Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Ağrı

Bu Yazıyı Paylaşın:
Ağrı

Allah’ı kendince bilmek hadsizliktir. Bu hadsizlik yüzünden muhabbet sahibi olamıyoruz. Biz Allah ‘ı (c.c.) kavram olarak biliyor ve hatta o kavramın bile içini dolduramıyoruz.

Gördüğümüz her şeyi çok seviyoruz. Eşimiz, ailemiz, çocuğumuz vs. için ya da emek verdiğimiz bir iş için ya da bir ideoloji için bile canımızı seve seve, gurur duya duya veririz. Uğruna canımızı feda ettiğimiz bu şeylerle öyle bir var oluruz ki yoklukları bizim yokluğumuz haline gelir ister istemez. Sevmek böyle bir bağdır. Ancak bir Müslüman dahi olsak iş Yaradan’ı sevmeye gelince, gönlümüz gene gördüğüne kayar.

Maddeyle yetinmek kolay ve işimize gelir. Yüce Allah’ı düşündüğümüzde sevmek için o kadar çok delilimiz vardır ki. En sevdiğimizi “O” yarattı bir kere. Nefsimizin en sevdiklerini de. Baktığımız her şeyde O’nu görmek mümkün. Ancak bunlar gene de has bir sevgi yaşamamız için yeterli değildir. Önce sevdiklerimizden, sevdiğimiz şeylerden yola çıkıp var olan sevgi potansiyelini ortaya çıkararak Allah’ı sevmeye çalışmak doğru. Ancak tam anlamıyla yeterli değil. Bu husustaki talep çok önemli. Talep boyutunda da Allah kendine yakın ediyor. Talepli olmaksa ancak gelen ezaya, cefaya, musibete sabredip ben bu işte kararlıyım demekle oluyor. Bu hususta tavrını net olarak ortaya koymakla oluyor. Gösterdiğimiz sabırla Allah bizim üzerimizdeki örtüyü kaldırıp, içimizde var olan sevgiyi açığa çıkarıyor ve alınan lezzetle hayatımız bütün anlamını buluyor. Çok da ilginç bir durumdur; biz sabır kapısını zorlarken Allah muhabbet kapısını açar. Düşündüğümüzde madem bu sevgi doğal olarak içimizde var, Allah neden direkt açmasın diyebiliyoruz. Bir insan bile bizi sevdiğini söylediğinde bunun samimi olmasını isteriz. Kadın olsun erkek olsun en küçük sıkıntıda gidiyorsa sevmemiş ki diyoruz. Peki, Allah’ın böyle bir şey istemesi anormal mi? Değil. Karşılığı ise bitip tükenen hevesler, arzular, sevgiler değil, eşsiz bir muhabbet hiçbir şey aratmayacak bir sevgi.

Yani Allah’ı sevmek, talep edip sabretmekle kazanılacak bir şey. Bu talep karşısında Allah hiç farkında olmadığımız üstü örtülü, ne kadar uğraşsak da kendimizin açamayacağı örtüleri kaldırıp mutluluk içinde yüzdürdüğü bir hale geçiriyor. İçimizde doğal olarak var olan sevgiyi ortaya çıkartıyor. Yani biz Allah’ı doğal olarak seviyoruz zaten.

Bir insanı sevip âşık olabiliyoruz. Hatta âşık olup da canımızı verecek raddeye geliyoruz. Peki, neyini sevdin deseler? Söyleyecek hiçbir şey canını verecek kadar olamaz. Biz bu insanı fıtraten bir şeyiyle sevdik, sonra doğal olarak çok sevdik. Akıl bir yere kadar getirir ama ondan sonrasını ancak doğal olan zaten var olan sevgi alır.

