Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Beden Dili ve Duygulanımsal Alan, Tadında Terapi / Klinik Psikolog Dr. Ahmet Emin Acar

Bu Yazıyı Paylaşın:
Beden Dili ve Duygulanımsal Alan, Tadında Terapi / Klinik Psikolog Dr. Ahmet Emin Acar

Terapi esnasında hastanın beden diline dair neler söylenebilir? Gözlem ve değerlendirmelerde genel anlamda neler var? Ses tonu dâhil, bir değerlendirme alabilir miyiz?

2,5-3 yaşındaki bir çocuğu düşünün. Bu çocuk kendince dünyayı kafasında modellemiştir, değil mi? Bizim aramızda, bizle uyum içinde. Bu dünyada yaşayabiliyor, birçok şeyi öğrenmiş. Onunla iletişim kurulabiliyor. Yani bizim dünyamızın bir parçası olabilmiştir o çocuk. 2,5-3 yaşındaki çocuk, tek başına kalamaz tabii, bakıma ihtiyacı vardır ama dünyayı bir şekilde kavramıştır, kendince kavramıştır. Dünya ile büyük oranda sağlıklı etkileşimde bulunur, hata yaptığı yerlerde sağlam bir kılavuzluk ile hatalarını tekrarlamamayı öğrenir. Dünya ile bu etkileşiminde bir tarz ortaya çıkmıştır; belki inatçıdır, belki biraz ürkektir, belki meraklıdır, belki sevilmeye karşı diğerlerinden daha hassastır, belki biraz tahammülsüzdür, sabırsızdır vs. Yani kişiliğinin ana hatları artık ortaya çıkmıştır. Bir arayüz üzerinden dünyayı anlıyor, dinliyor ve tepki veriyor. Dünya ile arasındaki o arayüz bazı şeyleri filtreliyor ve bir tarzın ortaya çıkmasına sebebiyet veriyor. Dünyaya belli bir açıdan bakmayı sağlıyor. Yani çocuğun zihninde, psişe içinde, dünyayı modelleyen bazı yapılar halihazırda belirmiş durumdalar. Ama dünyayı bilgiyle kavramış değildir çocuk. Bu kazanımlarını başka bir mod üzerinden gerçekleştirmiştir. Hisleriyle kavramıştır dünyayı ve hisleriyle tepki vermektedir. Tamamen hisleriyle hareket eder ve bu noktada başarılı bir organizasyon geliştirmiştir ki stabildir ve bizimle birliktedir. Yani kendisiyle sürekli çelişmez, algı ve tepkileri kaotik değildir, sürekli farklı biri gibi davranmaz; belli bir bütünlüğe ulaşmıştır çünkü. Bu başarılı organizasyon sayesinde duruma adapte olmayı başarmaktadır, öğrenebilmektedir, günden güne kendisini geliştirmektedir. Otistik veya psikotik çocukları tanıyanlar, bu organizasyonun ne kadar değerli ve başarılı olduğunu layıkıyla takdir edebilirler. Fakat çocuk tüm bunları sözel bilgi olmadan yapıyor. İşte sözel olmayan bu organizasyon bizim kişiliğimizin çekirdeğini oluşturur.

2,5-3 yaşındaki çocuk papağan gibi konuşmayı öğrenmişse de, henüz dünyayı öyküleyecek, dünyayı hikâye edecek yeteneği yoktur. Yani dünyayı sözel olarak henüz inşa etmemiştir kendi içinde. Bu organizasyonu kuran onun hisleridir; afektleri yani duygulanımları. Yani hislerden, duygulanımlardan oluşan bir kişiliği mevcuttur çocuğun. Bu kişilik sözel bilgi üzerine inşa edilmiş değildir, çünkü bu çocuk dünyayı henüz sözel olarak ifade edebilecek durumda değil. Papağan gibi konuşuyor olması, işte “et getir, süt getir, doydum, acıktım” demesi, henüz dünyayı sözel olarak tasvir edecek konumda olduğunu göstermez. Bu yeti 3 hatta 3,5 yaşından sonra gelişmeye başlayacak. Ancak ondan sonra dünya hakkında hikâyeler anlatmaya başlayabilir çocuk. İşte yalan da o zaman başlar. Artık hikâye anlatıyor ya; o hikâye gerçeğe uymayabilir artık. Kendi fantezilerini, sanki olmuş gibi hikayenin içine sokabilir.

