Abd - Çin Rekabetinin Uluslararası Sisteme Etkileri / Dr. Seda Gözde Tokatlı
ABD-Çin rekabetinin analizinde Soğuk Savaş sonrası çok kutuplu bir dünyada, bu rekabetin, uluslararası sisteme olan etkisini geçmişten günümüze nasıl değerlendirmek mümkün?
Soğuk Savaş sonrası dönemde iki kutuplu yapısal düzenin sona ermesiyle beraber uluslararası sistemin yapısında güç değişimiyle beraber yeni aktörler ve yeni tehditler ortaya çıkmaya başlamıştır. Savaş sonrası dönemde ABD’nin sistemin temsilcisi olduğu tek kutuplu yapısal düzen çok kutuplu yapıya doğru geçiş yaşamaya başlamış, ekonomik düzende neo liberal politikalar öncü rol oynamış, Batı ittifakı tarafından inşa edilen normatif düzen ise yeniden inşa edilmeye başlamıştır. 20. yüzyılda ABD, uluslararası sistemi yönlendiren ve şekillendiren bir devlet olmuştur. ABD kurumlar aracılığıyla normatif bir düzen inşa etmiş, diğer aktörlerin rızasını kazanarak sistemin devamlılığını sağlamıştır. Başkan George H.W. Bush yönetimi, ulusal çıkarlar ile uluslararası çıkarlar arasındaki dengeyi her iki tarafın avantajına uygun bir şekilde devam ettirmiştir. Bill Clinton yönetimi çok taraflılık ilkesi çerçevesinde uluslararası kuruluşlar ile işbirliğinin önemini vurgulamış ve bu dönem küreselleşmenin altın dönemi olmuştur. Bill Clinton döneminde çok taraflılık, küreselleşme, yumuşak güç gibi kavramlar çerçevesinde şekillenen ABD dış politikası, George W. Bush döneminde bir kez daha değişmiştir. ABD’nin, 11 Eylül sonrasında yaşadığı askerî ve siyasi güç kaybı, Barack Obama döneminde, 2008 yılında yaşanan küresel kriz ile birlikte daha çok etkisini göstermeye başlamıştır. Batı ekonomisinde büyük bir durgunluğa yol açan 2008 ekonomik krizi aynı zamanda ABD ekonomisinin gücünün yeniden sorgulandığı bir dönemi başlatmıştır. 2008 küresel ekonomik düzen aktörler arasındaki güç geçişini hızlandırırken, Çin’in ABD karşısında yeni rakip güç olarak karşımıza çıkmasına imkân tanımıştır. 2008 ekonomik krizine ek olarak, ABD’nin bölgeler üzerinde hâkimiyetinin zayıflamaya başlaması, tek taraflı artan politikaları, transatlantik yapıda yaşanan sorunlar Batı ittifakı içerisindeki etkisini olumsuz yönde etkilemiştir. ABD’nin özellikle Donald Trump döneminde çıkar odaklı artan politikaları, küresel yönetişimde geri planda hareket etmesi, yabancı düşmanı politikalar yükselen güçlere özellikle Çin’e avantaj olarak geri dönmüştür. ABD’nin Trump döneminde izlediği çok taraflılıktan uzak dış politikası ortak sorunlar karşısında çözüm kapasitesi ve çatışma yönetimi konusunda yetersiz kalmıştır. ABD’nin liberal değerleri arka planda tutan politikalar ve artan popülist söylemler diğer ülkelerin sistem içerisinde hareket alanının genişlemesine yol açmıştır. Çin’in sistem içerisindeki istikrarlı yükselişi, dev ekonomik projeleri ve yatırımları, teknoloji alanındaki revizyonları, bölge ülkeler üzerinde artan etki gücü uluslararası alanda artan rekabeti ön plana çıkartmakta ve aynı zamanda Çin’in sistemi dönüştürme yönündeki çabalarını da ortaya koymaktadır.
