Aile Yapımızdaki Yıkım ve Boşanmalar - Avukat Lütfi Ural
Günümüzde aileler birçok dram yaşıyor, ailelerde bir yıkım söz konusu. Bir hukukçu ve televizyon programcısı olarak, boşanma oranlarına dair değerlendirmeleri sizden alabilir miyiz?
En büyük yanlış şu; nereden başlıyoruz? Diyoruz ki: “Boşanmalar arttı, bunun birinci sebebi de ekonomik…” Sokaktan dört tane adam çevirsek üçü aynen bunu söyler; “Artık geçim zorlaştı, insanlar ekonomik sebeplerden boşanıyorlar.” Hâlbuki istatistik kurumunun ve bazı üniversitelerin yaptığı bilimsel araştırma sonuçlarından biliyorum ki ekonomi, boşanmalarda dördüncü sıradaki sebeptir, bazılarında beşinci sebep ama biz ekonomik sebep ilk sıralarda diye biliyoruz. Türkiye’de sokakta gördüğün her altı kişiden birisinin öyle ya da böyle mahkeme ile ilgisi var. Şunu söyleyebiliriz; boşanmalar giderek sıradan işler gibi olmaya başladı… Mesela biz duymazdık, bizim babalarımız belki hiç duymazdı, ben de yaşım itibariyle köyümde hiç kimsenin boşandığını bilmezdim ama artık benim köyümde de cinayet işlendi, benim köyümde de boşanmalar oldu… Demek ki bir yerlerde bir şeyler oluyor. Zaten altı yıl önce benim böyle bir programa başlama sebebim de buydu, boşanmalar birden bire yıllık 17 binden 25 bine çıkmıştı. Bu sebeple başladık, bu daha da katlanarak arttı. Öyle oldu ki sıradan bir Anadolu kasabasında evlenmelere yakın sayıda boşanmalar olmaya başladı, hatta bazı yerlerde denk olmaya başladı. 500 tane nikâh kıyılmış 450 tane de boşanma var, bu korkunç bir şey!.. Bizim cemiyetimize göre korkunç… Ama içine girelim diye kendimizi parçaladığımız Avrupa ülkelerinin bazıları daha da korkunç durumdalar. Orada zaten aile çökmüş ve bitmiş durumda. Orada iki çocuk dahi çok nadir, üç çocuklu aile bulamıyorsunuz. Danimarka’da, İsveç’te, Hollanda’da, Norveç’te boşanmalar nikâh sayısını geçmiş ve orada artık evlenme de yok; birlikte yaşama var. Böyle olunca toplumun temeli olan aile, Türkiye’de de tehlikeyle karşı karşıya. Bu programı yapmamızın ana sebebi de buydu.
Şu anda Allah’a çok şükür ki Avrupa’nın çok çok altında Suriye ve İran’la, Brezilya ile denk bir seyir izliyoruz. İslam toplumlarında boşanmalar batı toplumlarına göre üçte bir oranında ama artıyor.
Programlarınız çok güzel, birçok kişi de istifade ediyor ve hayranlıkla seyrediyor sizi. Program, yaşanmış hikâyelerden esinlenerek mi yapılıyor?
Şimdi orada iki hikâye var. Bir tanesi filmini çektiğimiz hikâye ki o hikâye doğrudan doğruya hayattan alınmış; ya bir mahkeme kararıdır, ya bir vatandaşın başından geçmiş bir davadır ya da Türkiye’nin herhangi bir yerindeki önemli bir haberin bilinmeyen kısmıdır. Yani tamamen gerçektir, kurgu veya hayal ürünü değil. Gerçek hayattan alınmış ve senaryolaştırılıp film olarak çekilmiştir.
İkincisi de benim anlattıklarım, yaşadıklarım, gördüklerim, okuduklarım, altmış senenin bana öğrettikleri, dinlediklerim, hafızama nakşettiklerim… Bunlar çok ilgi çekiyor ve önemli ölçüde beğeniliyor, dünyanın her yerinden bir çuval mektup var… Öyle mektuplar var ki “Ben sizin programınızı izlediğim zaman şekerim düzeliyor, normale düşüyor.” diyor. Ne alaka şimdi şekerin düşmesiyle program arasında, demek ki insanlara bir rahatlık veriyor, ben öyle yorumluyorum.