Peki, o zamana kadar gelişen yapılar, stabil organizasyon, yani kişilik ne olacak? Çocuğun 3-3,5 yaşına kadar, o kadar çok özelliği ortaya çıkar ki, bunların çoğu kolay kolay değişmez. Bu bizim kişiliğimizin çekirdeğidir. O çekirdek olarak kalır. Dünyayı hisleriyle kavrayan ve hisleriyle etkileşen çocukta 3-3,5 yaşından sonra böylece rakip bir sistem gelişmeye başlar. O zamana kadar hisler üzerine inşa edilmiştir kişilik, yani duygulanımlar (afekt) üzerine inşa edilmiş. Yani bilgi-işlem yaparak değil de, duygu-işlem yaparak dünyayı işlemliyor içeride. Dünyayı kafasında resmediyor ve o maket üzerinde işlemler yapabiliyor, yani bir nevi simülasyon programıdır bu.

3-3,5 yaşından sonra bu ikinci rakip sistem, sözel sistem kurulmaya başlıyor. Söz üzerine kuruluyor bu sistem; kelime, lisan üzerine kuruluyor. Önceden duygusal işlemleme idi. Yani kişiliğin çekirdeğinde duygulanım vardı, bilgi yoktu. Bilgi, bir dış katman, bir kabuk olarak, bu duygulanımsal (afektif) kişiliğin etrafında yapılanıyor. Başlangıçta bu iki sistem uyum içinde. Yani ikinci sistem, ilkine paralel ve uyum içinde kurulmaya başlıyor. İlk sisteme ait parçalar isimlendirilmeye başlıyor. Böylece olağanüstü bir avantaj ortaya çıkıyor bizim türümüzde; yaşantılarımızı, deneyimlerimizi birbirimizle paylaşabilmek, hikaye edebilmek.

Sözel olarak etiketleme becerisi, birinci sistemi çerçevelemeye yarar, onu pekiştirir; onun test edilmesini sağlar; daha da geliştirilmesi, dağılmadan, parçalanmadan kontrol altında tutulabilmesi böylece mümkün olur.

Yeni kurulmakta olan sistem, uyum içinde olması gerekirken, bazı problemler sebebiyle, rakip bir sistem olarak ilkiyle rekabete girebiliyor pek çok durumda. Bu durumda hissimiz ile bilgimizin çeliştiği durumlar yaşayabiliyoruz. Bu ileride sahte kendilik dediğimiz yapıların oluşmasına da sebebiyet verebiliyor. Yani “seviyorum”, “sevmiyorum”, “istiyorum”, “nefret ediyorum” dediğimiz konularda, söylediklerimiz ile yaptıklarımız birbirini tutmuyor; dilimiz ile davranışlarımız farklı tellerden çalıyor. Bu ikisinin normalde paralel olması lazım. O ana kadar nasıl algıladıysa dünyayı, nasıl tasarımladıysa, bu yeni gelişen sistemin de buna uygun olması lazım. İkisinin işbirliği yapması lazım. Yani sözel ve sözel olmayan sistemin, duygulanımsal (afektif) ve bilişsel (kognitif) sistemin, işbirliği yapması lazım. Çekirdektekine duygulanımsal, “afektif” diyoruz; kabuk olarak sonra gelişen, söze dayanan, lisana dayanan katmana da bilişsel “kognitif” diyoruz. Çekirdekte kognisyon yok. Buradan mesela hemen şu sonucu çıkarabiliriz: Demek ki derinliğine çalışma yapması gereken terapilerin, mutlaka duygulanımları esas alması gerekir, çünkü çekirdekte onlar var. Eğer bilgide (bilişsel) kalırsa bir terapi, kabukta kalacak, çekirdeğe nüfuz edemeyecek demektir; sadece kabukta işlem yapabilir, sadece kabukta bazı değişimler sağlayabilir demek ki.

