Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Beni Dertsiz Bırakma Allah’ım!

Bu Yazıyı Paylaşın:
Beni Dertsiz Bırakma Allah’ım!

Kimin hayat hikâyesini dinlesem bir yarası, bir derdi olduğunu görüyorum. Dertsiz insan olmaz elbette. Kimi hastalıktan, kimi maddi sıkıntıdan, kimi çocuğundan, eşinden, anne-babasından dert yakınıyor. Çok büyük dertlere sabredip duaya sarılanı da görüyorum, ufacık meseleleri büyütüp hayatı kendine zindan edeni de… Öyle durumlarda herkesin elinde bir kap olduğunu hayal ediyorum. Herkes, elindeki kabın büyüklüğünce içine su dolduruyor. Bazılarının elinde küçük bir bardak, bazılarında sürahi, bazılarında kova… Kaplarının içindeki suya bir fincan su daha eklesek bardağın suyu taşacak, sürahinin suyu biraz daha yükselecek ama kovanın suyu etkilenmeyecek. İnsanların olaylara verdikleri tepkiler, yaşadıkları duygular da kendi kaplarına göre değişiyor. Bu kapların büyüklüğü nedeniyle aynı olay bir kişiye dert gibi görünürken diğerini etkilemiyor.

Cengiz Erşahin’in Bilgelik Öyküleri kitabında, buna benzer bir hikâye anlatılır:

Hintli bir yaşlı usta, çırağının her şeyden sürekli şikâyet etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi. Hayatındaki her şeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyledi. Çırak, yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başladı. “Tadı nasıl?” diye soran yaşlı adama öfkeyle “Çok tuzlu!” diye yanıt verdi. Usta tebessüm ederek çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı. Sessizce az ilerideki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp gölden su içmesini söyledi. Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken usta aynı soruyu sordu: “Tadı nasıl?” “Ferahlatıcı.” diye yanıt verdi genç çırak. “Tuzun tadını aldın mı?” diye soran yaşlı adamı, “Hayır.” diye yanıtladı çırağı. Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve şöyle dedi: “Hayattaki acılar tuz gibidir. Ne azdır ne de çok. Acının miktarı hep aynıdır. Ancak bu acının acılığı, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Acın olduğunda yapman gereken tek şey, acı veren şeyle ilgili duygularını genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış.

İnsan, kendinden daha kötü durumda olanlara bakıp gönül kabını genişletebilir. Büyükler hastane ve mezarlık ziyaretlerini bu nedenle önemsemiş ve tavsiye etmişlerdir.

Başımıza gelen olumlu-olumsuz her olayı, durumu ne kadar okuyabiliyoruz? “Bu hastalık bana geldi ama neden geldi?” Bunu düşünüp kendimizi sorguluyor muyuz yoksa filmlerde gördüğümüz bozuk ölçüler gibi “Benim ne günahım vardı da başıma bu geldi Allah’ım!” diye isyana mı düşüyoruz? Bir seramik ustası düşünelim. Ustanın güzel bir ürün ortaya çıkarabilmesi için çamuru iyi yoğurması, havasını alması, nemini dengelemesi gerekir. Çamur hazır olunca usta onu hızla dönen tornaya koyup şekil vermeye başlar. Çamur uzar, kısalır, ustanın elinde en güzel biçimini alır. Ama bitmez, çamurun yolculuğu devam eder. Sağlamlaşması için yüksek ısılı fırınlarda pişirilir. Özel boyalarla süslemeler yapılır, cilalanır ve alıcısını bulmak üzere vitrinde yerini alır. Bütün bu zorluklara katlanmayan, ustasının elinde onun istediği şekli almayan, ustaya direnen çamurun vitrinde parlayan çömleklere bakıp onları kıskanması komik değil midir? Usta ne yapacağını bilir. Ona teslim olmak gerekir.

Acının, hastalığın, ayrılığın, sıkıntıların olmadığı bir yaşam düşünelim. İmtihan formatında dizayn edildiği için böyle bir yaşamı dünyada görmek mümkün değildir. İzlediğimiz filmlerde bile bir çatışma, ayrılık, aksiyon yoksa film sıkıcı gelmeye başlar. Aşılması gereken engeller, çözülmesi gereken problemler varsa, kahraman zorlanıyorsa ama sonunda isteğine ulaşıyorsa filmden doyum alırız. Bir saatlik filmlerden bile sıkılıyorsak bir ömür çatışmasız bir hayat bizi nasıl buhranlara sürüklerdi! Dünyada her şey zıtlıklarıyla yaratılmıştır. Kötülük olmasaydı iyiliğin kıymetini, acı olmasaydı tatlının kıymetini anlayabilir miydik?