Bu rekabetin NATO’nun güvenlik politikalarında ne tür bir değişimi gerçekleştirdiği söylenebilir? Güç dengelerinde Çin’in yükselişine bağlı bir değişimden söz edilebilir mi?
ABD- Çin rekabeti ekseninde NATO’nun değişen stratejileri ve politikalarında yaşanan değişimi görmemek mümkün değildir. Özellikle, NATO 2030: Yeni Bir Çağ İçin Birliktelik başlığı taşıyan raporda, Çin’in sistem içerisindeki yükselişi Batı ittifak yapısı için bir tehdit olarak algılanmış ve sistemsel rekabete geri dönüş yapıldığı da önemle vurgulanmıştır. Çin’in küresel sistem içerisinde askerî ve ekonomik alanda yükselişi, NATO ittifakının önleyici diplomasi yürütmesinin önünü açmaktadır. NATO 2030 raporu, sistemsel rekabete geri dönüş yapıldığını vurgularken, önleyici diplomasi yürütmenin önünü de açmıştır. Çin’in sistem içerisindeki yükselişi NATO politikalarının şekillenmesine ve stratejilerinin belirlenmesinde önemli rol oynamaya devam etmektedir. Çin’e yönelik ortak bir politika yürütmeyi öne süren NATO, Çin’in askerî ve güvenlik alanındaki politikalarını da yakından takip etmektedir. Çin, ABD’nin gücü karşısında kendi gücünü arttırma stratejisini daha orantılı ve stratejik olarak devam ettirmeye özen göstermektedir. Özellikle, Çin’in yeni teknolojik silahlar aracılığıyla yönettiği hibrit operasyonları, yayılmacı politikalar doğrultusunda yürüttüğü yeni üs kurma girişimleri, artan dijitalleşme ve dezenformasyon çalışmaları rekabet politikalarının yönünü değiştirirken, yeni risk ve tehditleri de ortaya koymaktadır.
Güç dengelerinde yaşanan değişim Çin’in ekonomik, siyasi ve kültürel politikalarını istikrarlı olarak devam ettirmesiyle doğrudan bağlantılıdır. Örneğin, Çin uluslararası sistem içerisinde yer alan devletler ile ilişkilerinin normal seyirde devam etmesine önem vererek aynı zamanda uluslararası barış ve istikrarı korumaya yönelik stratejiler de yürütmektedir. Çin yönetimi, saldırgan politikalar yerine savunmacı politikalara öncelik veren, kazan-kazan prensibi altında karşılıklı fayda sağlamayı hedefleyen ve rekabet yerine uluslararası işbirliğini teşvik eden politikalara yöneldiğini ifade etmektedir. Çin’in ortaya koyduğu “Barışçıl Yükseliş” stratejisi, Çin’in yükselen bir güç olduğunu ancak diğer güçlerin geçmişte yaptığı gibi yeni bir dünya düzeni yaratarak değil uluslararası normlar ve statüko içerisinde yükselmeye devam etmesi olarak tanımlanmaktadır. Hu yönetimi, 2004 yılında artan Çin tehdit algısı karşısında “Barışçıl Yükseliş” söylemini “Barışçıl Kalkınma” ifadesiyle değiştirmiştir. Çin’in Barışçıl Gelişim Stratejisi uluslararası sistem içerisinde meşruiyetini arttırırken, göreceli gücünde devam eden artış aynı zamanda diğer devletler tarafından bir tehdit unsuru olmaya devam etmiştir. Çin’in sistem içerisinde artan çok kutupluluk söylemleri, kazan-kazan stratejisi, çatışmadan uzak kalma, ortak katılımcı rolü ABD’ye alternatif bir güç olma statüsü kazandırmıştır. Çin’in artan normatif kimliği, yükselen ekonomik gücü ve beraberinde artan askerî harcamaları rekabetin ilişkisinin artmasında önemli rol oynamaktadır. Çin’in özellikle bölgesel düzeyde istikrar ve güven ağını inşa etmeye çalışırken, küresel düzeyde ekonomik ve siyasi çıkarlarını gerçekleştirmektedir.
