"An"ı Yaşamak
An’ı yaşamak belki de “Yeşil Yol” filmindeki John Coffey’in idamına birkaç gün varken “Ne istiyorsun?” dediklerinde -ki bunun içine firar hakkı da dâhil- onun ölümü dahi bir kenara bırakıp film izlemek isteyişini söylediği o an, anı yaşamaktı…
Bırakamayız kendimizi bir türlü an’a, ya geçmişi kurcalarız ya da geleceği planlarız. An’ımız yoktur hiç. Geleceğin geldiği anda bile bir sonrakileri planlarız. Koca bir ömür geçiririz ama hiç yaşamadan...
Aslında basit gibi görünse de an’ı yaşamak bir teslimiyet işidir. Teslimiyetten kastım öyle içine sinmeye sinmeye, dişini sıka sıka Allah’a havale ettim değil. Dünyanın imtihanını, bir oyun olduğunu, gaflet tuzaklarıyla dolu olduğunu hissedip Allah’ın fert fert, şahıs şahıs yaptığı taksimattan benim şahsıma içinde yaşadığım şu anda payıma düşene teslim olmak tam manasıyla razı olmak. Bu rıza hali içinde an’ı yaşamak. Sayılı gün çabuk geçer misali, sayılı anların bile çarçabuk geçtiğini bilmek. Dünya sahnesinde Allah’ın halifesi şuuruyla yaşamak. Ard arda gelen sahneler ard arda gelen imtihanlar ama perdenin sonunda kapanacağını bilmek… Bu yüzden de başına gelebilecek hiçbir şey yüzünden kendini değersiz hissetmeyip her an da izlendiğini bilmek, kıymetli olduğunu bilmek kimsenin biçtiği değere göre değil sahnenin sahibinin biçtiği değere göre yaşamak, değerli olmak. Değeri başka bakışlarda aramayıp kendi dünyan içinde mutlu olabilmek ve anda kalabilmek…
An dediğimizde aslında hepimizin ilk aklına gelen haliyle saniyenin de altında bir zaman dilimi. Oysaki an, zaman denen ağır çekimin ana fikridir. O ana fikirden bakıp çerçeveyi genişletip öncesine keşke demeden, sonrasına kurgulama yapmadan bir el fenerinden yayılan yani küçük bir yerden genişleyerek yayılan ışık gibi her şeyi bir noktadan zamana yayarak daha rahatça anlamlandırmamızı sağlar. Bir noktadan bakıp görüşümüzü genişletmeyi ve bununla beraber birçok şeyi keşfetmektir. Nedenleri, sebepleri, acziyeti, teslimiyeti, sabrı…
Başka bakışlarda aranan değer insanın orijinalliğini yitirip sanal bir dünya kurmasına sebep oluyor. Tıpkı sosyal paylaşım sitelerindeki birçok paylaşım gibi… Orada yaşadığı güzel bir anın tadını çıkartıp fotoğrafını çekip paylaşmak yerine, o güzel an’ı yaşamadan sadece paylaşmaya odaklanıyor. Kişi yaşadığı anda değil; çünkü sadece kendi gördü; kendisinin ne önemi var ki… Bu hayatımızın her köşesinde şekillenmeye başlıyor, insanlar başkalarının gözünde var olmak için yaşıyor. Bir tüketim çılgınlığından bahsediliyor; sanatta da giyecekte de yiyecekte de… İnsanlar doymuyor. Manevi açlığını doyuramayan insan hiçbir zaman doyuramayacağı nefsini besleyerek mutluluk arayışında daha çok çıkmaza sürükleniyor. Ruhunu besleyemeyip