Peki, çekirdekte işlem nasıl yapılır? Çekirdekte neler var; duygulanımlar var. Dolayısıyla, duygulanımları esas almak lazım. Derinliğine bir terapi yapmak istiyorsak, duygulanımları işlemleyip, duygulanımları değiştirmek lazım. Onlar da sözel değildirler. Onları sözel hale getirip, bu yeni gelişen sisteme tanıtmamız gerekir. Böylece ikisi arasındaki bozulan koordinasyonu yeniden tesis etmiş oluruz. Psikolojik bozuklukların büyük bir kısmı bu koordinasyonsuzluktan kaynaklanır.

Dolayısıyla, seansta hastanın ne söylediği elbette ki önemlidir, çünkü biz koklaşarak anlaşamıyoruz, öyleyse konuşarak anlaşacağız. Ama konuştuklarımız değil, konuştuklarımızın taşıdığı hisler önemlidir, afektler önemlidir yani duygulanımlar. Ve elbette sözel olmayan işaretler önemlidir; beden dili, konuşmanın melodisi, ritmi vs.

Duygulanımsal alanla ilgili şeyler gerçek kişiliği mi ortaya çıkartıyor?

Tabi. Kişiliğimizin çekirdeğinde ne var demiştik; duygulanımlar. Bizim asıl tepkilerimiz, hayata bakış açımız bu sistem içinde gömülüdür. O yüzden, rekabet olarak ikinci gelişen sistem, yani sözlü kognitif sistem bize bir şeyler anlatıyor olabilir, ama o bizim asıl arzuladığımız şey olmayabilir. Çünkü bu ikinci sistem, çekirdekteki duygulanımdan farklı bir şekilde geliştiyse, söyledikleri bizim bir işimize yaramaz, ezbere konuşuyor olabilir. Dışarıda konuşulanları kopyalamış olabilir. Öyle olması gerektiğine inandırılmış olabilir. Ailece piknik yapmışlar mesela, herkes çok mutlu olduğunu söylüyor, çok güzel vakit geçirmişler. O da bunu kopyalar. Ama gerçekten öyle mi, o gerçekten iyi vakit geçirdi mi? Söylediklerimiz bazen duygularımızdan yabancılaşır, ama zamanla o kadar karmaşık hale gelir ki, bu farklılaşma nerede başladı, nasıl başladı, ipin ucunu bulamayız. O yüzden terapide danışanın söylediklerinden çok nasıl söylediği bizim işimize yarar.

Söz diliyle mi, beden diliyle mi söyledikleri?

İkisi de; prozodi ve beden dili. Söylediğini nasıl söylediğine “prozodi” diyoruz. Bir de aynı zamanda beden dili. İkisi de önemli. Konuşmasının tınısı, konuşmasının ritmi, sesinin yüksekliği, sesinin titreyip titremediği, melodisi vs. konuşmanın prozodisini oluşturur. Yani nasıl söylediği.

Söylediğini nasıl söylediği nasıl önemlidir? Mesela birisine, “efendim” ya da “efendi” diyorsun; aslında aynı kelime. Ama birisinde “şunu getir Veysel efendi” diyorsun, mesela kapıcı ile konuşuyorsun. Öbüründe “efendim” diyorsun, el-pençe divan durup. Hâlbuki aynı kelime değil mi sonuçta. Dolayısıyla, kelime mi önemli, kelimenin nasıl söylendiği yani söyleniş biçimi mi önemli? İşte prozodi dediğimiz şey bu. Bizim için asıl önemli olan şey prozodi ve beden dilidir. “Hocam, harikasınız, şöylesiniz, böylesiniz, buraya geldiğim için çok mutluyum.” diyor; ama bedenine bakıyorsun, belden yukarısı hiç hareket etmiyor, kaskatı kesilmiş. Bu ne demek? Dili ile hocam diyor, sevgi dilini kullanıyor ama aslında duyguları ona karşısında bir saldırgan olduğunu söylüyor. Nasıl oluyor bu? Dilinin ucu ile bir şey söylüyor; bu hangi katman? Kognitif katman, sonradan gelişen katman.

