Ayrılmaz İkili: Tat ve Koku / Koku Uzmanı Vedat Ozan
İnsanoğlunun ilk tanıştığı koku, anne kokusu. Bebekliğimizde gerçekleşen bu tanışmanın devamında kokunun hayatımızda, bilinçaltımızda nasıl bir iz düşümü var? Kokunun insan psikoloji üzerindeki etkileri nedir?
Şimdi koku dediğimizde, biz çok soyut bir şeymiş gibi anlıyoruz ama aslında gayet somut bir olay. Havada birtakım kokulu moleküller var, bunlar bir hava akımı vasıtasıyla bizim burnumuza geliyor. Burnumuzun iç üst yüzeyinde de reseptör dediğimiz birtakım alıcılar var, bu alıcılara o moleküller oturduğu zaman beynimize bir elektrik sinyali gidiyor ve o gelen uyarı işleniyor. Koku duyusunun uyarılarının işlendiği beyin bölgesine biz “limbik sistem” diyoruz. Limbik sistem, sadece koku duyusundan gelen uyarıları işlemiyor, aynı zamanda bizim duygu durum ve hafıza işleme merkezimiz. Şimdi görmek, işitmek, dokunmak gibi bütün diğer duyulardan gelen uyarılar, önce önbeyin bölgesinde, yani daha mantıklı beyin dediğimiz yerde işlenip ondan sonra limbik sisteme gidiyor. Koku duyusu ise büyük bir ayrıcalıkla direkt olarak limbik sisteme gidiyor. Yani hiçbir mantıkî süzgeçten geçmiyor. Dolayısıyla bilinçdışı diyebileceğimiz bir tepki kesinlikle söz konusu. Dediğiniz gibi bizim hafıza bankamızın ilk kokusu, anne kokumuz. Çünkü biz bir kokuyu ilk duyduğumuzda bir hafıza bankası kuruyoruz, bir kart yapıyoruz ona. O kartın üzerine kokunun ismini yazıyoruz, altına da o kokuyu ilk duyduğumuz an yaşadığımız duygu durumunu, yani hislerimizi not ediyoruz. Bu da biz plasenta sıvasının içinde 17 haftalık iken gelişmeye başlayan koku duyusuyla beraber hayatımıza giriyor. Zaten ilk gelişen koku duyusu duyumuz, daha doğmadan gelişiyor. Bizler yaklaşık 140 tane değişik kokuyu tanıyabilir bir halde doğuyoruz. Görmede öyle değil. 2 yaşına kadar her şeyi bulanık, biraz flu görüyorsunuz. Ancak 2 yaşına geldiğinizde tam anlamıyla ve bir yetişkin gibi görme imkânına kavuşuyorsunuz. Aslında yeni doğmuş bir bebeği annesinin kucağına verdiğinizde onu seçemiyor, ancak 35-40 cm kadar bir mesafeyi daha az bulanık görebiliyor. O mesafe de zaten emzirirken annesinin yüzüne baktığında onun neye benzediğini tahayyül edebilsin diye yeterli. Şimdi annemizin kokusunu tanıyarak doğmamızın birtakım önemli sebepleri var: Birincisi, plasenta sıvısının kokusuyla süt vermiş bir meme ucunun kokusu % 80 oranında birbiriyle benzeşiyor. Dolayısıyla o koku, yeni doğmuş bebek için aynı zamanda gıdanın ve besinin kokusu. İkincisi, plasenta sıvısının içinde bebeğin geçirdiği zamanı düşünün. Karanlık, hiçbir ışık rahatsızlığı yok. Sesler boğuk geliyor, tiz bir rahatsız edicilik yok. Gıda aramak zorunda değil. Herhangi bir güvenlik tehdidi yok. Dolayısıyla ideal diyebileceğim huzurlu bir ortam tablosu çiziliyor plasenta sıvısının içinde. Doğduktan sonra birdenbire aydınlık bir yere geliyor, tiz sesler var, nereden neyi yiyeceği belli değil ve güvenlik tehdidi vb. tedirginlik veren durumlar. Onu eski huzurlu ortamına bağlayacak tek ilmek, aslında o annesinin kokusu. Anne kokusu derken yeni doğmuş bebekteki o duygusal bağın, (bizim anladığımız anlamda bir duygu olmaktan öte) güvenlik, huzur, eskiyle kendini bir görme gibi bir duyudan kaynaklandığını söyleyebiliriz. Bu, bütün hayatımız boyunca böyle devam ediyor. Yani biz her duyduğumuz ilk koku için o hafıza bankasında bir kart açıyoruz ve altına dediğim gibi duygu durumunu not ediyoruz. Onun için bir kokuyu tekrar duyduğumuzda o ilk deneyimin duygu durumunu yaşamış gibi oluyoruz. Dolayısıyla evrensel bir ölçekte herkesin sevebileceği ya da nefret edeceği kokular vardır diye bir düşünce söz konusu değil. Mesela gül kokusu güzeldir, herkesin hoşuna gider. Ama o çocuk gül kokusunu ilk duyduğunda büyük bir kayıp yaşadıysa hayatında, ona gül kokusunu çok kolay sevdiremezsiniz.