orijinalliğini yitiren insan nefes alabilmek adına başkaları için kurduğu naylon dünyasını, içini hiç dolduramadığı değerleriyle tatsızca herkese sunuyor. Tatsızca çünkü içinde sevgi yok, merhamet yok bununla beraber gerçek dostluk yok. Çeşitli yetişme bozuklukları, farkında olmadığımız nefsimiz bize önce sanaldan daha sonra devamı için birebir yalanlarla dolu bir dünya kurduruyor ki sevgi zannedilen kaybetme korkusuyla da git gide daha da hastalıklı bir hale geliyoruz. Bunun içinde dostluk olması imkânsız, bununla birlikte sevgi olması da imkânsız. Sevgisiz bir paylaşım asla keyif vermez ve bu keyifsizlik ve huzursuzluk da sadece tatmin açısından bencilce bir varlık göstermeye çalışmak olur. Bir manzara düşünün, kişi o manzaranın büyüsüne kapılmış keyfini çıkartırken bunu dostlarım da görmeli deyip paylaşabiliyor. Başka bir kişi ise manzarayı görür görmez herkes nasıl bir manzara gördüğümü görmeli deyip paylaşıyor. Bunların ikisi de bir fotoğraf paylaşıyor. İlkinde sorun yok, olması gereken. Çünkü yeri geldiğinde insan elindeki şeyleri sevdikleriyle, onu anlayan gerçekten değer veren insanlarla paylaşmaktan zevk duyar. İkincisinde ise bir dışa bağımlılık durumu var, kendine hayran bir narsist gibi görünse de, yerlerde gördüğü kendisinden kaçmak, ancak var olabilmek adına da yaşadığı an’dan keyif alamadan oluşturduğu yapay bir dünya var. Yapay bir varoluş…
Biz yaratılmış olmakla değerliyiz. Üzerine gelen gençlik, güzellik, zenginlik, güç ya da yaşlılık, güçsüzlük, fakirlik, etrafımızdaki iyi insanlar, kötü olaylar, nimetler ve külfetler hepsi imtihan sebepleri… An’ın genişlemiş hali olan zaman içindeki, an’a ulaşamayacakların takılacağı, oyalanacağı engeller. Kendi öz benliğimizden uzaklaşıp gelip geçecek olana sarıldığımızda, her şeyi yavaş yavaş kemiren zamanın bunları da ufak ufak ısırmaya başladığını görürüz ve telaşlarımız artar ve bu telaşlar özünü unutmuş insan için kendine ve başkalarına zulüm edebilmeye yönelmek demektir. Günümüzdeki en büyük zalimliklerden biri insanlar arasındaki görselliğe verilen değerin yani maddeye verilen değerin tavan yapması. Doğrusu her asırda vardı bu. Bir insanın güzel olması eşittir iyi olması demek gibi bir algı oluştu. Eskiden bir insanı evlendirirken bakılan ahlâk yerine güzellik oldu. Çoğu kez duymuş ve şahit olmuşumdur iyi kız iyi oğlan ama o kadar da güzel ya da yakışıklı değil diyen suratı düşmüş akraba ve arkadaş çevresi. Yani bu kadar mı önemli… Her şeyin görsellikle ölçülendirildiği böyle bir dönemde sadece görselliğiyle varlık bulan insanların nefsani anlık hazlarla parmaklandırılmış hapishanelerinde ömür sürmeleri için hapsediyoruz onları ve bunları yitirmemek için telaşa düşmüş sürekli mutluluk oyunu