Anlıyorum Ama Konuşamıyorum / Salih Uyan
“Anlıyorum Ama Konuşamıyorum” isimli kitabınızdan bahseder misiniz?
14 yıldır İngilizce öğretmenliği yapıyorum. Dolayısıyla hem öğrencilerle, hem velilerle, hem de özel ders almak isteyen iş dünyasından yetişkinlerle birçok irtibatım oldu.
Bu arada mesleğe başladıktan 2 sene sonra “dersimizingilizce.com” adıyla bir İngilizce eğitim sitesi kurdum. Burada da zamanında İngilizce dersi almış ama öğrenememiş birçok insanla ilişkilerim oldu; mail yoluyla, yüz yüze, telefonla görüştüm. Bu görüşmelerden ortaya bir tablo çıktı. Şimdi ilkokul 2’de başlayan (eskiden ilkokul 4’teydi) ve yıllar süren bir İngilizce eğitimi var. Ama aradan yıllar geçtikten sonra insanların gelip durdukları nokta hep aynı; “Anlıyorum ama konuşamıyorum.” “Liseden temelim var ama bir türlü bu İngilizceyi halledemedim.” “Kelime bilgim iyi ama anlayamıyorum.” “Aslında gramerim çok iyi ama bir türlü söylenenleri anlayamıyorum.” gibi aslında diğer dünya ülkelerinde çok da duymaya alışık olmadığımız, Türkiye’ye özgü yabancı dille ilgili bazı enteresan tanımlamalar var. Bununla ilgili çok konuştum, farklı yerlerde makalelerim yayınlandı. En sonunda bir kitap haline getirmeyi düşündüm ve bu kitabın da ismini en çok kullanılan, en klişe haline gelen cümle olan “Anlıyorum Ama Konuşamıyorum” koydum. Aslında şu anda bildiğiniz gibi kitabevlerinin raflarında çok fazla kişisel gelişim kitabı var. Herkes bir şeyleri tavsiye ediyor, herkes öğretileri bir şekilde kitaplaştırmış. Ben ise sıkıcı olmasın, insanlara bizzat emir vererek “şöyle yapın, böyle yapın” şeklinde değil de hem daha eğlenceli olur, hem de okuyan insanlara biraz akıcı bir dilde yazıldığı için verilmek istenen mesajı daha kolay alırlar diye roman şeklinde yazdım.
Bu kitabın içinde Türkiye’deki birçok insanı temsil eden bir ana karakter var. İlkokuldan itibaren İngilizce dersi görüyor. Fakat üniversiteye geldiği zaman bir iş aramaya başlıyor. İş ilanlarının hepsinde “mutlaka İngilizce bilen” ibaresini görünce de birden panikliyor ve “Ben bu İngilizceyi niye öğrenemedim?” diye kendini sorgulamaya başlıyor. Daha sonra birisiyle tanışıyor ve onunla 15 gün birlikte vakit geçiriyorlar. Her akşam buluşuyorlar ve karşılıklı diyaloglar içinde niye İngilizceyi öğrenemediğini, nasıl öğrenmesi gerektiğini konuşuyorlar. Roman kurgusu bu şekilde tamamlanıyor.
Gramere Odaklanmak Öğrenciyi Dilden Soğutuyor
İngilizce öğrenemeyişimizin temeli ne? Türkçeyle İngilizcenin çok farklı yapıda olmaları mı, yoksa eğitim sistemindeki müfredatın ya da öğretme biçiminin yanlışlığı mı?