Orada adalet duygusunun yerine gelmiş olması da bir huzur oluşturabilir insanlarda…
İnsanlar kendi yapamadıklarını, kendisinin gerçekleştiremediklerini gördüklerinde, adaletin yerine getirilmesinden tatmin oluyorlar. Mesela, orada kelepçeyi taktığınız an adam diyor ki: ‘‘Ohh diyorum, helal olsun sana diyorum, iyi yaptın diyorum.” İşin garibi ne? Hâlâ bugün bile insanların yüzde yirmi beşi, izlerken gerçek mahkûm olarak seyrediyorlar. Ben normal Türkiye Cumhuriyeti’nin normal bir mahkemesinde bu işi yapıyormuşum gibi seyrediyorlar. Çok enteresan, geçen hafta yaşadım bunu. Bir üniversiteden emekli öğretim üyesi bir abimizle karşılaştım yolda; “Ben sizi hayranlıkla izliyorum Lütfi Bey, ama şunu merak ediyorum; siz bu yetkiyi Adalet Bakanlığından nasıl aldınız?” dedi. Yani insanlar böyle bir hâkim istiyorlar, hâkim böyle olsun istiyorlar, mahkeme böyle olsun istiyorlar. Bir ağabeyim mektup yazmış, “Sen Hz. Davut’un mahkemesini kurdun…” diyor. Hz. Ömer dese anlayacağım da Hz. Davut’un mahkemesini nasıl kurduğumu çözemedim… Dedim ki o zaman: “Hz. Davut’un mahkemesi nasıl bir şeydi ki bi anlat da ben de ne yaptığımı bileyim.” Ne demişim ben? “Hâkim, kudret-i sonsuzdan başka hiç kimseyi üstünde kabul etmez, ona karışan bir tek varlık vardır o da Cenab-ı Allah’tır, hiç kimse ona müdahale edemez.” Hz. Davut karar verdiği zaman mübarek kararını orada verir, orada bitirirmiş, olayı kısa sürede çözermiş… Böyle olunca insanların adalet duygusuna hitap ediyor, insana değer veriyor.
Tabii ki mahkemenin soğuk bir yüzü var, sert bir yüzü var. Sizinki insan fıtratına uygun olduğu için belki nasihat da edilebiliyor. O nasihat da normal nasihatlerden çok çok daha faydalı olur. Şimdi hâkim orada çıkıp “Kızım sen bu yuvayı yıkma, boşanma.” diyecek, belki o kayıtlara geçecek, çocuklarına anlatacaklar belki. Biz bir öfkeyle boşanmaya kalkmıştık da böyle bir hâkimle karşılaştık diye…
Bağlarbaşı’nda bankada bir olay geçti başımdan… Bir kadın geldi elime sarıldı, öptürmedim, yanıma oturdu; “Lütfi Bey, ben eğer sizin gibi bir hâkime düşseydim boşanmazdım, yuvamı yıkmazdım. Boşanalı dokuz yıl oldu, çok pişmanım.” dedi.
Mektubun birisinde seyirci diyor ki: “Eşimle önce arkadaşça ayrılmaya karar verdik. Eşim sizi dinlemiş, benden de rica etti birlikte birkaç defa sizi izledik ve boşanmaktan vazgeçtik. Allah sizden razı olsun.” Biz programa başlarken, akla bir soru işareti koysak ya da bir tanesine mani olsak Allahım ne kadar büyük bir hizmet olur, diye düşünmüştük. Rabbim bize bizzat gösteriyor, çok işe yaradığını düşünüyorum. Buyurduğunuz gibi “Mahkeme duvarı gibisin.” deriz birbirimize, “Ne biçim adamsın mahkeme duvarı gibisin…” Niye? Çünkü yüzü soğuktur… Biz mahkemeyi sevdirdik, hâkimi sevdirdik; sevdirmeseydik altı senedir insanlar niye izleyecekti ki...
Yapmış olduğunuz programda çok güzel nasihatler var, o son kısım esasında işin hülasası gibi… Onlar biraz ilham yoluyla mı geliyor?
İlham diyemem de onları daha çok sabah dört ile altı buçuk arasında yazıyorum, bu saatin dışında yazdıklarımdan verim alamadım. O saatte uyanıyorum, bakıyorum namaza iki saat var. Biraz Kur’ân okuyayım diyorum, kendimce ibadet ediyorum. Sonra başlıyorum senaryoyu yazmaya, bazen iki tane yazıyorum, bazen üç tane yazıyorum, bazen yirmi gün falan hiçbir şey yazamıyorum. Şu anda sanıyorum ki yüz ellinci hikâyedeyim, daha ellisini çekmişiz yani hazır yüz tane daha hikâyem var. O bir lütuf, onun adına da ben “keçiboynuzundaki bal” diyorum. Sırf onu anlatmak için benim burnum kanadı sette, hayatımda hiç o kadar yorulmamıştım. Sette on dört saat çalıştıktan sonra yoruldum, tansiyonum çıktı, burnum kanadı ama hepsi için helal-i hoş olsun. Dün akşam Osmanlı’yla ilgili düşüncelerimi anlattım. Allah şahit hanıma aynen şöyle dedim: “Hanım, altı yıldır verdiğim emeklerim helal-i hoş olsun. Sırf şu konuşmayı Cenab-ı Allah bana programda yaptırdığı için, bu kadar samimi söylüyorum, sadece o konuşma için altı senelik emeğimi helal-i hoş ediyorum. Çünkü müthiş bir şey, televizyon ayrı bir şey. Gönüllere ulaşıyorsunuz, en güzel yanı bu.”