Bu rekabetin ekonomi boyutunda sizce neler oldu, neler var? Bu ABD için bir sistem ihracı olabilir mi? Uluslararası finans ve sermaye politikalarında Çin’in etkinliğine dair neler söylemek istersiniz?
1997 Asya Krizi’nin etkileri ile bu soruya başlamak istiyorum. Asya Krizi, Çin’in, Japonya ekonomisi karşısında üstünlüğünü kazanarak Asya bölgesinin en güçlü ekonomisi olmasına imkân tanırken, kıta üzerinde artan hâkimiyetini de genişletme olanağı sunmuştur. 2008 ekonomik krizi ise, Çin’e sistem içerisinde oluşan güç boşluğunu doldurma fırsatı sunarken, ABD’nin gerileyen gücü karşısında uluslararası yapı içerisinde küresel güç inşa etme noktasında bir avantaj sağlamıştır. 2008 ekonomik krizi sonrasında yapısal sorunların da üstesinden gelmeye çalışan ABD, uluslararası sermaye ve finans politikaları üzerindeki söz hakkını kaybetmesi sonucunda küresel politikalar üzerinde sahip olduğu gücü de aşınmaya başlamıştır. Uluslararası sistem içerisinde ortaya çıkan her iki kriz de, Çin’in bölgesel ve küresel zeminde güç kazanmasına olanak tanırken, sistem içerisindeki ekonomik dengelerin Çin lehine değişmesine yol açmıştır.
Uluslararası sistem içerisinde ekonomik temelli büyüme oranlarında yaşanan farklılıklar sistem içerisinde güç hiyerarşisinin bozulmasına yol açmaktadır. Çin, kendi öncülüğünde inşa ettiği uluslararası örgütler ile ekonomik ve politik işbirliğinin sürekliliğini sağlamaktadır. Çin’in yürüttüğü kurumsallaşma ve altyapı projeleri, yeni ekonomik düzenin şekillenmesinde rol oynarken devletler arasındaki politik dayanışmanın artmasına yol açmaktadır. Mega serbest ticaret antlaşmaları ve bölgesel örgütler çerçevesinde temellenen bölgeselleşme, hegemonun oluşturduğu küresel sistemin işleyişine karşı da alternatifler oluşturmaktadır. Çin’in Afrika, Avrupa ve Latin Amerika ülkeleri ile beraber yürüttüğü ikili ilişkileri, altyapı çalışmaları ve çok yönlü ortak projeleri, yumuşak gücünün en önemli araçları arasında yer almaktadır. Pekin, ABD’nin arka bahçesi olarak tanımlanan Latin Amerika ülkeleri ile geliştirdiği işbirliği ağı sayesinde bölgedeki pazar payını arttırırken, kıtadaki siyasi gücünü de genişletmektedir. Çin finansal kuruluşlardan olan Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası ile uyum içerisinde çalışmaya devam ederken, Yeni Kalkınma Bankası, İpek Yolu Fonu, Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC), Asya Altyapı Yatırım Bankası (AIIB) ve yüzyılın projesi olarak adlandırılan Kuşak ve Yol Girişimi (KYG) gibi küresel projelerin oluşumunda öncü rol oynamıştır. Örneğin, Çin, “Bölgesel Ekonomik İşbirliği (RCEP)’’ gibi mega serbest ticaret anlaşmalarının içerisinde yer alarak bölgeselleşme sürecinin ekonomik bütünleşme ayağını iyi yönetmektedir. Bölgeselleşme çerçevesinde oluşturulan diğer uluslararası kuruluşlardan BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika Cumhuriyeti), ASEAN (Güneydoğu Asya Uluslar Birliği) ve Şangay İşbirliği Örgütü gibi örgütler, Batı ittifakının kurumlarına alternatif modeller olarak değerlendirilmektedir. Şanghay İş Birliği Örgütü, dünyanın en büyük pazarına sahip olduğu gibi dünyanın en fazla enerji üreten ülkelerini aynı çatı altında toplamaktadır. BRICS ülkeleri kendi ulusal çıkarlarının yanı sıra diğer ülkelerin çıkarlarını gözeten, ekonomik sistemin yeniden yapılanmasını sağlayan ve çok kutuplu yapının devamına katkı sağlayan bir güç merkezi olarak yer almaktadır.