Hikâye ediyor.

Hikâye ediyor. Ama beden dili onu aksediyor. Kendisini korumak zorunda olduğunu hisseden katman hangisi? Çekirdek katman. Yani duygu katmanı. İçerideki asıl iskelet yani.

3 yaş öncesinden kaynaklanan katman.

Evet. Burada iki sistem arasında bir ayrışma olduğunu görüyoruz. Bu ikisi arasında uyum yok. Halbuki uyum halinde, işbirliği içinde olmaları gerekirdi. Menfaati gereği bir şey söyler veya nezaket gereği; ona inanır da. Yani inanarak söyler. Ama prozodisi ve beden dili kendisini ele verir.

Bu sadece bir örnek tabii. Yani beden diliyle yakalanan şeyler hep bu örneğin gölgesinde kalacak şeyler değil, dolu örnek var, konuyu anlatmak için bunu söylediniz.

Tabii, kognitif (bilişsel) sistem ile afektif (duygulanımsal) sistemin birbirinden ne kadar çok ayrışabileceğinin bir örneği bu. Normalde ikisinin işbirliği yaparak, bir sorunu birlikte çözmeleri gerekir; fakat bakıyorsun, kognitif sistem başka telden çalıyor, afektif sistem başka telden çalıyor, aralarındaki ilişki bozulmuş.

Beden diliyle bunu yakalayabiliyoruz.

Evet. O yüzden beden dili ve prozodi bizim için çok önemlidir. Konuşmasının tınısı, ritmi, şiddeti, melodisi vs. prozodi, yani söylediğini nasıl söylediğidir. “Bağırmıyorum ben kardeşim” diye bağırıyor adam, değil mi? Ne söylediği ve nasıl söylediği birbirinden farklı, tamamen zıt. Kognitif sistem ile afektif sistem nasıl ayrışmış birbirinden…

Eşini sevdiğine inanıyor. Mutlu bir yuvası olduğunu düşünüyor. Aksi bir ihtimal olduğunu düşünmek bile istemiyor. Ama bazı sorunlar var; tahammülsüz vs. Bakıyoruz ki, duygusal sistemden bazı olumsuz sinyaller geliyor. Bu olumsuzluk rasyonalize edilerek gün yüzüne çıkıyor. Yani gündelik hayattan bir konu bahane ediliyor ve çatışmaya dönüyor iş. Aslında incir çekirdeğini bile doldurmayacak sıradan mevzular yüzünden huzur kalmamış evde. Peki, nerede sorun? Düşünceleri inceliyoruz, bir sorun gözükmüyor. O zaman duygusal sistemden olumsuz sinyaller geldiğini anlıyoruz. Bunu önce ortaya koymak lazım. Ortaya konulursa, o zaman çözüm için bir şans olur. Çünkü bu sinyallerin değiştirilme imkânı var.

Peki, bir insanı yüzüne karşı övdüğünüzde verdiği tepkilerden ne tür sonuçlar çıkartılabilir?

Birkaç davranış şekli olabilir. Mesela utanabilir, eli ayağı birbirine karışıp kontrolü kaybedebilir. Buradan onun mütevazı olduğunu hemen düşünemeyiz. İçeride belki kabarmaya çok müsait birisi var ve sen onu övdüğün zaman, içerideki azgını harekete geçiriyorsun. O azgın duygusal sistem içine gömülü haldedir, daha etiketlenmemiştir.

