Annelikte "Anneanne Etkisi" / Yrd. Doç. Dr. Oytun Erbaş
Konuşmalarınızda, “Annelik, öğrenilmesi gereken bir şeydir.” diye ısrarla üzerinde duruyorsunuz. Bu konuya açıklık getirir misiniz?
Evet, kesinlikle annelik öğrenilir. Bu konuda birçok deneyler yapılmış hayvanlar üzerinde. Mesela, bazı anneler, bakıyorsunuz, çocuğuna çok iyi bakıyor, bazı anneler de kötü bakıyor. İnsanlar anneliğin genetik olarak aktarıldığını düşünüyor. Eğer bebeği iyi anne büyütmüşse, kötü anadan bile doğsa, yavruya iyi bakıyor.
Annelik, öğrenilen bir şey. Annelik, anneanneden öğreniliyor. Anneanne, kendi annesinden öğreniyor. Onun için, bir kuşak iyi baktığı zaman çocuğuna, o da iyi bakıyor. Baba nasıl tıraş oluyorsa çocuk da aynı şekilde tıraş oluyor; anne nasıl ütü yapıyorsa çocuk da öyle ütü yapıyor. Annesi kendisine nasıl bakmışsa -burnunu silmiş, güzel giydirmiş, iyi bakmış- o da aynı şekilde çocuğuna öyle bakıyor. Onun için, en önemli şey, anneliğin iyi bilinmesi, çocuğa iyi bakılması. Çocuğuna iyi baktı mı o birey, o soy artık hep çocuğuna iyi bakıyor, iyi anne oluyor.
Annelik, öğrenilen bir şey. Ben buna anneanne etkisi diyorum. Anneanne iyi oldu mu, bütün soy iyi. Yani oradan alacağın, ileride o aileden alacağın bütün kızlar iyi anne artık. Aynı şey baba için de geçerli. Ama çok ilginç; annenin çocuğa katkısı kesinlikle yüzde 80’lerde. Erkek çocuk da olsa kız çocuk da olsa esas etkili olan anne. Baba da tabi ki çok önemli; ama ilk bağlanma nesnesi anne. Bu yüzden erkek çocuğun da iyi baba olması aslında yine annesine bağlı.
Bu biraz güven duygusuyla alakalı değil mi?
Kesinlikle. Çünkü güven duygusu şöyle: Biz, ilk bağlandığımız nesneye nasıl bağlanıyorsak hayat boyu aynı bağlanıyoruz. Anneye nasıl bağlanmışsan, eşine, hatta işine öyle bağlanıyorsun.
Üç tip bağlanma var: güvenli, kaygılı, kaçınıcı.
Çocuğun tek gereksinimi var: süt içmek, karnını doyurmak; bunu da civciv gibi yapmıyor. Civciv, yumurtadan çıktığı zaman karnını doyurabilir. Ama insan yavrusunun beyninin büyümesi ve kendine bakabilmesi 5-6 sene alıyor. Hatta 6 yaşındaki çocuk bile kendine doğru dürüst bakamaz. O zaman, annesinin bakım vermesi lazım. Onun tek bakım aracı annesi. Bütün çocuklar annesini yanında istiyor. Çünkü süt, besin yanında olacak; günde on, on beş defa süt emiyor. Her istediğinde annesi ona süt veriyor, onu kucağına alıyor. Bu ne demek? Şu: “Ben terk edilmem.” Çocuk bunu öğreniyor. Bu bağlanma güvenli bağlanma şeklidir. Çoğu çocuk on saniyede bir annesinin gözüne bakar: “Annem yanımda mı? Yanımda, burada. Süt de yanımda ve bana bakıyor; sıcak, şefkatli.” Bu çocuk, büyüdüğü zaman eşine bu şekilde bağlanıyor. Diyor ki: “Gitmez o.” Çünkü annesi gitmemiş ki hiç. Onun için, güvenli. Onun için, sıkmıyor karşıdakini. Çünkü güveniyor. Bu, güvenli bağlanma.