İkisinin de etkisi var. Mesela bir Alman’la Türkü kıyasladığınızda Alman vatandaşının İngilizce öğrenmesi çok daha kolaydır. Ama baktığımız zaman Arap ülkelerinde de çok daha az İngilizce saatiyle insanların (belki telaffuzlarını Arap aksanından dolayı tam oturtamıyorlar ama) bizden çok daha rahat konuştuklarını görebiliyoruz. O zaman Avrupa milletlerinin İngilizce öğrenmeleri dil ailesi açısından bizden kolay olması normal. Ancak bu, Türkiye’deki İngilizce öğrenememenin temelindeki birçok faktörden sadece bir tanesi ve önem sıralamasında çok üstlerde değil. Asıl problem yıllardır özellikle devlet okullarında uygulanan yanlış eğitim sistemi. Çünkü hep gramere odaklanmak, hep gramerin üzerine gitmek, öğrenciyi hem dilden soğutuyor hem de en çok şikâyet konusu olan konuşmayı engelliyor. Peki, öğretmenler okullarda niçin çok fazla gramer öğretiyorlar? Bunun sebebine bakmak lazım. Özellikle İngilizce öğretmeni için bir derste gramer anlatmak en kolay yol. Ben de öğretmenlik yaptığım için biliyorum. Mesela 30 kişilik bir sınıf düşünelim. Çocuklar da çok hareketli veya yaramazlar. Onları kontrol altına almak, dersi olabildiğince olaysız geçirmek ve öğretmenin rahat etmesini sağlamak için yapılacak iş “Çocuklar, bu derste Simple Present Tense işleyeceğiz” deyip, tahtaya başlığı atıp, formülü yazıp, tahtaya 10 tane soruyu alt alta dizerek “Şimdi bunların cevaplarını yazın” demek, sonra da onları kontrol ederek 40 dakikayı en verimsiz şekilde geçirmektir… Ama eğer bir öğretmen gerçekten çocukların İngilizce öğrenmelerini istiyorsa ve bunu amaçlamışsa yapması gereken davranış, tamamen sınıf içerisinde İngilizce eğitim verdiğini unutturan etkinliklerle, aktivitelerle çocuklara eğlenceli vakit geçirtmektir. Yurt dışında İngiltere ve Avrupa ülkelerinde birçok dil sınıflarına girdik, çıktık. Hemen hemen hepsinde kesinlikle öğretmenler, tahtaya herhangi bir gramer konusunun başlığını yazıp da onu anlatmıyor. Eğer ders programlarında geniş zamanla ilgili bir konu varsa ona yönelik hemen bir aktivite, bir etkinlik hazırlıyorlar. Çocuklar farkında olmadan o dilin yapıları bilinçaltlarına kazınıyor. Türkiye’de de yapılması gereken sistem bu. Çünkü dilbilimcilerinin söylediği bir şey var: Bir insan konuşurken doğası gereği zihni ya gramere, ya yapıya ya da manaya odaklanıyor. İkisine aynı anda odaklanması mümkün değil. Mesela sizinle konuşurken bilinçli olarak “Ben şu anda bu cümleyi kuracağım, burada gelecek zaman kullanmalıyım. Bunun eki şöyle olmalı.” diye hiçbir gramer yapısı gelmiyor aklıma. Eğer onları düşünmeye başlarsam sizinle konuşamam, imkânı yok. Ben şu an sadece size ne diyeceğimi düşünüyorum. Yani manayı ön plana alıp bir konuşma yapıyorum. Aslında anadilimizi öğrenirken de herhangi bir sıra ya da sistem takip etmiyoruz. Mesela benim şu anda 2 yaşında bir çocuğum var. Ben bu çocuğa Türkçeyi öğretmek için hiçbir gayret sarf etmedim. Türkiye’deki ve dünyadaki hiçbir insan çocuklarına dillerini öğretmek için bir sistem geliştirip de onlara bir şeyler yapmıyorlar. Çocuklar dili nasıl öğreniyorlar? Doğal yollarla. Günlük ihtiyaçları nedir? Su içmek, yemek yemek, gezmeye gitmek... Bu tür şeyleri anne babalarından duya duya bir şekilde o yapıları ediniyor çocuk ve daha sonra kullanmaya başlıyor. Aslında 1 yaşındaki bir çocuk için “anlıyorum ama konuşamıyorum” cümlesi geçerlidir. Benim çocuğum 1 yaşındayken anlıyordu ama konuşamıyordu. Demek ki bu doğal bir süreç… Fakat çok fazla gramer odaklı gidilen bir eğitim sisteminde kişiler bir cümle kurmadan önce sürekli olarak yapıları düşünüyorlar. Beyin oraya takıldığı ve beyin sistematiği devamlı dilin yapılarıyla boğuştuğu için o cümleler ağızdan çıkmıyor ve maalesef iletişim kurulmuyor. Buradaki asıl neden de öğretmenlerin çok fazla gramer öğretmesi. Bunun sebebi ise öncelikle alışkanlıklar ve zihniyet. Theodore Ozenne’in bir sözü var: “Zihniyetleri değiştirmek zordur. Çünkü değiştirilmesi imkânsız olan şeylere, yani hatıralara dayanırlar.” Hatıraları silmek mümkün olmadığı için, yetişen öğretmen kendi ortaokulunda, lisesinde böyle bir eğitim gördüğü için o da böyle bir eğitim vermek istiyor. Bu da maalesef toplumda İngilizce konuşamayan ama yıllarca eğitim görmüş insanlar biriktiriyor. Dolayısıyla özel dersler, kurslar gibi çok değişik bir sektör çıkmış durumda. Çok dallı budaklı bir konu ama çözüm yollarını konuşmak lazım tabi ki. Kitapta bundan da bahsettim.