Çok büyük bir çoğunlukla kokulara verdiğimiz tepkiler, bilinçdışı tepkiler. Rasyonel, mantıklı tepkiler değil. Çünkü koku duyusu, bizim irademize pek bırakılmış değil. Bir şeyi görmek istemiyorsanız, gözünüzü kapatırsınız. İşitmek istemiyorsanız, kulağınızı tıkarsınız. Ama koklamak istemediğiniz zaman burnunuzu tıkayamazsınız, çünkü burnunuz aynı zamanda sizin nefes alma organınız. 20 dakika tıkarsınız ama ağzınız kurumaya başlar. Çünkü nefes alma organınızla eşleştirilmiştir. Artı hiçbir şekilde sizin bilinçli bir tepkinize yol açmıyor, bütün tepkileriniz tamamen bilinçdışı. Dolayısıyla koku duyusu, böyle açma-kapama duyusu olmayan ve bizim kullanımına müdahale edemeyeceğimiz bir duyu olarak hayatımızın içinde yer alıyor.
İnsanoğlu içinde yaşadığı dünyayı beş duyu organıyla tanıyor, değerlendiriyor. Fonksiyonel olarak değerlendirdiğimizde koku duyusu diğer duyulara nazaran daha arka sıralarda geliyormuş gibi duruyor. Koku duyusunun insandaki karşılığı nedir, insanda koku duyusu olmasa neler olmazdı? Yaratılış açısından baktığımızda koku duyusunun varlığının hikmeti sizce ne olabilir?
Öncelikle şunu söyleyeyim: Büyük çoğunluğumuz yemek yemekten keyif alırız. Koku olmasaydı, lezzet diye bir şey olmazdı. Çünkü bir yiyecek veya içeceği ağzınıza aldığınız zaman ondan yayılan koku, sizin onun ne olduğunu tanımlamanıza ve ondan haz almanıza yol açıyor. Siz gözünüz kapalı, burnunuz tıkalıyken bazı gıdaları ayıramazsınız. Bunu bir kere televizyonda denedik. Yeşil elma ve patatesi yedirdik ve kolayla gazoz içirdik, denekler tatları ayıramadı. 40 çeşit dondurmanın 38 tanesini birbirinden ayıramadılar. Bir tek limonu ayırırsınız, çünkü onda başka bir uyaran var. Ekşi geldiği için trigaminasinleri de uyarıyor. Dolayısıyla lezzet algısının içinde tadın çok az bir yeri var. Tat dediğimizde tatlı, tuzlu, acı, ekşinin dışına çıkamıyorsunuz. Onun dışında bütün ayrımları yapmanıza vesile olan şey koku duyunuz. Bütün diğer tanımları öyle yapıyoruz. Muhallebi de tatlı, sütlaç da tatlı. Ama muhallebi mi, sütlaç mı olduğunu hep koku vasıtasıyla anlıyorsunuz. Koku duyunuz olmadığı zaman lezzet denen bir kavramı tamamen unutmanız lazım. Artık yediğiniz hiçbir zaman bir muhallebi, bir kazandibi, bir sütlaç değildir. Sadece tatlı yersiniz. Tatlının ötesinde daha ayrıntılı bir tanım yapamazsınız.
Koku Alma Duygusu Hayatınızı Kurtarabilir
İkincisi. Koku duyunuzun yitimi, sizi birtakım risklerin de altına sokar. Şöyle ki: Isınmak, yemek pişirmek vs için doğalgaz veya tüp gaz kullanıyoruz. Bütün bu gazlar, aslında sonradan kokulandırılmıştır ve onun içine konulan malzeme de çok düşük eşikte ve çok düşük yoğunlukta bile alınabilen kokular. Çünkü orada bir alarm ve uyaran vazifesi görüyor. Koku duyunuz olmadığı zaman herhangi bir gaz kaçağı vs halinde bundan haberdar olmanızın imkânı yok. Keza mutfakta yemeği ateşe koyup, öbür odaya geçeyim diyemezsiniz. Çünkü yemek yanmaya başladığı zaman, hiçbir şekilde bundan haberdar olamazsınız. Onun ötesinde kokunun işlendiği limbik sistem, aynı zamanda bizim hafıza ve duygu durum işleme merkezimiz demiştim. O nostalji dediğimiz hatıraları yaşama durumunun çok büyük bir bölümünü kaybedersiniz. Allah vermesin, koku duyusunun kaybı çok kötü bir şeydir aslında, insanı majör depresyona götürür. Bundan dolayı intiharla sonuçlanan vaka örnekleri var. Dolayısıyla bizim en yaşamsal duyularımızdan bir tanesidir. Eğer böyle bir kayıp varsa da hemen tedavi cihetine gitmek lazım.