İkinci bağlanma, kaygılı bağlanma. Kaygılı bağlanma denilen bir bağlanma var. Anksiyeteli bağlanma deniyor buna. Anne tehdit etmiş hep; mesela: “Giderim bak! Bunu bir daha yap, giderim.” “Seni sevmem bak, bırakır giderim seni.” Ya da gitmiş anne. İşi varmış, çalışıyormuş; çocuğunu bırakıp gidiyor. Çocuk diyor ki: “Annem gidiyor.” Çocuk bilmiyor ki annesinin işe gittiğini. Çocuk şunu düşünüyor: “Annem beni bıraktı. Ben değersiz biriyim.” Bu sefer şöyle düşünüyor: “Ya giderse annem.” Adam da “Ya giderse eşim!” diyor. İnanmıyor sevdiğine. Soruyor: “Beni seviyor musun?” “Seviyorum.” “Ne kadar?” “Çok.” “Emin misin? Sen beni gerçekten çok sevmiyorsun bence.” Ona dünyaları getir, onu inandıramazsın. Çünkü annesi ile onun arasında bir numaralı, güvenli bağlanma oluşmamış. En tehlikeli model budur.
Üç numaralı bağlanma da kaçınıcı bağlanma. O hiç bağlanmamış annesine, hiç ilişkisi olmamış. Onlar zaten kimseye bağlanamaz, onlar yalnız ölür. Onların sonu yalnızlık. Çünkü bağlanmamış, bilmiyor böyle bir şeyi. Dolayısıyla annene nasıl bağlandınsa hayat boyu insanlara da öyle bağlanıyorsun. Sizinle konuşmamız bile böyle.
Çok ilginç bir şey var mesela: Farelerde, bir anne, yavrusuna iyi bakarsa, çocuk büyüyünce stressiz oluyor, stresi az oluyor, kötü bakana göre. Hayvanda bile böyle. Annesi iyi bakmış, yanında tutmuş, okşamış; o çocuk şunu öğreniyor: “Ben hep güvendeyim.” Bizim saatin ilk ayarları küçükken yapılıyor. İlk 2 yaşta. O ilk 2 yaştaki ayar neyse hayat boyu o ayar devam ediyor. Hayatta olumsuz örnekler de var. Yetimhanedeki çocuklar var, boşanmalar var…
Olumsuz şartlarda büyüyen insanların sonradan tekrar topluma, insanlara, kendi özüne kazandırılması, değişim olabiliyor mu?
Tabi ki değişim oluyor ama şöyle bir atasözü var: “Ağaç yaşken eğilir.” İlk 2 yaş çok önemli. O yaşlarda çok kolay bu işler. Çünkü çocuk esnek, ama gün geçtikçe zorlaşıyor.
Sağ elle yazan insanlar beynin sol tarafıyla konuşur; sol elle yazanlar da beynin sağ tarafıyla. Ben solla konuşuyorum. Beynin sol tarafında bir damar tıkandıysa konuşamazsınız, konuşma gider, sağ tarafınız da felç olur. Sol tarafa giden damar tıkanınca konuşma gider, sağ taraf felç olur. Çünkü sol sağa bakar, sağ sola bakar beyinde. Ama çocuklarda böyle olmuyor. Diyelim ki sol tarafı bir şekilde zedelenmiş, çocukken kaza geçirmiş, beyin tümörü olmuş, o bölge alınmış, çocuk konuşmaya devam ediyor. Neyle? Sağ tarafla. Esnek olduğu için, hemen bir yapı bozuldu mu diğer bölge devralıyor görevi. Ama bu, yetişkinlerde olmuyor.
Bir insanın ahlaki değerleri, temel ahlaki duyguları, insanî duyguları; sevmek, vefa, başkasının hakkını yememek, kul hakkı yememek olarak sayılabilir. Bunlar ilk 2 yaşta hemen algılanan duygular. Çocuğa bunlar öğretilmese bile bunları aileden kopyalayarak algılıyor. Hiçbir şey bilmeyen 2 yaşındaki çocuğa, iki kukla adamın dövüşü izlettiriliyor. Bir adam öbürünün kafasına vuruyor. Sonra çocuğa bir tane pasta veriyorlar, kime verecek diye bakıyorlar; kafasına vurulana veriyor.
Bu, temel acıma devresi. Biz bununla doğuyoruz, bu bizim genimizde var zaten. Bir de bunun üstüne eğitimden geçerse çok iyi olur yoğruluverir. Ama bu devrenin üstüne eğitilmediği zaman, yaş geçtikçe bu eğitimi vermek zorlaşıyor.
