Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Battalname ve Hamzaname Hikayelerimiz Devam ediyor / Hasan Aycın

Bu Yazıyı Paylaşın:
Battalname ve Hamzaname Hikayelerimiz Devam ediyor / Hasan Aycın

Kültür kodlarımızı bu yüzyıla taşıma noktasında önemli çalışmalarınız var. Çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

Amaç gaye, bütün bunların ötesinde dürüstlükle ifade ederim ki, küp içindekini sızdırır kardeşim. Müktesebatınız neyse, derdiniz meseleniz neyse, diliniz, terennümünüz, ifadeniz de odur, başka bir şey olmaz. Kültür kodlarımız olmasaydı biz kendimizi tanımlayamazdık zaten. Yani ben kendimi ifade ederken onlara ihtiyaç duyuyor isem, kendi müktesebatıma aktarır iken onlara ihtiyaç duyuyor isem, derdim onları gönüllere haketmek, kafalar nakşetmek filan değil, bu zaten böyle başka türlüsü olmayacağı için böyledir. Günümüze ben başka ne taşıyacaktım? Kendi birikimimi, kendi ideallerimi, kendi inançlarımı, akidelerimi taşırım. Başka ne taşıyacağım ki? Kendi meselelerimi değil de başkalarının meselelerini mi taşıyacaktım? Diğer bir deyişle başkalarının ağzıyla yemek yemeğe benzer bu.

Yeni jenerasyonun da kendi kültürüyle buluşmasına ihtiyacı var, bu anlamda yeni bir söylemle, evrensel bir dille kültür kodlarımızın taşınması da önemli değil mi?

Elbette elbette. Sonuçta şunu yapıyoruz biz –ben ve herkes- bugün yeryüzüne gelmiş insanlarız. Bizden önce derin bir geçmiş var. Biz geçmişimizin devamını önemsiyorsak, geçmişten gelen bu birikim ne ise onu bir kez de biz anlatmak istiyoruz. Herkesin yaptığı biraz da budur. Herkes kendi diliyle anlatır ama başkasının diliyle değil; herkes kendi gönlüyle anlatır; herkes kendi dimağıyla düşünür, aklıyla fehmeder ve diliyle terennüm eder. Gençler dediğimiz zaman muhataplarımız dediğiniz zaman, başkaları dediğimiz zaman, okuyucu, kamuoyu işte ne dersek diyelim; onlar ifade edilenin, ortaya konulanın muhatabı oldukları oranda önemlidirler. Yani hitaba muhatap oldukları oranda önemlidirler. Herkes ancak o hitabın kendisinde olanını keşfeder, o kadarıyla muhatap olur.

Sizin referans aldığınız battalnâmeler niçin önemli?

Şimdi bizim şifa-i müktesebatımız önemli, şifa-i kültürümüz, birikimimiz bence önemli. Bizim bir hikâyat geleneğimiz var, kıssa geleneğimiz var, menakıp geleneğimiz var. Bizim olmazsa olmazlarımız olan, başka medeniyetlerde olmayan hatta ancak bizde olan bu geleneklerimizi, bir kez de bu gün söylemek zorundayız. Günümüzün ifade kalıplarıyla yeniden ifade etmek zorundayız.

Kalıplar da değişiyor, bir bakıma dönüştürücü gibi oluyorsunuz değil mi?

Her zaman her çağda değişiyor tabi. Kendi kalıplarınıza döküyorsunuz, bugünün kalıplarına döküyorsunuz. Yani bugün menkıbelerin bize ulaştığı o kalıplardaki gibi aktarsak, bugünün insanlarına çok da hitap etmediklerini, insanların burun kıvırdıklarını görebiliriz.

