. Bunlar bir meşk zinciri teşkil eder. Dolayısıyla dönemin özellikle musiki tarihine de değinmiş oldum. Bütün bunların muhassalası, sondan bir evvelki kitabım olan “Ateş Denizi”dir. Bu romanda 1930’ları anlatmakla birlikte Şeyh Galip de önemli bir kahraman olarak yer alır. İşte Peyami Safa, Yahya Kemal, Nazım Hikmet, Şeyh Galip, Tamburi Cemil Bey, Mesut Cemil, Necip Fâzıl... Hepsi bu romanda kanlı canlı bir araya geldiler. Sadece Asaf Hâlet Çelebi ve Tarık Buğra yok. Çünkü onlar sonraki nesilden... Bu kitap hem romancı kimliğimi hem de araştırmacı ve biyografi yazarı kimliğimi yansıtır. Çünkü romanın kahramanı Galip Tahiroğlu, Tanburi Cemil Bey’in biyografisini yazmak amacıyla araştırma yapmaktadır. “Ateş Denizi”, kısaca ifade etmek gerekirse Tanburi Cemil Bey’in hayatını yazmaya çalışan bir adamın trajik hayatı... Yazarlık maceramın biyografi safhası böyle. Eğer “Defterimde Kırk Suret” ve “Siretler ve Suretler” adlı portre kitaplarımı da sayarsanız, biyografi niteliği taşıyan 12 kitap oldu.
Edebiyatçı, şair, yazar, gazeteci kimliğinizle tanınıyor, biliniyorsunuz... Hayatın kendine ait varoluşsal bir ciddiyeti ve insanın varlık âleminde özel bir yeri var. Eserlerinizde tatlı bir üslupla bu kaygıyı olabildiğince önemsediğiniz görülüyor. Adam gibi adamlar, kültür, sanat, edebiyat sizin vazgeçilmezleriniz. Belki genel olacak ama insan ve hayata dair düşüncelerinizi alabilir miyiz? Günümüzde, kitaplarınızda işlediğiniz dünyalara kıyasla nelerin eksik olduğunu düşünüyorsunuz?
Doğrusu bu, ayrıca ve uzun uzun konuşulması gereken bir mesele. Kısaca şunu söyleyebilirim: Ben geçmişe güzelleme yazan ve gününü kötüleyenlerden değilim. Her devrin kendine göre artıları ve eksileri, zaafları ve meziyetleri vardır. Bunu böyle bilmek lazım. Yaşadıklarınız hatıra haline geldikçe hafızanız kötü ve tatsız taraflarını siler, geriye yaşanmış güzel anlar kalır. Dolayısıyla “geçmişte her şey güzeldi, şimdi her şey kötüye gidiyor.” yaklaşımının doğru olmadığını düşünenlerdenim. Eskiden çok güzel değerler vardı, değerli insanlar vardı; bugün de var. Eskiden kötülükler vardı, bugün de var. Modernite çok fazla üzerimize geliyor. Değerler birbirinden ayrıştı, daha maddi bir dünyada yaşıyoruz. İnsanlar maddeye fazla bağımlı, şehirler büyük, kalabalık, tabiat sürekli bir baskı altında, insanın tabiatla ve metafizikle ilişkisi zayıfladı. Bizler kâinatın bir parçası olduğumuzun farkında değiliz artık. İnsanlar kendi içlerine çok fazla kapanıyor, çok fazla yalnızlaşıyorlar. Amenna... Hepsi doğru. Modernitenin getirdiği sıkıntılar bunlar; bir yolunu bulup aşmaya çalışmak lazım. Aşılacaktır da... Öte yandan eskiye nazaran çok daha fazla imkânlara sahibiz teknolojik olarak. Kendi açımdan düşünüyorum. Eskiden bir senede yazabileceğim bir metni (çünkü bilgiye ulaşmak zor, araştırma yapmak çok zahmetliydi) dijital makineler ve bilgisayarla birkaç haftada yazabiliyorum. Dolayısıyla bugün yaşadığımız dünya hakkında söyleyebileceğim şeyler, modernitenin getirdiği ve hemen herkesin şikâyetçi olduğu problemlerinden hareketle söylenebilecek şeylerdir.
Eserleriniz içinde konu olarak kanaatimizce sizi en güzel temsil eden eseriniz “Aşk Estetiği”. “Aşk Estetiği” deyince ne anlamalıyız? İnsanın derûnundaki karşılığı nedir? Ya da bu eser sizce insanın derûnunda nerelere dokunmayı amaçlıyor? Yazıldığı günden bugüne sizde neler değişti?