İnsanlar neden parfüm kullanma ihtiyacı duyuyorlar? Bunun psikolojik alt yapısı ne olabilir?
Kendini iyi hissetme hali tabi burada çok önemli, psikolojik bir doygunluk verdiği kesin. Çünkü iyi koku, iyi şeyleri temsil ediyor. Her temsiliyet durumu da bizim hafızamızdan kaynaklanıyor. Onun için herkes farklı bir marka parfümünü seviyor. Ama bugün gelinen yerde şunu söyleyebilirim: Biz kim olduğumuzla ilgili değil, kim olmak istediğimizle ilgili parfüm alıyoruz aslında. Yani nasıl ki kıyafet seçerken “Ben bunun içinde şöyle bir imajda olurum, beni daha iyi temsil eder.” diye düşünüyorsak, parfümde de aynı şekilde davranıyoruz.
Koku, Satın Alma Kararlarımızı Değiştirebiliyor
Latince “perfumum” kelimesi “dumanla, ısıyla yükselen” demek. Bugün de “perfumum” kökünden parfüm kelimesine geliyoruz. Kokuyla, dışarıya karşı yüzyıllar boyunca bir ayrıcalıklı olma sinyali verebiliyorsunuz. Çünkü parfüm malzemeleri çok pahalı ve yine çok kısıtlı olarak elde ediliyor. Kimya endüstrisi gelişmeden önce en kıymetli koku malzemeleri Hint Yarımadası’nda çıkıyor ve oradan Avrupa’ya vs ithal olarak gidiyor. Dolayısıyla hem kısıtlı hem pahalı hem de erişilmesi kolay olmayan bir malzemeyi elde etmiş olmanız, kaba tabiriyle hava atabilmenizin de sebebi oluyor diyebilirim. Ama o ayrıcalık bir yana, bugün parfüm kullanmayan neredeyse kimse kalmadı. Parfüm derken sadece teninize sıkmanız önemli değil. Krem sürdünüz, o da parfüm. Kullandığınız her ürün aşağı yukarı parfümlü. Mesela çamaşır yumuşatıcısı satın alacaksınız, karşınızda pek çok çeşit var, hiçbirinin arkasını çevirip de “Bunun çamaşırı yumuşatmak için etkin maddesi nedir, hangisinde daha fazladır?” diye bakmıyorsunuz. Herkes kapağını açıyor, kokluyor ve “Bu bahar esintisi, bunu alayım.” diyor. Artık her ürüne muhakkak bir koku iliştiriliyor. Çünkü koku, bilinçdışında bizi çok etkileyen, cazip bir şey olduğundan, satın alma kararlarımızı da çok fazla değiştirebiliyor. Böyle parfümlü bir dünyanın içinde yaşıyoruz. Ama deminki sorunuzda bahsetmiş olduğum gen yapısına ilişkin sinyalleri veren vücut kokusuna erişme imkânımız zaten ortadan kalkmış durumda. Çünkü kimse kimsenin vücut kokusunu artık duyabilecek durumda değil. Parfüm kullanmıyorsa duş jeli, şampuan ya da sabun kullanıyor. Hep kokulu ürün kullanıyoruz. Onların olmadığını düşünün, bu endüstriyel ortamda havada bir koku var. Biz içine doğduk, fark etmiyoruz ama herhalde 500 sene öncesinden birisini getirip “burayı kokla” deseniz, burnunu tıkayıp kaçardı. Biz alıştık o kokulara. Dolayısıyla bize daha uygun olduğunu düşündüğümüz yeni kimlik kokularıyla sosyal ortamın içinde yer alıyoruz diyebilirim.
Kokunun Cinsiyeti
Erkek ve kadınların kullandığı kokuların farkı nedir? Erkek ve kadınların farklı kokular kullanması sonradan ortaya konulmuş bir şey mi?