Uzmanlar rahatlığın, konforun ve monotonluğun insan beyninin işlevini bozduğunu, beynin küçülmesine sebep olduğunu öne sürerler. Buna çare olarak da her gün kullanılan yoldan farklı bir yoldan eve/işe gidilmesi gerektiğini, yeni bir şeyler öğrenmek veya bir dertle hemhal olmak gerektiğini söylerler. Derdi olan insan düşünür, çözüm arar. Denediği yol sonuç vermezse başka yöntemlere başvurur. Bu da kişiyi sürekli uyanık tutar. Arayış içinde olan kişi de kendini geliştirmeye açıktır. Büyük başarılara imza atan insanların hikâyelerine baktığımız zaman acı, yokluk, zor şartlar görürüz. Tek göz bir odada sınava hazırlanan ve doktor olan, bilim insanı olan kişilerin sayısı az değildir. Burada sürekli dertli görünmek, üzüntü içinde olmak, her fırsatta sıkıntısını anlatmak kastedilmemektedir. Böyle bir durum kişinin kendisi için de karşısındaki insanlar için de usandırıcı bir hal alır. Kişisel dertlerimiz gelip geçicidir. Biri biter, diğeri başlar. Bunların yanında toplumsal ve manevi dertler de vardır. İnsanların zulüm görmesi, kötülerin kötülüklerini artırması, bir kesimin israf içinde yaşarken diğer kesimin açlıkla mücadelesi, ahlaki değerlerin ayaklar altında olması, sevgisizliğin artması ve kanser gibi yayılıp benliğimizi sarması… Dertlenilecek o kadar çok konu var ki… Yaradılışından itibaren yeryüzünün gördüğü-göreceği en fırtınalı dönemi yaşıyoruz: Ahir zaman. Tüm kötülüklerin, ahlaksızlıkların had safhaya çıktığını görüyoruz. Yapılan zalimlikleri, televizyon ekranlarından elimizde çay ve çekirdekle film izler gibi izliyoruz. Bir yangın var yeryüzünde. Gittikçe büyüyor bu yangın. Bize dokunmayan yılan bir gün evimizin içine kadar girecek de o zaman anlayacağız zulmün büyüklüğünü, ateşin yakıcılığını… Yılanın zehri kanımıza karışırken iş işten geçmiş olacak!

“Ben ne yapabilirim ki! Gücüm yetmez hiçbir şeyi değiştirmeye…” Hz. İbrahim (a.s.) ateşe atıldığında bir karıncanın ağzında su taşıdığı rivayet edilir. Nereye gittiğini soranlara Nemrut’un İbrahim Peygamber’i ateşe atacağını, bu nedenle ateşe su taşıdığını söyler. Karıncanın gücü nedir ki? Taşıdığı su ne kadardır! Ona gülerler. Karıncanın verdiği cevaba bakın: “Hiç olmazsa safım belli olur.” Niyetin ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Şimdi kendimize soralım, ben bu yangında nerede duruyorum? Elimden ne gelir? Ne yapabilirim? Herkesin bulunduğu şartlara, elindeki imkânlara göre yapabileceği bir şeyler mutlaka vardır. En büyük itici güç ise kalpten hissetmek ve dertlenmektir. Dertlenmediğimiz bir konuda ne yapabiliriz ki? Yürekten hissetmiyorsak tek yaptığımız şey bahaneler bulmak olur: “Benim buna gücüm yetmez, elimden bir şey gelmez.” Ebû Saîd (el-Hudrî) diyor ki: “Resûlullah’ı (s.a.v.) şöyle derken işittim: İçinizden biri bir kötülük görürse onu eliyle, buna gücü yetmezse diliyle değiştirsin; buna da gücü yetmezse kalbiyle (ona karşı kin ve nefret beslesin). Bu ise imanın asgarî gereğidir.” (M177 Müslim, Îmân 78)

Başka birinin derdiyle dertlenmek, ona yardımcı olmak, onun için dua etmek çok kıymetlidir. Bu, insanlarla aramızdaki bağların kuvvetlenmesine vesile olur. “Mümin kardeşinin derdiyle dertlenmeyen bizden değildir…” (Buhârî, Îmân 42)

“Hiçbiriniz kendisi için istediğini (Mümin) kardeşi için istemedikçe gerçek iman etmiş olmaz.” (Buhârî, Îmân 7) hadis-i şerifleri, sosyal bilincimizi güçlendiren, yolumuzu aydınlatan kandillerdir.

Ebu’d-Derda’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Müslüman bir kul, yanında olmayan kardeşi için dua ederse, melek ‘Onun için istediğinin aynısı sana da verilsin!’ der.” (Müslim, Zikir 86)

Bir derdi olmalı insanın. Allah için, din için, insanlar için, ülkem için ne yapıyorum? Benim hayat yolculuğunda görevim ne? Yemek, gezmek, uyumak için mi geldim! İnsan, kısa süreliğine gönderildiği bu dünyada yaptıklarını ahirete taşıyabilmeli. Sevmeli, dertlenmeli, çabalamalı. Sürekli mücadele içinde olmalı. Bunları yaparken de merkeze Allah rızasını koymalı. Allah’ın rızasını gözeterek yapılan her şey (yemek, gezmek, uyumak, alışveriş yapmak…) anlamlı oluyor.

Derdimiz ve niyetimiz hep Allah rızası olmalı.

“Dermân aradım derdime

Derdim bana dermân imiş.” der Niyâzî-i Mısrî.

Dertlendiğimiz konular bize derman olacak, bizi iyileştirecek ve güzel ahlak sahibi yapacak.

Sevgiyle kalın…