oynayan yaradılışından çok uzak ruhsuz oyuncak bebeklere dönmelerini seyrediyoruz. Çünkü bilinçsizce biz de bunları destekliyoruz. Elbette ki insan her daim güzelliği sever ancak en çok aradığı şey kaliteli, şahsiyetli duruştur. Karşılıklı olarak ruhumuzdaki kaliteyi çıkartamadığımız için bu arayış bizi sadece fiziki güzellikle, giyimle, kuşamla, markayla, parayla olacağı düşüncesine götürüyor. Bunlarda hep daha fazlasına daha fazlasına sürüklüyor. Koca kâinatı içinde barındıran insanı, ruhu, basit şeylerle, içinde bulunduğu kapla, maddi değerlerle ölçülendirip zalimlik ediyoruz. Peki, biz an’a ulaşamadan zamanın içinde dolanırken her şeyi tüketen zaman elimizdekileri götürünce ne olacak. Güzellik, zenginlik, bunlarla oluşturduğumuz içi boş güçlü insan figürü vs. yok mu olmalıyız, yani yaşamaya hakkımız olmamalı mı, değerli olmaya… Bir köşeye mi itilmeliyiz… Sürekli bir şeyler kaçıyormuş gibi hayatı kovalamaya çalışıyoruz. Hayat kimseyi beklemez gibi cümleler kurup yani duygularınızın düşüncelerinizin bir önemi yok, kıra döke yaşayın diyoruz. Gerekirse birbirinizi ezin ama sürekli popüler kültürün size dayattıklarını yapıp, bir ahmak gibi sürekli sunduklarını tüketin, sorgulamayın, ne verirlerse onu yiyin. Bakın herkes mutlu siz de bir yerlere yetişerek kendinizi mutlu edecekmiş gibi koşun. Aman geride kalmayın yoksa yok olursunuz. Elbette ki insan bilinçli bir şekilde değişen teknolojiyi bilgiyi takip etmeli, güncel konulardan haberdar olmalı bu farklı bir şey ama bilinçsiz koşturmacanın esiri olmamalı. Çünkü dünya sektörü bunu ister bizden, nefsani zevklerle eğlendiğini zanneden sürekli bir yerlere koşturan gençlerle dolu reklamlarla hayattan keyif alındığına, an’ın tadına varıldığına inandırmak ister bizi. Bu tıpkı tabiri caizse silindir bir kafesin içinde asılı peynire ulaşmak için sürekli boşa koşturan fare örneği gibidir. Bu tarz bir inançla alamayacağımız ama kokusunu da aldığımız ve fıtri olarak sevdiğimiz şeyin peşinden sadece onlara yarayacak şekilde boşu boşuna koşmak. Onlarda bazı eksikliklerin farkında oldukları için peynirin çeşidini ona göre koyuyorlar. Tabi ki ulaşılamayınca da bu lezzete, daha saldırgan, daha bencil, daha çok tüketmek isteyen, bir köşeye itilme korkusuyla, kaybetme korkusuyla bir sürü şeyi kaybederek medeniyet gibi gözüken ruhsal vahşetin acımasız kuklaları oluyoruz. Bu vahşet, olması gereken frekansı yakalayamamış ruhun ızdırabının yansımasıdır. Daha çok bencillik bununla beraber oluşturmaya çalıştığı hayatın içindeki kavram kargaşaları; merhametin saflık olarak algılandığı, menfi bencilliğin kendine değer vermek sanıldığı, koşturarak hayattan keyif alındığı, vs. gibi hiçbir taşın yerine oturmadığı mutsuz bir hayat.