Kişi, onun kabararak kontrolü kaybedeceğinden endişe ettiği için, aşırı bir fren kullanıyor olabilir. Utanma önemli bir frendir. Biz bu durumda şöyle düşünürüz: Niye bu kadar aşırı fren kullandı bu şimdi? Sen övdün, tamam, adam mütevazı ise önemsemez senin söylediğini, ‘hım hım’ der, geçiştirir, rahat bir şekilde geçiştirir. Ama sen adamı övdüğünde, adam kılıktan kılığa giriyorsa, burada bir sorun var; muhtemelen içeride. Söylediğin şeyler azgınlığa benzin döküyor. O azgın harekete geçtiği zaman, şahsın kişiliğine hiç uymayan hareketler sadır olacak. Çünkü “çok efendi, çok terbiyeli” diye biliyor herkes onu. Kendisi de kendisini öyle biliyor. Bundan memnun. Bu kişiliğini korumak istiyor. Ama içeride bilmediği bir şeyler var. Zaman zaman garip sinyaller alıyor. Bu onu telaşlandırıyor. Kendisini rezil etmekten korkuyor. Bu korkuyla kendisini durduruyor. Neyle durduruyor? Utancı bir fren sistemi olarak kullanıyor. Ama aşırı kullanıyor bu freni. Bu bilerek yaptığı bir şey değil. Bu mekanizma içeride kökleşmiş. Onun için “utangaç ve efendi birisidir” diyorlar.

Utanma bizim fren sistemimizdir, bir yere kadar normal ve gereklidir. Onsuz olmaz elbette. Burada bizim dikkat ettiğimiz şey ne? Aşırı kullanım, aşırı reaksiyon… Eğer aşırı kullanıyorsa, “burada bir sorun mu var, niye aşırı kullanıyor” diye düşünürüz. Aşırı frene basan bir adam, bir tehlike sezinliyordur, değil mi; “buradaki tehlike nedir” diye düşünürüz, o şekilde ilerleriz.

İç odaklı ve dış odaklı insanların dünyasına dair düşüncelerinizi alabilir miyim? Yani böyle bir genel ayrım yapılsa, iç odaklı olmak ya da dış odaklı olmak şeklinde; biri kötü, diğeri iyi midir, biri göründüğü gibi değil de farklı mıdır ya da sessizliğin altında daha farklı bir şey mi yatar?

İç odaklılığı ve dış odaklılığı içedönük ve dışadönüklükten ayırmak lazım; ikisini farklı olarak kullanıyoruz. İçedönük ve dışadönük, ikisi de anormal değildir; insanlar içedönük de olabilirler, dışadönük de olabilirler; önemli olan, bunun derecesidir. Fakat ‘iç odaklı veya dış odaklı’ olmayı biz farklı bir şekilde değerlendiriyoruz. Dış odaklı olmayı daha patolojik olarak görüyoruz. Çünkü dış odaklı olmak şu demek: Alacağı kararlar için kendi içine başvurmayıp, dışarıdan bir ipucu bekleyen, dışarıdan gelecek işarete mecbur insanlara “dış odaklı” diyoruz. O yüzden bunu patolojik olarak değerlendiriyoruz. Dışadönük olmaktan farklı bir şey bu. Dış odaklı olmak şudur: Bir sorunla karşılaştın, kendi kendine çözemiyorsun ve dışarıya bakıyorsun ve birisinden bir işaret bekliyorsun. Bulduğun çözümden bir türlü emin olamıyorsun ve birisi mutlaka onaylasın istiyorsun. İçin rahat etmiyor başka türlü. Yani dışarıya mecbur ve bağımlı hale geliyorsun. Kendi içsel sorunlarını çözebilmek için dışarıdan alacağın ipuçlarına mecbur ve mahkum hale geliyorsun; özgür değilsin. Bu Masterson terapisinin özüdür. Masterson bütün patolojileri buna indirger. Yani temel patolojik mekanizma budur.