Çin’in Avrupa Birliği üyelerini de içine alan 17+1 (2012 yılında Çin'in Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri ile beraber geliştirdiği bir sınır ötesi iş birliği platformu) gibi projeler, Çin’in farklı bölgelerde artan gücünü göstermektedir. Örneğin, Avrupa Birliği ile Çin arasında 30 Aralık 2020 tarihinde imzalanan “AB-Çin Kapsamlı Yatırım Anlaşması” iki taraf arasındaki ticaret ilişkisini etkileyen hususları ön plana çıkartarak ikili yatırım anlaşmalarını tek bir çatı altında toplamıştır. Kazan-kazan prensibi çerçevesinde ilerleyen gelişim stratejileri yenidünya düzeninde güç kapasitesinin yayılmasına katkı sağlamaktadır. Çin’in gelişmekte olan ülkeler üzerinden elde ettiği ekonomik gücü karşılıklı fayda prensibi doğrultusunda ilerlemektedir. Kurulan Asya Altyapı Yatırım Bankası, IMF’ye benzer özellikler gösterirken ABD’nin Marshall Planını andıran “Kuşak ve Yol” projesi komşu bölgeleri kendi bloğuna çekmektedir. 2016 yılında kurulan Asya Altyapı ve Yatırım Bankası (AIIB), Çin’in öncülüğünde kurulan ilk uluslararası finansal kuruluş olma özelliği taşımaktadır. Asya Altyapı ve Yatırım Bankası, Kuşak ve Yol projesinin finansman ayağını oluşturmaktadır. Dünya nüfusunun yüzde 65’iyle yaklaşık 68 ülkeyi kapsayan “Kuşak ve Yol Projesi” enerji, ulaşım ve ticaretle ilgili konuları da içine alarak farklı kıtalardaki birçok devleti bir zincirin halkası gibi birbirlerine bağımlı ve bağlı hale getirmektedir. Çin’in bölgesel anlamda yürüttüğü çok yönlü ve çok katılımcılı finansal projeleri siyasi gücü üzerinde dönüştürücü bir etki yaratmaya devam etmektedir.
Çin’in ulusal güvenlik politikalarının Çin’in dış politikalarını hangi nedenlerle ve nasıl etkilendiğini söyleyebiliriz? Çin için bir ortak tehdit algısı gerçekten var mı?
Çin’in sistem içerisindeki yükselişini saldırgan olarak tanımlayan saldırgan realizm kuramının en önemli temsilcisi John Mearsheimer ile bu soruya devam etmek istiyorum. John Mearsheimer’a göre, devletlerin hayatta kalabilmeleri ve hegemon olabilmeleri için güce sahip olmaları gerektiğinden giderek daha saldırgan hale gelirler. John Mearsheimer’ın savunduğu argüman, Çin’in ilerleyen yıllarda dünya liderliği konusunda ABD’yi taklit edecek olması üzerinedir. Mearsheimer, yükselen güç Çin’in sistem içerisinde yürüttüğü revizyonist ve yayılmacı tavırların gelecekte iki ülke arasında çatışmaya yol açacağını belirtmektedir. Çin’in son on yıl içerisinde bulunduğu kıta içerisinde artan işbirliği ve dayanışma politikaları yeni müttefikler kazanmasına, var olan müttefiklerin kendisine bağımlı hale gelmesine ve siyasi gücünün gelişmesine katkı sağlamaktadır. Mearsheimer, Çin’i değişimci bir güç olarak tanımlamakta, Çin’in bugüne kadarki büyüme performansının önümüzdeki on yıllarda da devam etmesi halinde, bu ülkenin ABD için savaşa kadar varabilecek yoğun güvenlik sorunları yaratacağı tahmininde bulunmaktadır. Mearsheimer’a göre, yükselen güç hegemon gücün sahip olduğu diğer bölgesel alanlarda yeni ittifak arayışlarına girerek rekabet ilişkisini derinleştirecektir.
Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) küresel askerî harcamalar raporuna göre, en yüksek askerî harcamaları yapan ülkelerin başında ABD, Çin ve Hindistan gelmektedir. 2021 yılında Çin’in askerî bütçesi 293 milyar dolar iken, ABD’nin 801 milyar dolar olarak gerçekleşmiştir. Çin’in savunma bütçesi ABD’nin neredeyse üçte biri oranına denk gelmektedir. Çin’in ulusal güvenlik politikalarında yaşanan değişim ekonomik temellik artan askerî büyümesi ve rakip güçlerin artan saldırgan politikaları karşısında daha ön plana çıkmaya başlamıştır. Örneğin, Çin kırmızı çizgisi olarak gördüğü Tayvan’a yönelik ABD’nin artan kışkırtıcı politikaları iki ülke arasındaki güvenlik sorunlarını her geçen gün arttırmaktadır. ABD’nin Tayvan konusunda Japonya ile ortak hareket etmesi, Doğu/ Güney Çin Denizi’nde konuya taraf olması ve Kuzey Kore’nin kitle imha silahları karşısındaki duruşu Çin ile arasındaki en temel çatışma alanları arasında yer almaktadır. ABD’nin Asya Pasifik kıtası içerisinde artan çevreleme politikaları, Çin’in sistem içerisindeki artan güvenlikleştirme politikalarını önlemeye yönelik önemli adımlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Mearsheimer, “Çin’in Yükselişi Barışçıl Olabilir mi?” adlı makalesinde Çin’in ulusal çıkarlarının Pasifik’teki siyasi ve askerî kontrolünü genişletmesini gerektirdiğini ve bu genişlemenin yakın bir gelecekte Çin Amerikan çatışmasını kaçınılmaz kıldığını iddia etmiştir. ABD’nin Çin’e yönelik artan tehdit algısı Asya Pasifik kıtasında artan güç gösterisiyle devam etmektedir. Çin’in Tayvan konusundaki istikrarlı duruşu, ulusal güvenlik alanındaki artan askerî harcamaları ve artan askerî tatbikatları ABD ve Çin arasında son zamanlarda artan askerî gerilimi göstermektedir.
Asya-Pasifik ekseninde uluslararası koalisyon ve ittifak yapılarına ve buradaki dinamik dengeleri etkileyen durumlara dair neler söylenebilir?
Çin, artan ekonomik gücü, bölgesel politikaları, uluslararası örgütler üzerinde etkisi, dev ekonomik projeleri ile küresel düzeyde ekonomik ve siyasi çıkarlarını gerçekleştirme kapasitesine erişmiştir. Çin bölgeselcilik kavramını karşılıklı iyi niyet ve uyum içerisinde bir arada var oluş çerçevesinde tanımlamaktadır. Çin, Asya’nın ve diğer bölgelerin kalkınmasını sağlama; müzakere yoluyla karşılıklılık ve tüm tarafların kazancı doğrultusunda ortak bölgesel çıkarlar belirleme; reformcu yeni iş birlikleri üretme ve dışa açık bölgesel oluşumları hayata geçirme amacıyla hareket etmektedir. Çin hükümeti, ilk olarak Güneydoğu Asya Ülkeler Birliği (ASEAN) örgütü ile etkileşime geçmiş, daha sonra diğer bölgesel oluşumların kurulmasında ve işleyişinde etkili bir rol oynamıştır. Asya kıtası içerisinde kalkınmaya yönelik sağladığı ekonomik destek, yerel para biriminin kullanılmasına yönelik teşvikler ve gelişmekte olan bölgelere yönelik sunduğu imtiyazlı krediler, Çin’in ekonomik gücünün diğer ülkelerin ekonomileri üzerinde artan gücüne katkı sağlamaktadır. Çin’in bölgesel çok taraflı örgütlenmelere