Adil Komutan Selahaddin Eyyubi / Cemal Toksoy & Fatma Toksoy
Selâhaddin Eyyûbî kimdir? Ne yapmıştır? Tarihsel önemi nedir?
Selâhaddin Eyyûbî, tarihte Kudüs’ün ikinci fatihi olarak anılır. Asr-ı Saadet’ten yüzyıllar sonra, ilk defa ümmet bilinciyle İslam birliğinden söz eden ve en azından Suriye, Filistin ve Mısır gibi yerlerde uygulamaya muvaffak olmuş bir liderdir.
Selâhaddin Eyyûbî, Haçlı ordularının karşısına Selçuklularla birlikte ilk defa düzenli orduyla çıkan emirdir. Haçlıların muazzam ordularını ilk defa durduran, onların kurduğu Latin krallıklarını yıkan ve “Artık bizimdir” dedikleri Kudüs’ü ellerinden alarak Suriye topraklarında bütün Haçlı kuvvetlerini ancak birkaç kaleye sığınmak mecburiyetinde bırakan başarılı bir komutandır.
İyilik ve cömertliğiyle sadece Müslümanların değil düşmanları Frenklerin bile takdirini kazanmış, onlar tarafından övülmüş ve şefkat ve merhameti ile anılan bir devlet adamıdır Sultan Selâhaddin. Merhametinin yanında son derece de cömertti.
Her şeyden önce Sultan Selâhaddin Şâfii mezhebinden çok iyi bir Müslüman’dı. Eğitim ve öğretime önem veren, hâkim olduğu topraklarda onlarca medrese, hangâh ve imaret yaptırmış Selâhaddin, servetinin tamamını hayra ve ilme harcamıştır.
Selâhaddin Eyyûbî’nin yetişme ve eğitiminden bahseder misiniz?
Büyüdüğü muhit itibariyle Selâhaddin’in, devrinin en önemli hocalarından ders alma fırsatı oldu. Hatta 21 yaşına kadar askerlik eğitimi almadığı bile söylenebilir. Belki uzun savaşlardan yorulan ailesi onun âlim birisi olmasını bile istemiştir. O devir medreselerinde usul olduğu üzere Kur’ân ilimlerinden başlayarak, Tarih, Coğrafya ve Matematik okumuştur. Arapça, Farsça, Kürtçe ve Türkçe bilmektedir.
Ailesinin görevi dolayısıyla sürekli yetkili devlet adamlarının arasında bulundu ve onlar gibi eğitim aldı. Askeri eğitimini ise babası Necmeddin Eyyûb’un komutanlarından öğrendi. Belki onun için en önemli eğitici Nureddin Zengi idi. Çünkü siyasî bilincinin oluşmasında ve İslam Birliği fikrinin kendisinde filizlenmesinde en büyük katkı Nureddin Zengi’nin idi.
Gibb’in deyişiyle, Selâhaddin Eyyûbî; “İslam’ı, siyasî cesaretsizlik batağından çıkararak ahlakî bir ideal etrafında yeniden kenetlenmenin yolunu açmıştı.” O dönemi bu yönüyle tahlil eder misiniz?
Bir coğrafya düşünün, ortada bir Abbasi Hilafeti var ancak sadece siyasî bir güç. Bütün yönetim ve askeri güç ise atabeklerde veya sultanlarda. Onlar da halifeye biat ediyorlar. Ancak kendi topraklarında sınırsız yetkiye sahipler. Saymak gerekirse Zengiler, Selçuklular, Büveyhiler, Fatımiler, Endülüs Emevileri vs. İslam dünyasında irili ufaklı onlarca emirlik var ve bunların tamamı neredeyse birbirleriyle hasım.