“Niye dış odaklı olmak zorunda kalmıştır bu çocuk?” diyerek, teoriyi buradan geliştirir Masterson. Der ki, “çocuk neden kendi iç enerjisiyle, kendi iç coşkusuyla yaşamadı da, sürekli annesinin gözünün içine bakmak zorunda kaldı? Demek ki annesi sevgisini bedava vermiyordu çocuğa”. Normalde annesinin sevgisinin koşulsuz olması gerekirdi. Anne sevgisinin bir bedeli olmamalı bir çocuk için. Ama anne eğer sevgisini bir şey karşılığında veriyorsa, o zaman, çocuk annesine dikkat etmek zorunda kalır; ne istiyor anne kendisinden, annesine ne vermesi lazım sevgisi karşılığında. Bu ne demek; kendi içinden uzaklaşıp, dışarıdakine odaklanmak yani dış odaklı olmak demek. O zaman kendi içerisi ne oluyor; fakirleşiyor. Oraya hiç bakmadığın için orası gelişmiyor. Bizim şu bahçe gibi işte; bakacaksın ki bağ olsun, bakmazsan dağ olur. Hep dışarı baka baka içerisi yabanileşir, gelişmez. Hâlbuki annenin görevi, çocuğun kendisiyle baş başa kalabilmesi ve dünyayla baş başa kalabilmesi için güvenli bir ortam oluşturmak; çocuk kendi bedenini, iradesini, isteklerini deneyimlesin, dünyayı öğrensin ve dünya karşısında beceri kazansın, böylece dünya karşısında kendisine güvensin diye. Böylece dünyayı keşfetmeyi, onu kullanmayı, ondan korkmamayı öğrenir, içselleştirir. Çocuk 10 aydan sonra dünyayı keşfetmeye çıkar. Her gün dünyanın tadını çıkarır. Basit şeylerden bile zevk alır. Ama bir yandan da gözü annesindedir. Annesi onu cesaretlendirmeli, gereksiz yere aşırı korkutmamalı ve utandırmamalı onu. Çocuk annesinin sevgisini ve desteğini bedava cebinde hissetmeli. Onaylandığını bilmek çocuğun önünü açar. Bu onay verilmezse, büyüdüğünde de yoksun bırakıldığı o onayı almak için uğraşacaktır. Kendi kararlarını onaylatmak zorunda hissedecektir. Bu sebeple başkalarına bağımlı olacaktır. Çocuk annesinin sevgisini ve desteğini bedava cebinde hissetmezse, dikkati annede kalır, kendi içine bakmayı bırakır. Anne de olsa, o aslında başka biri olduğundan, bu şekilde büyütülen çocuk kendi içine bakmak, onayı oradan almak yerine, başkalarına bakarak onaylanma ihtiyacını giderir. Bu da gündelik hayatta büyük problemlere yol açar. İşte buna dış odaklı olmak diyoruz.

Bu anlamda iç odaklı olmak, mesela kültür, sanat, şiir vesaire, bu tip alanlara yönelten bir yapı mıdır?

Sen içedönüklükten bahsediyorsun. İçedönüklük ile bu dediğin arasında bir ilişki var, evet; yani içe dönük olanlar biraz daha fazla alakalıdırlar bu saydıklarınla. Ama iç odaklı olmak değil bu.

İç odaklı olmak nedir?

İç odaklı olmak, kendi sorunları veya kendi duygularıyla ilgili ipuçları için kendi içine bakabilmek demektir ki doğru olan da budur zaten. Bazı hastalar, “Şu anda ben ne hissediyorum?” diye bize sorarlar. Düşünebiliyor musun, dış odaklı olmak ne hale getiriyor insanı. O andaki duygularını bize sorup, bizden öğrenmek istiyor. Kendi içindeki duyguyu bana soruyor. Bu artık son nokta. İçine bakmayı o kadar ihmal etmiş ki, kendi içindeki süreçlerden bîhaber. Bu bir kısır döngüdür. İçine bakmazsan, onu bakılamaz duruma getirirsin. Kendi içine bakmak artık sıkıntı vermeye başlar. Bu da kendi içine bakmamayı pekiştirir ve hiç bakmaz hale gelirsin. İçerisi de giderek vahşileşir. Bu, kötü bir kısır döngü, yani fasit daire.