Bilimle Allah’ın yaratma sistemini inceleyip Allah’ın büyüklüğünü görüp ona inanırız. Ancak muhabbet duymak ayrı bir şey. Allah kendisine karşı muhabbet duyulmasını asıl iman olarak kabul ediyor. Yaradılış delillerini görüp duruyoruz. Hala çözülemeyen birçok şeyle aklımızın aldığınca tüm bilimleri, fiziği, matematiği, sosyolojiyi, psikolojiyi vs. nasıl yoktan var ettiğini görüyor ve bunca şeyin yaratıcısı olan Mevla’nın istediği şeyin sevgi olduğunu görüyoruz. Bu durum, okul okuyup biraz kitap kurcalayıp öğrendiği ilimle kibirlenip kendine bile hayrı olmayan bazı zavallı sevgisiz insancıklara da ibret olmalı. İlmin yaratıcısı Allah sevgi istiyor, her şeyin hamurunda sevgi var diyor. Elbette ki akıl, ilim sahibi olmak çok güzel ve olmazsa olmazımız. Ancak Allah’ı aradığın müddetçe kıymetli ve gerçek manasındadır. Çünkü bize materyalist zihniyet, sevgiyi zaaf olarak aşılamıştır.

Tabi sevgi denen duyguyu, öylesine suiistimal edilecek bir şey gibi ölçüsüzce yaşamış ki insanlar artık zaaf gözüyle bakılmış. Bizler neyi ne kadar sevmemiz gerektiğini, bir şeyi çok sevsek de Allah’ın önüne almamamız gerektiğini bilemedik. En çok kimi sevmemiz gerektiğini bilemedik. Canımız yandıkça da sevgi zaaf olarak göründü gözümüze. Sevgi dolu insanlar basit insanlar gibi algılandı. İyi insan olmak, sabırlı olmak sevginin bir semeresi olduğu için enayilik, ezik insan görüntüsü oluşturdu. Çünkü bizlere sevgi dolu bir insanken de buğz edebilmeyi, kızmayı, gerektiği yerde bir insanın öfkelenmesi gerektiği ölçüsünü vermediler. Bu ölçüsüzlük, enayilik korkusuyla bencil yığınlara dönmemize sebep oldu.

Bu ölçüyü tam anlamıyla uygulamak da öyle kolay bir şey değil. Ancak mücadelesini verebilmemiz için merkezimizi belirlemiş olmamız gerekiyor. Allah’a karşı talebimizin insanlara karşı ölçümüzün olması şart. Hem insanları severken ki ölçümüz hem musibet ve imtihana karşı nasıl durmamız gerektiğinin ölçüsü. Çünkü bu öyle bir istek ki hem aşkı istiyoruz hem de o arada yeri geldiğinde bir şeye kızmamız, buğz etmemiz, tavır almamız gerekebiliyor. Yani hem kalbini sonuna kadar sonsuz aşka aç, büyük bir güven, büyük bir huzur ve korku; ama aynı zamanda gazap edebil, kimseden de korkma. Bunun çabasını verebiliriz. Ancak gerçek manada bunu kalbimize oturtabilecek sadece ve sadece Allah’tır. Allah ancak sınırsızca sevdirip sınırlı ve ölçülü bir şekilde yaşatabilir.

İnsan tabi bazen “Yahu şu muhabbeti bir yaşayayım da ruhum bir doysun da ne olursa olsun.” diyor. Sonra Allah’ın bizi bu dünyaya boşuna göndermediğini hatırlayıp her şey Allah’ın istediği ve takdir ettiği şekilde olmalı diyoruz.

Tabi günümüz insanı öyle bir haldeki ibadet eden bile kime ibadet ettiğini unutmuş. Sadece dışa dönük bir biçimde ama tüm bencilliğiyle dışa dönük bir şekilde yaşıyor. Uzaktan kalabalıkları izlediğimizde boş amaç ve niyetlerle insanlar gözümüze çıldırmış gibi geliyor. Her yer zulmet. Dünya dağınık ve sancı içinde. Bir şeylerin farkında olsak da nefsimizle girdiğimiz mücadelede kendi beden ve ruh coğrafyamızda da nefsin bombardımanına ve kaosuna maruz kalıyoruz. Bu ağrılar ve sancılar ancak Allah aşkıyla yok olacak ve yerini saadet iklimine bırakacaktır. Yoksa doğru dürüst yaşamak istiyorum dersek ne kendimize tahammülümüz kalıyor ne de insanlara. Bütün sancılarımız bütün ağrılarımız, kendimizi bu sevgiye bırakamamak.