Bu arada Moğollar doğudan hücumlara başlamış. Henüz Abbasi merkezine gelmemiş ancak ilerlemeye devam etmekte. Onların önünden kaçan Müslümanlar akın akın Arap Yarımadasına geliyorlar. Ancak, buldukları ortam geldikleri yerden daha kötü durumda. Haçlılar bir hışımla gelmişler, dört ayrı haçlı kontluğu kurmuşlar, Kudüs’ü ele geçirmişler, dağda bayırda bütün otoriteyi ele geçirmişler. Onlar olmadan bazı bölgelerde kuş bile uçamaz olmuş.
İşte böyle bir karmaşanın ortasında Selâhaddin, İslam ümmetini bir araya toplama gayretine düşüyor, birlik çağrıları için halifeden yardım istiyor. Hatta ilk düzenli yardımı halifeden alıyor. Birazcık toparlamayla önce Mısır ve çevresini, Nureddin’in vefatından sonra ise bütün Zengi toprakları, Yemen, Afrika yavaş yavaş İslam birliği etrafında toplanıyor. Nihayet Hıttin Savaşı, ardından da Kudüs’ün fethi gerçekleşiyor.
“Selâhaddin Eyyubi’nin şahsında “Eyyûbî Ahlakı”ndan bahsedilir. Selâhaddin Eyyûbî’yi tanımak isteyen ahlaklarına ve uygulamalarına bakmalı. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
O, ahlakını ve hayat tarzını Resul-i Ekrem’e (sav) benzetmeye çalışıyordu. Zira dünyada ulaşılabilecek tek hedef öncelikle Hz. Peygamber’dir. Oldukça cömert ve vermekten çok büyük zevk alan bir devlet adamıydı. Bazen savaşlardan sonra o kadar büyük ikramlarda ve icazet dağıtımında bulunurdu ki hazineyi korumakla görevli memurlar hazinesinde bir şey kalmadığını söyleyerek bundan onu vazgeçirirlerdi. Tek serveti, Kudüs’ü geri almış olmak ve vefatından sonra bir müddet daha devam edecek İslam ve Arap birliğini sağlamaktı.
“Dostlarıyla uğraşanlar, düşmanlarıyla savaşamaz.” sözü Selâhaddin Eyyûbî’ye aittir. İnsanlar bugün bu sözü bile ahlaken kendilerini tenzih ederek kullanıyor. Bugün bu muhasebe nasıl yapılmalı? Selâhaddin Eyyûbî’nin İslam birliğini sağlamada yaptığı fedakârlıkları göz önünde bulundurarak bu konuda neler söylemek istersiniz?
Evet, devlet bile olsa arkasında sağlam bir güç olması gerekir. Dostlarından yardım alamayan düşmanla nasıl savaşsın. Nitekim Selâhaddin önce Mısır’ı, sonra Nureddin Zengi’nin mirasını eline geçirmeseydi bir başarıdan söz edilemezdi. Burada şunu da söylemek gerek; Sultan Selâhaddin hiçbir zaman çevresine hâkimiyet endişesiyle saldırmadı. Ne zaman arkasını dönse haçlılarla iş birliğine giren emirleri ve Şii Fatımi halifesini te’dib etmek için hareket etti.
Sultan Selâhaddin, başarıları uğruna çok büyük fedakârlıkları göze almıştı, kırk yıllık komutanlık hayatında elliyi aşkın savaşta yer aldı.
Savaş meydanlarında hastayken, vücudunda yaralar çıkmışken, askerin cesareti kaybolmasın diyerek attan inmemiş, üzerine bir gölgelik yapılmasına bile müsaade etmemiştir.
Kendisi, Mısır ve Nureddin Zengi’nin mirasıyla saraylarda yaşayarak ömrünü çok iyi şartlarda tamamlayabilirdi. Hatta bu servet, çevresinde birçok komutana bile yeter ve kendisine tâbi olmalarını sağlayabilirdi. Oysa o bütün gelirini ve dikkatini Kudüs’ü fethetmeye adamıştır. İsmi tarihe “Saraysız Sultan” olarak yazılmıştır.