Dışarıya elbette bakarız ve tabi ki normlarımızı da oradan devşiririz. İçeriyi dışarıya göre tanzim etmek bir yere kadar normaldir. Çünkü dışarı ile uyum içinde olmak zorundayız. Ama şu an ne istediğimi, ne hissettiğimi başkasından öğrenmemeliyim. Böyle bir şey kendimi fırlatıp bir kenara atmak demek. Fırlatıp attığım şeyi geliştiremem, güzelleştiremem, iyileştiremem. Çocuklukta kişinin kendisini bir kenara bırakması, benliğini, kendiliğini adeta bir çekmeceye koyup onu orada unutması, egosunu yenmesi anlamına gelmez; çünkü ortada henüz tam bir ego yok, daha yeni gelişiyor. Gelişim çağındaki ego, sakatlanmaya en müsait konumdadır. Egoyu yenmek için önce ego gerekir. Ego önce gelişecek, kendi istekleri, arzuları, hevesleri olacak. Bunlardan iyi yönde olanları geliştirip, diğerlerini bastıracak. Bu bastırmanın olabilmesi için önce çocuklukta egonun gelişmesi gerekir. Ancak gelişmiş bir ego kendisi ile mücadele edebilir çünkü. Egoist dediğimiz kişiler, egoları güçlü olan kişilerdir, bilakis onların egoları gelişmemiştir. Egoları gelişmediği için kendilerinin gerçekçi bir resmini çizemezler. Egoları gelişmediği için kendilerinin sıradan birisi olduğunu kabullenemezler. Gerçek karşısında zayıf olduklarından, gerçeği reddederek, acziyetlerini inkâr ederek, zavallı bir kabarma ile insanların karşısına dikilirler. Heybetli bir görünüm vererek insanları korkutmaya veya hayran bırakmaya çalışırlar. Bu numara sayesinde gerçeklik ile başa çıkmada bir umutları vardır. Bu heybet makam, mevki, para, pul, vücut, güzellik vesaireden kaynaklanabilir. Bunlar olmadan gerçekle başa çıkmaya hazır değillerdir, egoları o kadar güçlü değildir. Perdeye yansıttıkları sahte görüntü büyüktür, egoları ise küçük ve çelimsizdir aslında. Bu sahte görüntüye sahte kendilik diyebiliriz. Şişkin olan kendiliktir, ego değil. Bunların egosu, aslında, çelimsiz, zayıf ve beceriksizdir.

Yani sonuç olarak çocuğun kendisini bir yana bırakıp dışarıdan gelecek onaya odaklanması, kendisinin gelişmemesi ile sonuçlanır. Bu zayıf egolar dediğim gibi kendilerini şişirme ihtiyacı duyarlar. Bir kısmı bu şişirilmiş sahte kendiliği dışarıya gösterir, çoğu ise buna da cesaret edemez, içinde saklı tutar. Mesela bunlar genellikle başkalarına “hayır” diyemezler. Haklarını savunamazlar. Dinî bir çevrede bu bir meziyet gibi algılanır. Ama acaba o kişi acziyetinden mi böyle yapıyor, yani zaten başka çaresi yok; mecburiyetten. Yoksa aslında gelişmiş bir egosu var ve bu ego, yüksek ahlaki bir meziyeti tercih ederek, başkasını kendisine tercih mi ediyor? Tercih yoksa, o fiil ahlaki bir eylem değildir, çünkü zorunluluktur. Kendi arzularını tercih edebilecekken başkasını yeğliyor ise, kendisini yenebilen güçlü bir pehlivan var karşımızda demektir. Yoksa olmayan bir şeyi yenmek anlamlı değil. O zaman kendi hakkını savunmaktan aciz olan herkesin evliya gibi olması gerekirdi. Halbuki onlar sadece aciz kişiler. Hatta derecesine göre ahmak denir. Hakkını savunabilecek durumda olmasına rağmen, hatta başkasının hakkını bile gasp edebilecek kadar güçlü olmasına rağmen, bazı yüksek gayeler uğruna hakkını terk etmek fazilettir ancak.