10 yaşında biraz daha kolay, ama 20’de daha zor, 30’da çok daha zor. Peki, mümkün değil mi? Mümkün. İnsanın beyni doğuştan ölüme kadar devamlı değişiyor. Şu an beraber konuşurken bile beynimizde değişiklikler oldu. Çünkü sinir hücreleri dallı budaklı; insan bir şey öğrendiğinde hemen uzuyor başka bir sinir hücresiyle bağ kuruyor, hemen yan tarafla bağ kuruyor. Bir sinir hücresi, yaklaşık 100 bin tane başka sinir hücresiyle devamlı konuşuyor. Örümcek ağı gibi düşünün. Sen öğrendikçe, konuştukça, sinir hücreleri büyüyor, gelişiyor. Ama bir süre sonra değişim biraz daha zorlaşıyor. Onun için, bir insan değişir mi 30 yaşında? Değişir, ama zamanı uzar.
Mesela, çocuk bakkaldan pil çalmış. Çocuğa “Bir daha bunu yapmayacaksın.” dediğinizde, bitti. Çizgiyi çektiniz mi, bir daha yapmaz. Ama 30 yaşında bunu halletmek çok zor.
Çocuklarla alakalı söyleyebileceğiniz pratik bilgiler var mı?
Bir çocuğa öğretilmesi gereken şey, temel ahlâk duygularıdır. Çok kompleks bilgileri, duyguları zaten çocuk anlamaz. Örneğin, ekmek var elinizde. “Oğlum! Bunu böl, arkadaşına ver.” Onun mantığını bilmez o. O şunu düşünüyor: “Ekmek buldun mu böl ve paylaş.” O kadar. Çünkü çocuklarda soyut düşünce yok. Soyut düşünce şu: Ben size diyorum ki, şu binanın arkasında başka bina var. Siz bana inanıyor musunuz? Evet. Çocuk buna inanmaz. Onun arkasını görmüyor ya, bitti. Çocuğun böyle yüzünü kapatıyorsun, çocuk şunu düşünüyor: “Gitti.” Bir daha yüzünü açıyorsun, gülüyor hemen. Çünkü çocuklarda nesne devamlılığı yok. Buna nesne devamlılığı deniyor. Çocuk, baba evden gittiğinde şöyle düşünüyor: “Gitti o, bir daha gelmeyecek.” Çünkü çocuk, babasının yaşayan bir canlı olduğunu, o eve geleceğini düşünmez. Çocuğun “Babam yaşıyor; işe gidecek, akşam gelecek.” durumunu bilebilmesi 6 yaşında oluşuyor. Onun için, çocuğa soyut şeyleri inandıramazsınız. “Besle kargayı oysun gözünü.” atasözü vefasızlığa vurgu yapıyor. Çocuğa bunu söylersek o şöyle anlıyor: “Karga gelir, gözünü oyar senin.” Çocuklar somut; gördüğüne, duyduğuna, ellediğine inanıyorlar. Onun için, çocuğa diyorsun ki: “Oğlum! Ekmeği böl, arkadaşına ver.” O şunu düşünüyor: “Böl, ver.” bitti. Bunu sorgulamaz çocuk. Ya da “Bak, senin arkadaşının oyuncağı yok, senin iki tane oyuncağın var; birini ona ver.” O çocuk artık hayat boyu paylaşır.
Temel eğitimlerden bir tanesi, paylaşmayı öğretmek. İkincisi “Bir işi başarırken, arkadaşınla başar. İkiniz yapın bakalım. Mesela, o bisikletin arkasından tutsun, sen bin.” Ona güvendireceksin ki çocuk, her işimde birinden yardım alabilirim diye düşünecek. Ama bunu da şöyle öğretmemek lazım: “Her işinde yardım almalısın.” gibi değil. Onun da ayarını kaçırmamalı. Çünkü çocuk bant kaydı gibi öğrenir. Vur deyince öldürüyor deriz ya, çocuk o mantıkta öğrenir. Çocuğa ne verilirse aynısını hiç yorumsuz alıyor.