Bunların hepsini bir yerde toplayıp bir kitap olarak yayınlamayı düşünüyor musunuz?
Kitap çalışmasına başladım, çok talep oluyor çünkü. Bir gün Ümraniye’de çekime gitmiştim, arabadan indim park ettim, bir zabıta memuru koşarak geldi. “Hâkim amca hâkim amca!” diyor. Durdum, “Ya hâkim amca senin kitabın var mı?” dedi. Güldüm, “Allah’a çok şükür var Kur’ân-ı Kerim.” dedim. “Yok abi onu sormuyorum.” dedi. Yani insanlar istiyorlar, ben de istiyorum. Ancak benim hikâyelerim konuşma diliyle yazılmış, onların bir yazı diline dönmesi lazım, yani bana bir adam lazım, oturacak onları yazı diline çevirecek. Bir iki arkadaş bu işi yapalım diye denediler fakat kolay değil. Tabii onlara şart koydum; benim üslubum bozulmasın, ana fikir kaybolmasın, orada altını çizdiğim hadisler var, ayetler var, güzel sözler var, şunu hissettirmeliyim dediğim fikirler var, onlar olmazsa hiçbir tadı kalmaz, sıradan bir şey olur. Mevlüt abi aldı onu, şimdi kitap formatına sokacak. Mevlüt abinin dört tane kitabı var. Benim hikâyelerimi okumuş, diyor ki: “İmla hataları ve harf hataları dışında hiçbir şeyin değiştirilmesini doğru bulmam. Eğer değiştirmeye kalkarsanız bu lezzet kaybolur…” Kitaba, en beğendiğim programın CD olarak eklenmesini planlıyorum.
Allah’ın bana verdiği bir lütuf mu yoksa kusur mu onu bilmiyorum, ben aynı şeyi iki defa üst üste tekrar edemem, ama aynı şeyi iki yüz farklı şekilde söylerim.
Toplumun manevî dinamikleri sizce yetersiz mi? Temel sorun bu manevi dinamiklerden insanların yeterince haberdar olmaması mı? Bir taraf geçmişin bütün kadim kültürüyle beraber günümüze kadar gelirken öbür taraf görsellik ve daha yüzeysel bilgilerle yetinmek istiyor. Dolayısıyla ikisi bir araya gelemiyor, bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Siz hayatınızda hiç Hindistan cevizi yememişseniz size Hindistan cevizini sorduklarında ne tadını, ne kokusunu anlatamazsınız. Bunu anlatabilmenin yolu Hindistan cevizi yemekten geçer. Yani siz “La ilahe illallah” demenin zevkini, bizzat söyleyerek alabilirsiniz. Hayatınızda hiç söylememişseniz, bununla hiç tanışmamışsanız bunu anlatamazsınız. Toplumun dinamikleri yerinde duruyor ancak onun düğmesine basacak, onu sarsacak manivelaya ihtiyacımız var. Cumhuriyet döneminde bazı irfan ocaklarımız yasaklandı… Ne olduysa işte orada oldu ve bu bağlar koptu… Yani siz eğitimin sadece fiziki kısmını aldınız, gönül kısmını almadınız; yani kafayı aldınız ama gönlü almadınız. Hâlbuki insan kafadan ibaret değil; insanın ruh yapısı, ruhu ve gönlü daha önde… Eğer onun sadece beynini alırsanız ki öyle oldu, pozitif ilmin dışında her şeyi inkâr eder hâle geldik. Koptu, inceldiği yerden kopmadı, kesilerek koparıldı. Siz bir gecede bütün medeniyetinizle ilginizi kesemezsiniz, ama kesildi. Dünyada da örneği var; Mao kesti ve biz kestik, acıdır ama doğrudur. Bir gecede “Biz bu alfabeyi kaldırdık, yerine bunu koyduk.” dediniz… Yani o gecenin sabahında Türkiye’nin bütün insanlarını okuryazarlıktan çıkardınız, hiçbirisi artık okuryazar değil hâle geldi; siz hangi dinamiğe nasıl ulaşacaksınız?
Bizi 322 yıl dünyanın başında tutan güç ne idi, bu dinamiklerdi. Bu dinamikleri kopardınız, kaldılar orada ve öyle oldu ki biz kendi ölümüzü yıkayacak insan bulamadık, açtığımız okullar da halkın zorlamasıyla açıldı… Ben umutsuz değilim, zaten umutsuzluk bize göre de değil… Geldiğimiz yeri de küçümsemeyelim…