Bu geliş gidişlerle yol almaya çalışırken bir an durup derin bir soluk alıp şu cümleler dökülüveriyor yüreğimden: “Bir ağrı var kalbimde, boğazım düğüm düğüm. Bir acı ki tarifsiz. Ne öldürüyor ne güldürüyor. Dinlediğim şarkılar anlatsın istiyorum, olmuyor. Her telden çalıyorum. Saatlerce. Sonra bıkıyorum. Boş sayfaların arasında dolanıyorum. Boş olduğunu bildiğim halde garip bir çaresizlikle, ne aradığımı bile bilmeden bakıyorum sayfalara. Görmediğim bir cümle var sanki. Tüm derdimi anlatan bir cümle. Görünmez bir cümle.

Her şey küçücük oldu gözümde, gökyüzünü yırtıp çıkasım var. Her şey vıcık vıcık, samimiyetsiz, riyakâr, nankör…(nefsim de dahil). İnsan denen canlının perdeleri kalktıkça bir bir içini gördüğüm her beşer hem beni kendi insanlığımdan hem de insanlardan soğutuyor. Mevzu bu da değil ya, öyle bir ağrı var işte.

Hiçbir şey yetmiyor. Gülmek güzel, ağlamak güzel, öylece durmak güzel… Ama eksik bir şey var yetmiyor.

Hayaller uyuşturuyor beynimi, kaçıp sığınmak istiyorum onlara. Geçici, boş, anlamsız hayallerime. Bu kıvranış niye? Bu ağrı niye?

Beni sıkı sıkı saran nefsimin kolları arasında çırpınırken “Allah” diye attığım çığlıklar biraz olsun soluk aldırsa da nefsimin de sadece kolları arasında olduğumu değil damarlarıma işlediğini hissettiriyor. Nefsim küçücük imtihanlarda bile dünyayı isterken, isyanı isterken, adiliklerine deliller ararken, ruhum Allah özlemiyle her türlü kötülükten sıyrılıp ona yönelmek istiyor. Bu ikisi arasındaki mücadele kalbimde ağrı yapıyor. Ne dünyanın içine dalabiliyorum ne de tam anlamıyla Allah’la olabiliyorum.

Ağrı var kalbimde nefsimle baş edemediğim için, ağrı var kalbimde her şeyim Allah olmadığı için.

Bazen de ben miyim yoksa nefsime sıkı sıkı sarılan diyorum. Nefsime sarılmış, bir köşesinden de olsa bırakmadan küçük firavunlar gibi âlimcik taklidi yaparak yaşamaya çalışan. İşte ağrının sebebi bu; bu şizofrenik halden çıkamamak.

Ağrılar git gide büyüyor, bu güvensizlik bu teslimiyetsizlik kime? İnsan gibi yaşamak için bu kadar diretmek neden? Güvenebileceğin tek varlık “O” iken. Bırak artık kendini bitsin bu bünyendeki anarşi. En çok kimi seveceğin belli.

Bütün benliğimle “Sana” yönelip benliğimi arkada bırakıp “Sana” gelmek istiyorum. Kim bu kadar güvende hissettirir, kim bu kadar her şeyin içini doldurur, kim zamanın içinde sınırlı olmadığını, kalıplara hapsolmadığını söyler? Kim beni bu kadar iyi tanıyabilir?

Tarif edemediğim ama doyumsuz ve uçsuz bucaksız olduğunu hissettiğim muhabbetini, aşkını layık olamadan lütfunla beklemekteyim...” Muhabbetle kalın…