Örnek verecek olursak: - ki benim zaman zaman verdiğim bir örnektir - Beyazıd-ı Bestami tek başına yürür, arkasından müritleri de yürür. Kimseyle konuşmaz, bir köpeğe rastlar sokakta ona yol verir. Arkasındakilerden biri patlar; “Efendi der biz sana arz-u hürmet ediyoruz sen bir köpeğe arz-u hürmet ediyorsun…”. Beyazıd döner der ki, “O köpek bana ne dedi biliyor musunuz? Ey Beyazıd seninle benim aramdaki fark nedir ki, seni insan beni hayvan olarak gönderdiler?” Şimdi bunu bugünkü anlayışla nasıl anlayacağız? Hiçbir zaman güneşin altında köpekler konuşmadı konuşmuyor, konuşmayacaklar. Aslında şunu söylüyor burada Beyazıd-ı Bestami; Köpeğe baktı, kendi kendine “Ey Beyazıd! Seninle bunun arasındaki fark ne ki seni insan onu hayvan olarak gönderdiler?” Yani bunu bu şekilde ifade etmek yeni kalıplar dökmek yeniden ifade etmek bu günün anlayışıyla dile getirmektir.

Hangi alanda konuşuyor isek sanatın hangi alanında isek elbette o köşeden konuşacağız...

Romanlarınızda “Ehl-i Beyt’e” vurgu yapıyorsunuz. Ehl-i Beyt’in öneminden bahseder misiniz?

Ehl-i Beyt biz önemsediğimiz için önemli değil. Biz ancak Ehl-i Beyt’i önemsediğimiz zaman önemli olabiliriz. Peygamberlerin sonuncusu Efendimiz Muhammed (as)’ın -tabi bütün peygamberler bizim peygamberimiz. İsimlerini bildiklerimiz bilmediklerimiz. Hazreti Muhammed Hatemül Enbiya son peygamber artık bir daha olmayacak başka peygamber gelmeyecek Allah dinini O’nunla tamamlıyor.- O’nun hatırası bizim için çok önemlidir. Bütün peygamberlerinki önemlidir ama O’nun ki bizim için, bugünün insanları için çok önemlidir. Müslüman olsun olmasın herkes için çok önemlidir. O’nun hayatındaki insanlar çok önemlidir. Tabi Ashap, O’nun arkadaşları, O’nunla bir kez olsun göz göze gelmiş olanlar, hatta O’nunla zamandaş olanlar önemlidir. Fakat asıl onların hepsinin içinde O’nun ailesi onun Ehl-i Beyt’i olanlar bizim için önemlidir. Ehl-i Beyt sevgisi Müslümanların sadece şu kesimine bu kesimine has bir sevgi değildir. Bütün Müslümanların ortak değeridir… Benim adım Hasan, öbür kardeşimin ismi Hüseyin, öbürü Mustafa… Ama Rasulullah’tan (sav) sonra dört isim var. Dördüncüsü Hazreti Ali Efendimiz. Hazreti Ali, Peygamber soyunun postunda oturan insan. Baktığınız zaman ümmetin en zor günlerinde feda-i can eden bir insan. Çocuklarına bakıyoruz aynı şekilde…

En zor dönem de O’na kalmış değil mi efendim?

En zor dönem tabi… Nasıl Hicrette Efendimiz en sona O’nu bırakmışsa, emanetleri ona teslim etmişse, benim yatağımda yat demişse sonra da bunları sahiplerine iade et ondan sonra gel demişse… ki şunu dememiştir; “Ya Rasulullah ben yatağınıza yatmasam da bir kenarda saklansam. İşte benim canıma kastederlerse… Sonra ben ortaya çıksam günün aydınlığında emanetleri yerine teslim etsem filan…” diye. “Anam babam sana feda olsun ya Rasulullah!” diye yatıyor o örtünün altına, yani kılıçların altına yatıyor. Nitekim örtüyü çektiklerinde kılıçların altında bir tek o var. Başka hiç kimse yok. Çocukları da aynı şekilde ki Kerbela kıyamete kadar dillerden düşmeyecek olan en trajik insanlık destanıdır…. Bir beyit vardır; “Sanma oğul süfli seher mihri felektir görünen, her şafak-un Hüseyin-i deyu güneş kan ağlar.“ İşte bence Müslüman yüreklerin tam da titrediği yerdir burası...