Benim ilk kitabımdır “Aşk Estetiği”. İlk baskısı 1982’de yapıldığına göre 32 yaşında bir kitap. Çıktıktan sonra kült kitap oldu neredeyse. Yahya Kemal’le ilgilenirken ister istemez Türk kültürünün, Türk-İslam kültürünün meseleleriyle de ilgilenmeye başladım. O yıllarda Yahya Kemal’i ve eski şairleri takliden aruz vezniyle gazeller, kasideler, rubailer yazardım. Yahya Kemal’in şiirinden hareketle Osmanlı kültürü, musikisi, mimarisi ve estetik dünyası üzerine düşünmeye başladım. Türk kültürünün meseleleri o zaman ilgimi çekiyordu. Ama genel olarak çevremizde konuşulanlar hamasetten öteye geçmezdi. Halen de öyledir aslına bakarsanız. Mesela Süleymaniye’yle övünürüz ama onun metafizik arka planı nedir, hangi dünya görüşüne dayanarak inşa edilmiştir, arkasındaki estetik ilkeler nelerdir? Bunların hiçbirini düşünmeyiz. Ben çok erken bir yaşta şu soruları sormaya başladım: “Tamam, Fuzuli’nin şiirlerini çok seviyorum, hayranım. Sinan’ın Süleymaniye’si muhteşem, Itrî’nin Naat’ı, Tekbir’i, Salat-ı Ümmiye’si, bütün besteleri şaheser de niye şaheser? Bunların değerleri, üstünlükleri nereden geliyor?” Tabi kaçınılmaz olarak bu beni tasavvufa ve felsefeye yöneltti. Bunu anlayabilmek için de önce estetiği bilmem gerektiğini düşündüm. Ama biraz yoklayınca aslında bu engin, muhteşem sanat dünyasının arkasında tasavvufi heyecan ve neşvenin var olduğunu gördüm. Böylece tasavvufla ilgili eserleri okumaya başladım. Mesnevi’yi, Gülşen-i Râz’ı, Fususü’l-Hikem’i, Fütuhat’ı, Tazarrunâme’yi vb. okuyarak İslam estetiğinin temel prensiplerini açıklayabileceğim veriler aramaya çalıştım. Tabi bu bilgileri değerlendirebilmek için bir terminolojiye ihtiyaç hissediyordum. Bu sebeple felsefeden yola çıkmak suretiyle İslam sanatlarının arkasındaki felsefi, estetik ve metafizik dünyayı çözümleme amacına yönelik bir çalışma yaptım. Aslında cahil cesaretiydi o. Şimdi cesaret edemem böyle bir çalışmaya. Çünkü çok geniş bir okuma gerektiriyordu hakikaten. Böylece “Aşk Estetiği” ortaya çıktı.
Tabi tasavvuf deyince, karşımıza temel kavramlardan biri “aşk” çıkıyor. “Aşk imiş her ne var âlemde İlim bir kıyl ü kaal imiş ancak” diyor Fuzûlî. Tabi ki burada aşkı, günlük manadaki sıradan aşk olarak değil, bir bilgi edinme aracı olarak anlamak lazım. Aslında aşkla eşyanın arka planına nüfuz etmek mümkündür. Çünkü varlığın temelinde aşk vardır. Allah, âlemi bilinmek istediği için yarattı. “Ben bir gizli hazineydim, bilinmeyi arzu ettim. Onun için insanı yarattım.” Bilinmek için bilebilecek birinin olması lazım. İşte bilinmeyi istemek muhabbettir, aşktır tasavvufta. Tabi bu aşk karşılıklıdır. Allah’ın bilinmeyi istemesi aşk. Allah’ı bilmek isteyen, Allah’ı tanımak, Allah’a ulaşmak isteyenin kullanacağı bilme metodu da aşk. Keşif, aşk yoluyla yapılabilir. Dolayısıyla aşktan kaynaklanan bir felsefe, özellikle Mevlana ve Yunus Emre’nin düşüncesinde de aşk temel kavram olarak karşımıza çıkar. Ben de bu estetiği temellendirmeye çalışırken ağırlıklı olarak Mevlanâ’nın düşüncesinden yola çıkarak aşk kavramı etrafında şekillendirdiğim bir açıklama tarzı getirdim. Bu açıklama tarzına da “Aşk Estetiği” adını verdim. Kısacası, “Aşk Estetiği”, İslam sanatları dediğimiz o geniş değerler manzumesinin ruhuna, arka planına nüfuz etme çabasının bir ürünü olarak ortaya çıkmış kitaptır.
Günümüzde nesiller sizce nasıl yönlendirilmeli, nasıl yetiştirilmeli? Duygu, sezgi, varlığın sorgulanması, bilinç anlamında bir tarz ve usul gözetmek mümkün mü? Özellikle kültürel mirasımızdan habersiz oluşumuz bugün ne kadar telafiye müsait?