Elbette bunlara karşı çıkan insanlar yok mu var. Akla, ilme, ahlaka, ruha önem verdiğini söyleyip bunun mücadelesini hakkıyla veren muhabbetli az bir kısım insan var ama bu kargaşanın içinde tam bir denge kuramayıp, elindeki nimetleri kendinden bilip, kibre ve merhametsizliğe doğru giden bir kısım insanlar da var. Allah merkezli olmayınca duruş, hangi öğretiyle, ideolojiyle kendini teselli ediyorsan et balon gibi sönmeye; zeminsizliğiyle zillete ya da kibre ya da riyaya yuvarlanmaya mecbursun. Allah merkezli olmak daracık kalıplardan kurtulup noktadan ibaret sandığın an’ın genişliğinin farkına varmaktır. Bu, dışarıdan çadır gibi görünen içine girildiğinde saray olduğu anlaşılan bir haldir. Sahip olduğunu sandıklarının sahibi olmadığın ve zillete düşmeden, çadırı küçümsemeden içine girmektir. Bu lezzeti alıp an’a ulaşmaya çalışırsın bunun farkında olmayan birtakım insanlar -ki özellikle yeni nesil- tarafından antika yaftalamasıyla karşı karşıya kalır, direnme durumunda da müzeye kaldırılarak yalnız bırakılırsınız. Bazen de hesaplar yaparlar üzerinizde, o genişliği yaşamanıza müsaade etmezler, ya çekiştirirler kolunuzdan ya da hisleriyle boğar, daraltırlar. O an “biri beni müzeye kaldırsa ya” dersin. Sanırım mücadele ve kalite de burada çıkıyor ortaya, herkese ve her şeye rağmen… Asla vazgeçilmemecesine süre giden planlar, koşuşturma ne içindir? İnsan bir ateş çemberi içinde olduğunu sürekli unutur. Her yerden çoğu zaman hiç beklemediği yerlerden sorunların, belaların, musibetlerin geleceğini bilemez. Bazısı bin bir tecrübe yaşasa da idrakindeki darlıktan anlamlandırmaz, daha çok savunmaya geçer. Kime tedbir alıyorsak? Hz. Musa’nın asasıyla suyu yarıp arasından geçtikleri anı bir düşünün. İki dev su kütlesi çok yakınınızda bir anda üzerinize gelecek olsa bir daha Allah demeye belki de fırsat olmaz. Hayatta böyle bir şey o aralıktan yürürsün, eline aldığın bir kese kâğıdındaki havayla durumu kurtaracağını sanırsın. Sıkı sıkı tutarsın kese kâğıdının ağzını başına gelebilecekleri düşünüp… Duaya teslim etmek yerine kendimizi, kendimizle yüzleşmek yerine -elbette ki- basit tedbirler almak yerine, tedbirlerin bizi bizden aldığı aslında kendimizden kaçtığımız bu yüzden durup da kendimizi dinleyemeyen anda kalamayan bir kaçak haline alırız. Anda kalabilmek elbette ki öylece durup üzerine düşenleri yapmamak değildir. Aksine tasavvuftaki “Sonrayı halleden her şeyi halletmiştir.” cümlesi gibidir. Çünkü anda olmak, sonra olmadığını üzerine düşeni hemen yapmak gerektiğini söyler.
İnsanın tüm sanalını, yalanını -ki bunun içine kendince güvendiği tedbirlerde dahil- alsanız sokak ortasında bir başına kalmış yolunu kaybetmiş, savunmasız küçücük bir çocuğa döner ya da kendindeki zilletle yüzleşemez ve saldırganlaşır. Peki, insan ne ile kıymetlenir, kendisini yitirmemek için değil midir yaptıkları, ne ile kıymetli olursa bunlara tenezzül etmez. İnsan tüm elindekileri bilerek, tahmin etmediği birçok şeyin bile başına gelebileceğini bilerek, bir gün o elindekilerin gideceğini bilerek, her şeye rağmen kıymetli olduğunu bilerek şunu demeyi bilmeli: “Zaman gelip geçse de, çocuklarım büyüyüp gitse de, hayatımdan sürekli dostlar, arkadaşlar gelip geçse de, ben yaşlansam da elimden yitip gidenler için insanlar bana sırt çevirse de fark etmez, işte ben tam buradayım görseniz de görmeseniz de… Çünkü en yüce olan beni yarattı ve değer verdi. Görmemek sizin ayıbınız.” Ya da sadede gelip İbrahim Hakkı Hazretleri’nin dediği gibi “Hak şerleri hayr eyler, Ârif anı seyreyler, Zan etme ki gayreyler, Mevlâ görelim neyler, Neylerse güzel eyler” deyip sürekli geçmişe dönmeye çalışıp ve sürekli geleceği kurmaya çalışarak kendimize zulmetmemeliyiz. Telaşlarımız bizi yiyip bitirmemeli ve sadece üzerimize düşeni yapıp Allah’a teslim edip, ağırlıktan iki büklüm olmuş belimizi rahatlatmalı, bir tek an’daki sorumluluğu alıp yükümüzü hafifletmeliyiz.