İngilizce Eğitim Veren Üniversitelerin Müfredatı Değişmeli
Asıl yapılması gereken, İngilizce öğretmen yetiştiren üniversitelerin eğitim müfredatlarına bir şekilde müdahale edip öğretmenlerin doğru bir şekilde yetişmelerini sağlamak. Şimdilerde Milli Eğitimin yeni müfredat programlarıyla biraz daha değişim içine girildi. Ama bu tabi ki bir iki senede olabilecek bir şey değil. Çünkü zihniyetlerin değişmesi gerekiyor. Zihniyetlerin değişmesi için de insanların farklı hatıralar yaşaması gerekiyor. Kaliteli bir sistemle eğitim görmüş insanların da öğretmen olması gerekiyor. Bu da 10-15 yıllık bir süreçtir. Şu anda iyiye doğru gidiyor.
Bizler, dilin sadece iletişim kurmak amacıyla öğrenilen bir araç olduğunu hatırlatmadığımız için sınıfta, çocukların zihinlerinde, bilinçaltında “bu dil kurallarla dolu, öğretilmesi zor, kâğıt üzerinde boşluk doldurulması gereken bir süreç” olarak algılamalarına neden oluyoruz. Hatta ben şöyle düşünüyorum: “Biz 10 sene, haftada 5 saat çocuklara bir şey öğreteceğiz” diye bir karar verilse ve 10 senede hiçbir şey öğretilemese profesörlerin, akademisyenlerin bir araya gelip bunu muhteşem bir tez konusu yapmaları lazım.
Öğrenmekle edinmek arasındaki fark da çok önemli… Artık dilbilimciler de birçok konuda “öğrenmek” kelimesini kullanmıyorlar. Mesela Go-gitmek demektir. Bu bir öğretim şekline göre öğretmen sınıfa girer, sözlüğü açar, haftada 2 saat kelimeleri sayar: “Go-gitmek, do-yapmak, want-istemek” diye. Çocuklar da tekrar eder. Bir şekilde bu dil yapıları veya kelimeler çocukların zihnine girer. Ama şu anda çocuklar diyor ki: “İngilizce dersinde hoca bir konu anlattı ama anlamadım.” Hâlbuki literatürde böyle bir cümlenin de olmaması lazım. Mesela haritayı çocuğa gösteriyorsunuz, diyorsunuz ki: “Türkiye’nin en kuzeyindeki şehir Sinop’tur.” Şimdi çocuklardan biri “Ben bu konuyu anlamadım.” diyebilir mi? Böyle bir şey yok. Zaten ortada olan bir şey… “Dün sinemaya gittim.” demek için “I want to cinema yesterday” diye söylemeniz lazım. Ama bunu bilimsel bir konu gibi anlatırsanız çocuğa, o da “anlamadım” der tabi ki. Oysa “Çocuklar biz Türkler ‘dün sinemaya gittim’ diyoruz. İngilizler acaba buna ne diyor?” şeklinde verirseniz o zaman farklı bir durum oluşur ve çocuklar daha net algılarlar. Mesela okulların müfredatlarında bisiklete binme dersi olduğunu düşünün. Bu sınıfta öğretmen kendince bir müfredat hazırlıyor, yıllık planlar yapıyor ve her derste gelip bisikletin tekerleğinin yarıçapını, pedala ne kadar kilogram güç uygularsan ne kadar süratle gidersin, dengede durmanın şartları...” gibi, daha doğrusu bisiklete binmenin fizikiyle ilgili bir sürü bilgiler veriyor. Çocuklar müthiş donanım sahibi oluyor ve 1 senenin sonunda “Hadi bakalım, bisiklete binin!” diyorlar. Kaç tanesi gidebilir o bilgilerle? Hiçbiri gidemez. Yapılacak iş, ilk derste çocukları bisiklete bindirip “Pedala basın hadi bakalım.” demektir. Başka türlü bisiklete binmeyi öğrenmenin yolu yok. İstediğiniz kadar tekerleğinin yarıçapından bahsedin. İngilizce öğretmenlerinin yaptığı da bu… İlk gün “Bisiklete binin, pedalı çevirin.” demek yerine, sürekli anlatıyoruz. Belki de bahçeye çıkmak, o bisiklete binmek, örnek üzerinden gitmek zor geldiği için tahtaya yazıyoruz. “İyi bisiklete binmenin ilk şartı dengede durmaktır. Denge nedir?” gibi bunları yıllarca anlatıyoruz ama maalesef daha sonra çocuklar sendeliyor ve dengelerini bulamıyorlar.
İngilizce Öğrenmek İçin Kurs mu, Özel Ders mi, Kendi Başına Çalışmak mı?
Yetişkinlerin İngilizce öğrenmesi için en sağlıklı yöntem bir kursa gitmeleri mi ya da özel ders almaları mı, yoksa kendi başlarına çalışmaları mı? Siz ne tavsiye ediyorsunuz?