O nedenle çocuk büyütürken; birincisi, temel ahlaki bilgileri kazandırmak önemli. Bunlar “Paylaş, çalma…” gibi. Mesela, çocuk büyütürken en büyük hatalardan bir tanesi çift davranma. Çocuk hatalı bir davranış, ahlaksız bir davranış yapıyor; mesela çalıyor. Küçükken çocuklar, bir oyuncağı eline alınca, yutunca, o enerjinin içlerine geçtiğini zannederler. Ona internalizasyon denir. Mesela, çocuk askeri yutar, onun gücü bana geçsin diye düşünür. Bunu biliyor çocuk, gitmiş, oyuncakçıdan bir küçük oyuncağı cebine koymuş. Eve geldi, dedi ki: “Anne, ben bunu aldım.” Burada tek şey var yapılacak, o da şu: “Yaptığın yanlış. Sen oyuncakçıdan izin aldın mı?” “Almadım.” “O, oyuncakçınındı; o onun oyuncağıydı oğlum-kızım. Onun oyuncağını almış gelmişsin. Seninkini de şimdi birisi alsa mesela ben alsam. Bak, bu benim oldu artık.” Ağlıyor hemen. Şunu demek yeterli: “Bu uygun değil.” Hemen onu alıp o çaldığı oyuncağı yok ettin; dedin ki: “Bununla oynayamazsın.” Hiç anlatmaya bile gerek yok. 6-7 yaşında, çocuğun aklı başına biraz gelince anlatılabilir; ama 3 yaşındaki çocuğa anlatmaya gerek yok. Çocuk “Oyuncağım nerede?” dediğinde annesi “Hayır, onunla oynayamazsın. Sen onu izinsiz aldın.” demelidir. Çocuk şöyle düşünür: “Ben bunu aldım, kötü bir şey yaptım herhâlde.” Babası da akşam eve geldi, dedi ki: “Ne yaptı çocuk?” “Oyuncak çalmış.” “Varsın çalsın, bir şey olmaz.” İşte bu, çocuğu psikopat yapıyor. Annesi kızmış, babası ödüllendirmiş. Çocuk şöyle diyor: “Ben bir şey yaptım. Bu ödül mü, ceza mı şimdi?” Ondan sonra hayatta asla bu dengeyi oturtamıyor. Çocukta ödül-ceza devresi oluşmuyor.
Anne baba, çocuk döke döke yediği zaman gülüyorlar, neşeleniyorlar. Çocuk da bu sefer hayat boyu döküyor. Ama sadece yemeği dökmüyor, her şeyi döküyor; israfkâr hâle geliyor. Onun için, orada en büyük şey şu: Anne baba her zaman aynı şeyi söyleyecek. İkisi de diyecek ki: “Hayır, yapmayacaksın bir daha.” ya da “Yapacaksın.” Biri ödüllendirip biri cezalandırdı mı, çocukta “ne kötü, ne iyi; ne ahlaklı, ne ahlaksız” devresi oluşmuyor.
Bu çocuğun büyüyünce suç iradesi olmuyor. Çocuk bir şey yapıyor; çocuğu biri dövüyor, biri seviyor. “Çaldım. Sonuç? Biri sevdi, biri dövdü.” Mesela çocuk çaldı geldi. Siz, “Çok iyi bir şey yaptın.” dediğiniz zaman o çocuk çalar hep. Onun için, çocuk büyütürken istikrar çok önemli.
Bizim fıtratımızda var, hayvanlar dâhil; sevgiyi çok iyi anlıyoruz. Çocuklar gerçek sevgiyi çok hızlı anlıyorlar. Mesela, çocuğun kulağını çekiyorsun sevgiyle; diyor ki: “Beni seviyor.” Nereden biliyor bunu? Kulağını çekiyorum yahu, acıyor da. “Şaka yapıyor bana.” diye düşünüyor; senin yüzünden, mimiğinden hemen anlıyor. Onun için, çocuklar yalan duyguları hemen anlıyorlar. Ailede diyorlar ki: “Çocuğun yanında konuşmayalım, sonra konuşuruz.” Yapmacık bir şey bu, çocuk bunu hemen anlıyor. Şimdi modern aile böyle oldu: “Çocuğun yanında konuşmayalım, mutfakta konuşalım.” Çocuk onu öyle iyi biliyor ki. O şunu biliyor: “Bunlar rol yapıyor.” Hemen senin notunu veriyor. Sevgiyle büyütmek bu değildir. Modern aile şöyle yapıyor çocuğa: “Şunu yaparsak şu olur, bunu yaparsak bu olur.” Hiçbir büyütme modeli yok çocuğun, çocuk kendi gibi büyüyecek. Sokakta oynayacak, bazen top oynayacak, bazen dizini yaralayacak. Ama evde hep şöyle bir şey olacak: “Biz senin arkandayız, biz seni çok seviyoruz.” O çocuk bunu anlıyor; diyor ki: “Annem beni çok seviyor. Benim başım derde girmiyor, annem var.” Bu duygu çocuğa güven veriyor. Bu sefer okulda canı sıkılmıyor, anksiyete olmuyor, hocasından korkmuyor. Çünkü annesi korkutmamış ki. Bir insan anneye nasıl bağlanırsa her şeye öyle bağlanıyor.