Yani O’na hep canımız feda diyorlar aslında. O kadar Evlad-ı Rasul orada şehit edildiğinde Hazreti Zeynep’in meydandan götürülüşü vardır. O toz toprak o başsız cesetler üzerinde savrulurken arkaya bakar omzundan meydana bakar ve der ki; “Ya Rasulullah, ey dedeciğim soyundan gelenler bu meydanda yatıyor hepsi başsız, Hüseyin‘in bu meydanda şehit edildi. Rüzgar Onlar’ın cesetlerinin üzerine toprak saçıyor.” Yani O bir insanlık acısıdır. Bütün zamanların bastırılamaz acısıdır. Kıyamete kadar kanayan yarasıdır. Ehl-i Beyt’e, siyasi anlamda bakmıyorum, irfani anlamda bakıyorum; bir başka açıdan değil; Hz.Peygamberin hepsi birbirinden mümtaz ama en güzide evladı Hazreti Fatma’dır. Bir kere Efendimiz ona “Evin Annesi” diyor. Ümmet sadece O’na, annelerimizin dışında sadece O’na “Anne” diyor. Hz.Hasan ve Hz.Hüseyin ki; Efendimizin torunları… Onlar aynı zamanda cennet gençlerinin Efendileridir. Yani bizim Efendilerimizdir; sonuçta O’nu sevmeyeceğiz de kimi seveceğiz şu dünyada.

Çizdiklerinize karikatür denmesini istemiyor musunuz?

Tercih etmiyorum. Karikatür; gülünçleştirmenin ve dolayısıyla küçük düşürmenin bir aracı olabiliyor. Bu nedenle ‘karikatür’ adlandırmasını benimsemiyorum. Doğu Avrupalı Çek, Bulgar, Rus, Polonyalı karikatüristler arasında, bizdekinden farklı bir karikatür yaklaşımı da ağırlık kazanıyor. Fakat yine de ben insanın eşref-i mahlûkat (yaratılmışların en şereflisi) olduğuna inanıyorum. Dolayısıyla bu inanışa gölge düşürecek bir sakıncayı üstlenmiyorum.

Birde efendim, sizin kırk hadisle alakalı karikatürleriniz vardı. Oda çok ilginç gelmişti bana. Bab-ı alemde dağıtıyorlardı…O konudan da bahseder misiniz acaba?

O bir projedir. Çocuklara dini eğlendirerek, sevdirerek öğretmeyi amaçlayan bir proje. Her sayıda bir hadisi şerifi çocuklara ezberletelim, belletelim dedik. Onlar bir komisyon oluşturdular bildiğim kadarıyla, hadisleri tespit ettiler, benden de çizmemi istediler. O proje öyle gerçekleşti. Dünyada yapılmış ilk çalışma… “40 hadis 40 çizgi” adı altında albümleşti zaten. Bildiğim kadarıyla 40 dile de çevrildi. Ama 40 dile çevrilmiş haliyle henüz basılmadı.

“Sahip Kıran” adında bir romanınız var. Bu isim nereden geliyor ve konusu nedir?

Hamzanâme, benim bildiğim kadarıyla, hiç basılmamış, şifahi kültürümüzün en önde gelen destanlarından biri. Ve hatta İslami destan geleneğinin ilk örneği. Battalnâme ise bu türdeki ikinci örnek. Benim Battalnâme’den yola çıkarak bir roman yazmak, yani Bin Hüseyin’i yazmak gibi bir niyetim yoktu. Aslına bakarsanız Hz. Hamza’dan hareketle bir roman yazmak niyetim de yoktu. Hamzanâme, birkaç yüzyıl öncesinden kalma bir defter olarak bende var. Yedi İklim’de Cuma toplantıları yapardık o zamanlar ve ben Hamzanâme’yi okuduktan sonra oradaki arkadaşlarıma “Bunları birileri yazmalı, roman yapmalı” diyordum. Herkes “İyi olur” dedi ama yazan olmayınca ben yazdım. Adını Sahip Kıran olarak değiştirmek durumundaydım. Çünkü ana metni çok değiştirdim. Folklorik unsurlardan fazlaca yararlandım, ama hikaye tarzı, yaklaşım tarzı bize oldukça yabancıydı. En azından benim bugünkü inançlarıma yabancıydı, elden geçmesi gerekiyordu. Bugünkü dille, bugünkü akide dilimizle, inanç ve olaylara bakışımızla gözden geçirilip yeniden yazılması gerekiyordu. Battal Gazi’nin destanında da benzer bir durum vardı. Onları elden geçirirken ortadaki anlayışı da elden geçirmek gerekiyor. Yani Battal Gazi’nin destanından yararlanarak bambaşka bir metin ortaya çıkardım.