Eğer kişinin algılama kapasitesi normal bir insan zihnine sahipse ve bu işe vakit ayırıyorsa, yani sadece kursa gittiği ya da özel ders aldığı saatlerin dışında da İngilizceyle ilgili bir şeyler yapıyorsa genelde tek başına çalışabilmek için yeterli seviyeye gelmesi 6-8 ay arasında olduğu söyleniyor. Diyelim ki sen 6 veya 8 ay bir özel öğretmenle veya bir kurs ortamında o yabancı dili öğrendin. Bu sürenin sonunda geldiğin noktada artık sen kitap okuyarak, İngilizce film seyrederek veya yabancı kaynakları takip ederek bir şekilde dil gelişimini devam ettirebilirsin. Üç çeşit ders alma yöntemi var: Birincisi, İngilizcesi sıfır olan bir kişi diyebilir ki “tek başına çalışmak”. İkincisi, kursa gitmek. Üçüncüsü, özel ders almak. İnsanın tek başına dil öğrenmesi için şu anda çok fazla kaynak, online materyaller, dinleme sistemleri var. İmkânsız demeyeceğim ama çok kolay bir şey değil. Özel dersin avantajı ve dezavantajı var. Ama bence dezavantajı daha fazla... Çünkü 1 kişiyle sürekli muhatapsınız ve İngilizce ya da hedef dilde konuşulan bir ortamda bulunma şansınız olmuyor. O yüzden benim tavsiyem, en uygunu özellikle başlangıç seviyesindeki kişiler için yabancı öğretmenin olduğu ve Türkçe konuşulmayan bir dershaneye gitmeleri. İsterseniz seviyeniz sıfır veya düşük olsun. Çünkü özellikle İngilizce öğretiminde çok etkili olan grup çalışmaları, iki kişinin birlikte yapması gereken çalışmalar çok ön planda. Yurtdışındaki yabancı dil eğitimi verilen yerlere gittiğimizde öğretmen çok kısa bir şeyler anlatır, hemen der ki: “Yanınızdakine dönün ve onunla şunu konuşun. 4’lü gruplar haline gelin ve şunu yapın.” Hep grup aktiviteleriyle destekleniyor bu süreç. O yüzden bence en ideal olanı yabancı bir öğretmenle bir dershane ortamında başlamak ve gidişata göre 4-6 ay sonra eğer belli bir seviyedeki kitapları okuyabiliyorlarsa, seviyelendirilmiş bazı metinleri dinleyip yavaş yavaş anlamaya başlamışlarsa, ondan sonra zaten bu işi kendileri götürebilirler. Belli bir seviye sonra “Ben sadece konuşma pratiğimi geliştirmek, konuşmak istiyorum.” diyorlarsa bir öğretmenden özel ders alıp 1 saat boyunca konuşabilirler, bu iyi bir sistemdir. Çünkü sınıf ortamında 20 kişi olduğunu düşünün, herkesin konuşma süresi 3-4 dakikadır. Ama özel derste bu süre fazladır. Başlangıç seviyesi için dershane, sonraki seviyeler için özel ders daha etkilidir diyebilirim.
Dil öğrenme işini hem çok fazla gözde büyütmemek, hem de önemsemek gerekiyor. İkisinin arasında durmak lazım…
Şimdi dil öğrenmeye karar vermiş bir kişi eğer şöyle bir plan yaparsa: “Ben bir dershaneye gideceğim.” Artık İngilizce duymaya ve bir şeyler öğrenmeye başlıyorum. Bununla birlikte ben başlangıç seviyeme uygun günde 5 sayfa kitap okuyacağım. Bu 15 dakika sürer. Yine günde 15 dakika bir şey dinleyeceğim. Bakın, yarım saatlik bir şeyden bahsediyorum. Her gün yarım saat böyle bir çalışmayı yapan bir insanın İngilizce öğrenememesi mümkün değil. 5 sayfa kitap okuyacak, anlamaya çalışacak, kelimelerine bakacak, 15 dakika da internetten bir şey dinleyecek. Her gün bunu tekrarlayan bir insanın 6 ay sonra mutlaka çok iyi bir noktaya geleceği kesindir. Ama insanlar bunu yapmıyor, onun yerine gramer kitaplarını açıp bir şeyleri çözmeye çalışıyorlar. Çünkü test kültürüyle yetişmiş bir toplumuz. İlla ki bir şık görmek istiyoruz, bir boşluk doldurmak istiyoruz. Onlar hiçbir işe yaramıyor maalesef. Yani hayatındaki büyük bir boşluğu doldurmak için dershanelere koşan insanlar, kâğıt üzerinde boşluk doldurup aylar harcıyorlar. En şık şıkkı seçerek vakitlerini israf ediyorlar. Ama geldikleri nokta maalesef “Anlıyorum ama konuşamıyorum.” oluyor.