Bu durum, zaten fakir olan bir kişinin, bu yaşantısıyla övünmesine, kendisine pay çıkarmasına benzer. İyi de başka bir şansın yok ki senin. Fakirliği sen tercih etmedin; mecburiyet o. Sen tercih etseydin, o zaman üstün bir fazilet olurdu bu. Varlıklı bir insanın fakir gibi yaşaması yüksek bir erdem olabilir ancak. Çünkü burada bir tercih var, mecburiyet yok. İşte bunun gibi, olmayan bir egonun diğerkâmlığı da erdem değildir. Bu çeşit insanlar acziyetlerini fazilet addederler ve bazen öyle takdim ederler. Böyle yapmaları, işte içlerinde sakladıkları o şişirilmiş resimden dolayıdır. Acziyetlerini kabul etmek istemiyorlar. Çok yüce bir insan olduklarını düşünerek rahatlıyorlar. Çünkü dışarıdan çok fedakâr ve diğerkâm görünüyorlar.

Peki, anne ne ister ki çocuktan, sevgisini vermek için? Bazı anneler çocuğun büyümemesini isterler. Çocuk, gelişimin her köşe başında, annesinin hüzünlü gözleri ile karşılaşır ve büyümeyi, gelişmeyi, ilerlemeyi hüzün ile eşleştirir. Okuldan mezun olurken, iş kurarken, evlenirken vs. bu hüzün peşini bırakmaz; annesi ölmüş olsa bile bırakmaz. Çünkü o gelişme ve hüzün ikilisi, kişinin kendi ruhunda yapılanmıştır artık ve hayatının her önemli safhasında ona çelme takacaktır; yapmak istemeyecektir, kalkmak istemeyecektir, bırakmak gitmek isteyecektir, kavga edecektir, huzursuz olacaktır, çıngar çıkaracaktır vs. Hayatın asla tadını çıkaramayacaktır. Başını alıp gitmek isterler böyleleri. Ama bilmezler ki o kırbaç kendi içlerindedir, nereye gitseler onu da beraberlerinde götürecekler.

Bu anlattığım mesela borderline bir tablo; annenin büyümesini istemediği çocuk örneği. Annenin, çocuğuna sevgisini bir ücret mukabilinde verdiği başka tablolar da var. Bu durumlarda çocuk sürekli annesinin yüzünde bir işaret aramak zorunda kalır, onu memnun edebilmek için. Kendisinden vazgeçer. Kendiliğini bir dolaba kilitler. O gerçek kendilik orada çürümeye bırakılır.

Bu konudaki en büyük yanlış anlama, çocuğa sınır konulmaması gerektiğini anlamak olur. Koşulsuz sevgi o demek değil. Çocuğu koşulsuz sevmek onu cezalandırmamak anlamına gelmez. Tam tersine, ona sınır koymamak, çocuğa yapılacak en büyük kötülüklerden birisidir. Çocuğunu koşulsuz sev ve gerektiği zaman mutlaka sınır koy. Çocuk yetiştirmenin iki altın kuralı budur, gerisi ansiklopedileri dolduran teferruattır. Ebeveyn içi yansa da gerektiği zaman mutlaka çocuğuna ceza verecek. Cezayı öfke ile vermek hatadır, hatta çok büyük bir ahlaksızlıktır. Kızarak ceza veren kişi bilsin ki, aslında, kendisine geçmişte yapılan haksızlıkların acısını el kadar çocuktan çıkarıyor. Kızarak değil, üzülerek verilen cezalar çocuğu geliştirir. Ebeveyn “sana bu cezayı verirken üzülüyorum ama bunu yapmak zorundayım” dediği zaman, çocuk, ebeveynin de bir parçası olduğu düzenin bir parçası olarak hisseder kendisini. Öfkeyle cezalandıran ebeveyni ise bir sadist olarak algılar. Eski hale dönüldüğünde ise o sadist anne veya babayı zihninde koyacak bir yer bulamaz ve mecburen onu zihninden kopararak bir kompartımana koyar. Böylelikle çocuğun zihninde birbiriyle uzlaşmaz, uygunsuz, zıt imgelerin depolandığı, ana zihinden kopmuş kompartımanlar birikmeye başlar. Bu kompartımanlardaki imgeler şişede durduğu gibi durmaz, ileride iş açarlar kişinin başına.