Sahip Kıran’ın aslı bir destandır, “Hamzanâme.” Hamzanâme bizim geleneğimizde şifahi olarak anlatıla gelmiş ama hiç basılmamış… İslami destan geleneğinin de tür olarak o geleneğin de ilk örneği olarak kabul edilir. Battalnâme o türün ikinci örneği olarak kabul edilir. Hamzanâme’de konu İslam öncesinde geçer, Battalnâme de H.3’ncü yılda filan geçer. Konu itibariyle Seyyid Battal’ın, Cafer Gazi’nin serüvenleridir. Bir anlamda bu toprakların İslamlaşmasının destanlaşmasıdır. Bu Yeşilçam Battal Gazi filmlerini bir tarafa koyarsak.. - Onlar bu konuda kötü örnekler, tabi yozlaştırılmış şeyler. Çünkü orada Battal, bir Türkmen yiğidi olarak lanse edilir, şarap içer, iyi dövüşür, Bizans’ın prensesleriyle yatağa girer v.s.- Aslında O Evlad-ı Rasul’den bir kahramandır. Şimdi bu çok müthiş bir Müslüman muhayyilesi. Ben Bin Hüseyin romanını, Sahip Kıran’ın bittiği yerden -İslam öncesi dönemde bitiyordu- ele alıp, İslam’ın zuhur dönemi, Bedir Savaşı’na kadar, Bedir Savaşı’nın sonuçları ortaya çıkana kadar muhtasar bir bölüm ilave edip ondan sonra destanı yeniden kurgulayarak oradaki bazı konuları dışarıda tutarak yeniden anlatmayı denedim. Şimdi buradaki kahraman Hazreti Hüseyin’in o günkü torunlarından biridir. Malatya’da dünyaya gelir. Yani Evlad-ı Rasul’dendir, öyle Türkmen yiğidi falan değildir. Battal lakabıdır, asıl adı Cafer’dir. O destana göre Bizans’ın bir pehlivanı vardır; Ahmer Gazi. Ahmeri yener, Ahmer, “Ahmet” adını alır destana göre, Ahmet adını da Cafer verir kendisine. Ahmer Gazi de “madem sen bana bir isim verdin ben de sana bir isim vereyim senin adın da Battal olsun” der ve Battal Gazi olarak kalır. Tabi bu işin destan tarafı… Bunlar bizim için önemli mi? Elbette önemli.

Bir de bu son romanınızdan “Bin Hüseyin’den” bahseder misiniz?

Bin Hüseyin, “Hüseyin oğlu” demek. O, bin Hüseyin’e bedel bir Hüseyin anlamı da var tabii. Böyle bir çağrıştırma olsun istedim. Bu en başında düşündüğüm bir isim değildi. Başından beri belli olan alt başlığı Battalnâme idi kitabın. Üst başlığı sonradan oluştu.

İnananların bir aile oluşturduğunu düşünüyorum. Bu aile içerisinde en özel olanların, Son Peygamber’in bağlıları olduğunu düşünüyorum. Onların bireylerinden birinin de ben olduğumu düşünüyorum. Hayatımın sonuna kadar bütün bunların peşinde olacağımı, bunları anlatmaya çalışacağımı düşünüyorum. Ömrüm de buna yetsin istiyorum, en azından ‘anlam‘ bende tamamlanıncaya kadar…

Ve bence insanların en temel yükümlülüğü de budur. Hitap muhataba özeldir. İnsanın hitabının muhatabı bizatihi kendisidir. Yani herkes bütün insanlarla kendi üzerinden konuşur.