Tabi çok ciddi kültürel travmalar, kırılmalar yaşadık. İçinden geldiğimiz, sözünü ettiğim kitaplarda anlatmaya çalıştığım kültür dünyası, iklimi o kadar uzağımızda kaldı ki, bugün bizim yaptığımız bir nevi Don Kişotluk, yel değirmenleriyle savaşmak gibi bir şey... Uzağına düştüğümüz dünyaya nüfuz edebilmek, dilini, sembollerini, şifrelerini bilmek lazım. Bu çok zor, zahmetli bir iş; hâlbuki yok saymak kolaydır. Sanat, yaratıcılık ister. Bir sanatın, bir geleneğin devam edebilmesi için onun yaşanıyor olması, canlı olması lazım. Batı dünyasının büyük kompozitörlerinden Mahler’in bir sözü çok hoşuma gider: “Gelenek, küllere tapmak değil; ateşi canlı tutmaktır.” Ateş sönmüş, biz ise küllerle uğraşıyoruz. Ama oradan da bir şey çıkmıyor. Pişirmek için ateşe ihtiyaç vardır. O bakımdan gençlere bu kültürle yeniden temas kurmaları için ne yapılabilir sorusuna cevap ararken, çok zorlandığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Ama bir şekilde bunun yolunu bulup temasa geçmelerini sağlamak gerekiyor. Tarih, sanat, edebiyat, felsefe... Başka yolu yok. Kültürümüzün meselelerine nüfuz etmiş, söz söyleme ve yazma kapasitesine sahip olanların, o kültürü bugüne taşıyacak, ama bugünün de taleplerine, ihtiyaçlarına, arzularına, yönelimlerine cevap verebilecek çalışmalar yapmaları lazım. Oradan yeni bir ateş yanacak ve o ateşin ısıtmasını ve aydınlatmasını sağlayacaksınız. Bu da, tek tek fertlerin bu konularda çok ciddi çalışma ve gayret göstermeleri gerektiği anlamına geliyor. Bu, belagatle, retorikle olacak şey değil. Diz çöküp saatlerce çalışmayı göze alarak o kültürün ruhuna nüfuz etmenin yollarını bulmaktan geçiyor. Bu da sabır, kararlılık, istikrar ve çalışmak demek. Benim prensibim bu. Bazen günde 18 saat çalışırım hiç masamdan kalkmadan. Ancak günde en az 10 saat çalışmak suretiyle bir yere varmak mümkün. Düşünürler, ünlü sanatkârlar o kadar çok çalışıyorlarmış ki mesela Kant sokağı bilmezmiş. Bazen yemek için çıkarmış, onun çıkışına göre saatlerini ayarlarmış insanlar. Çünkü o kadar disiplinli ki belli bir saatte çıkıp yemeğini yiyor, dönüyor ve hemen masasına oturup çalışmaya başlıyor. Gece gündüz çalışmayla olabilecek şeyler bunlar. İnsanlar öyle zannediyorlar ki bilgi hazır. Meşhur olmak, çok para kazanmak ve rahat yaşamak amaçlanıyor. Ama böyle bir şey yok dünyada. “İnsan için ancak çalıştığı vardır.” (Necm, 53/39)
Edebiyatçı kimliğinizle aldığınız pek çok güzel ödül var. İnsan ve hayata dair karşılığı zaten tartışılmaz ama sizin için edebiyat neyi ifade ediyor? Edebiyat, hayat içinde neyi resmediyor? Görünenin ve görünmeyenin temsilindeki yeri nedir?
Bugün Rus toplumunun ruhunu anlamak istiyorsanız Dostoyevski okuyacaksınız. Fransız toplumunu anlamak için Balzac okumalısınız. Çünkü edebiyat, toplumun ve insanın aynasıdır, oraya tümüyle yansır. Edebiyat, aynı zamanda bir bilgilenme tarzıdır. Benim için edebiyat ne ifade ediyor? Yaşama tarzı. Hayata edebiyatçı gözüyle bakıyorum. Edebiyatla paralel bir âlem yaşıyorum. Mesela kitaplarımı yazarken o kitaplarımın konusu olan o devre gidip yaşıyorum. Son kitaplarımdan biri olan “Ateş Denizi”ni ki bütün çalışmalarımı kapsıyor, yazarken 1930’larda yaşadım. Sanki yaşadığım hayata paralel bir hayat yaşıyormuş gibi kelime kelime, harf harf bir şeyi inşa ediyorsunuz. Bunun zevkini ancak böyle eserler üretebilenler anlayabilir. Aslında insan ilk sesini çıkarmaya başladığı andan itibaren toplum hayatında edebiyat başlamıştı. İnsanın ilk hayret çığlığı, ilk şiir, ilk musiki nağmesiydi. İnsanlığın mümeyyiz vasıflarından biridir edebiyat, şiir ve musiki.