Kesinlikle. Mesela gül kokusu, bugün gül kokulu parfümleri, daha çok kadınların kullandığını görüyoruz. 1900’lerin başına kadar böyle bir ayrım yoktu. Herkes, her kokuyu kullanıyordu. Danimarkalı bir erkeğe gül kokusu satamazsınız ama Fatih Camii’nin kapısında adam gül yağını sürer. Şimdi hangisi erkek, hangisi değil, böyle bir şey var mı? Bu sistemin dayatması. Çünkü kokular kadınlara çok fazla satılmaya başlanınca, erkek pazarının ellerinden kaçtığını görüyorlar ve erkekler için birtakım kokular üretilmeye başlanıyor. Aslında erkek kokusu, sonradan çıkartılan bir ürün. İlk ürün tıraş losyonu olarak çıkıyor. O da cilt katili bir şeydir aslında. Yüksek derecede alkolü yeni tıraş olmuş ve açılmış gözeneğe bastığınızda tahriş edersiniz cildinizi. Ama reklamlarla sizi daha çok canlanmış gibi hissettirirler. Mesela parfüm kadın malı olduğu için, erkek ürünlerinin şişeleri üzerinde hala ‘parfüm’ kelimesi (birkaç marka dışında)kullanılmaz. Kolonya, losyon vs denilir ve parfüm ibaresinden özellikle kaçınılır. Çünkü o biraz feminel bir algıya yol açar diye düşünülmektedir.
Koku Seçiminde Önce Sabır
Koku seçerken veya parfüm alırken nelere dikkat edeceğiz?
Önce sabır, çünkü parfüm sabit duran bir şey değil. Parfüm, aslında teninize sürdüğünüz andan itibaren başlattığınız ve yaklaşık 3-4 saat süren süreç. Çünkü ilk başta duyduğunuz koku başka, 20-25 dakika sonra o koku başkadır. Bir kokuyu teninizde deneyip en azından bütün bir gün taşımanız lazım ki onun hakiki karakterine ve hüviyetine ulaşabilesiniz. Tabi parfüm almaya gidildiğinde mümkün olduğu kadar üzerinizde kokulu başka bir ürünün, losyon, krem vb. gibi sizin algınızı çarpıtacak herhangi bir şeyin olmaması lazım. Sabırla ve kokusuz bir şekilde giderseniz doğru bir ürün bulabilirsiniz zannederim. Ama sabır da en az bulunan bir şey bu zamanda. Kimse “Birinci gün bunu deneyeyim, ikinci gün diğerini deneyeyim, bir parfümü otuz günde seçip alayım.” demiyor. Şimdi insanlar “15 saniyede alayım, paramı verip gideyim.” diye düşünüyor.
Osmanlı’nın Kokuları
Osmanlı kültüründe kokunun kullanımından bahseder misiniz? Neler kullanılıyordu o dönem?
Osmanlı kültüründe koku çok kullanılıyordu. Gül yağı, misk, amber gibi, bunların hepsi çok kuvvetli ve çok kalıcı kokulardır. Tefarik gibi malzemelerin çok kullanıldığını görüyoruz. Gül yağı olmasa bile özellikle gül suyu çok önemli Osmanlı’da. Saraylarda gül suyu ikramıyla görevli bir kadro bile var. Birisi gül suyunu getirip dökecek, öteki de misafirin elinin altına bir peçete koyacak ki yere dökülmesin vs şeklinde büyük bir merasimle ikram ediliyor. Hatta bu ikram yapılmadığı zaman da başka bir mesaj veriliyor. Mesela bir elçi gelmiş ve ona gül suyu ikram edilmemişse, bu diplomatik bir kulak çekme gibi oluyor. Adamlar anlıyor ve hemen merkezine rapor yazıyor; “Gittim, gül suyu ikram edilmedi. Nedir, ne oluyor, niye böyle bir durum var.” gibi. Sonra bizde gül suyunun yerine kolonya girdi ve çok yaygın bir kullanım alanı buldu. Dünyadaki hiçbir ülkede bizde kullanıldığı gibi limon kolonyası tüketilmez. Otobüse binince size kolonya ikram edilmez. Eve misafir girdiğinde eline kolonya dökülmez. Hayatında kolonya koklamadan yaşayıp ölen bir sürü batılı var tabi.
Nöropazarlama ya da duyusal pazarlamadan bahsedebilir misiniz?
Görselliğin çok hâkim olduğu bir dünyada biz görsel mesajlardan çok yoruluyoruz tabi. Bir günde maruz kaldığınız görsel bombardımanı sayamazsınız bile ama artık bunların etkisi nispeten düşük olmaya başlıyor. Diğer başka duyular var. Bu duyulara hitap eden reklam mesajları geldiği zaman çok daha etkili olabiliyor. Kokuyla ilgili hafızamızda canlanan anılardaki duygu yoğunluğu, bize diğer duyularla gelen duygulara nispeten daha yoğun olarak geliyor. Bugün de bunun üzerine giden ve bunu metodik bir şekilde inceleyen nöromarketing ya da duyusal pazarlama dediğimiz birtakım bilimsel disiplinler var.