katılımı veya oluşumlarında öncü bir rol oynaması çok taraflılık kavramının gelişimine katkı sağlamaktadır. Çin’in sistem içerisinde yürüttüğü alternatif proje ve oluşumlar hem gelişmekte olan ülkelerin ekonomilerine avantaj sağlamakta hem de sistem içerisinde yer alan mevcut kurum ve güçleri yumuşak dengeleme yöntemiyle çevreleme imkânı sunmaktadır. Çin’in ABD’yi dışlayan paralel oluşumlar içerisinde öncü veya Asya merkezli bölgesel oluşumlar içerisinde aktif rol oynaması Pekin’in Çin merkezli siyasi ve ekonomik bir ağ kurmaya yönelik artan çabasına işaret etmektedir. Çin’in, altyapısal çalışmaları ve finansal kaynak aktarımı üye devletlerin üzerinde kullandığı en önemli stratejik araçlar arasında yer almaktadır. Çin, bölgesel işbirliği ilişkisi kurduğu BRICS, ŞİÖ, ASEAN ve ya KYG girişimleri ile ABD karşısında güçlü bir dayanışma örneği sergilemektedir. Çin, KYG veya Asya Alt Yapı ve Yatırım Bankası ile Batı tarafından inşa edilen düzene karşı oluşturulan alternatif kurumlar ile stratejik çıkarlarını gerçekleştirmekte ve sistem içerisindeki etki kapasitesini de bu kapsamda genişletmektedir. Özellikle, Çin’in Kuşak ve Yol projesi kapsamında denizden ve karadan Asya kıtasını Avrupa ve Afrika kıtasına bağlayan engelsiz ticaret ve ulaşımı hedefleyen projesi dünya nüfusunun %65’ini içine alan, 4,4 milyar insanı kapsayan ya da küresel GSYİH’nin %29’unu oluşturan toplam ekonomik üretimi desteklemektedir. KYG projesinin finansal ayağını oluşturan AIIB’nin Çin öncülüğünde kurulması, IMF ve Dünya Bankasına alternatif bir proje olarak lanse edilmesi veya Avrupa ülkelerinin bu yeni oluşumlar içerisinde üye statülerinin bulunması ABD’yi bölge dışına itmeye çalıştığını, ticaret ve güvenlikle ilgili kuralları kendisinin inisiyatifinde yeniden oluşturmak istediğine yönelik söylemleri arttırmıştır.
Son olarak, ABD’nin alternatif bölgesel oluşumlar karşısında farklı kıtalarda yeni müttefik arayışına girmesi Çin’in Asya bölgesinde artan gücünü dengelemeye yönelik girişimlerdir. Örneğin, ABD’nin 2021 yılında Avustralya ve İngiltere ile imzaladığı nükleer denizaltı anlaşması (AUKUS) nükleer denizaltıların geliştirilmesinin yanında yapay zekâ, siber savaş ve uzun menzilli saldırı yeteneklerinin geliştirilmesi gibi güvenlik alanında yeni çalışma alanlarını içermektedir. Örneğin, ABD, 2017 yılına kadar pasif bir duruş sergileyen QUAD (Quadrilateral Security Dialogue) ittifakı ile Hindistan, Japonya ve Avustralya ile birlikte Asya kıtasında koordinasyonu arttırma, deniz istihbaratının ve bilgi akışının güvenilirliğinin sağlanmasını amaçlamaktadır. ABD, QUAD ittifakı çerçevesinde Asya güçleri ile beraber koordineli olarak hareket ederek Çin tehdidine karşı meydan okumaktadır.
ABD, NATO’nun kurucu üyesi olmasına rağmen AUKUS ve QUAD paktları içerisinde aktif rol oynayarak yükselen Çin tehdidine yönelik önleyici mekanizmalar oluşturmuş ve Asya kıtasının artan önemini yeniden vurgulamıştır. ABD, Çin’in sistem içerisinde hızla artan gücü ve paralel örgüt girişimleri karşısında Asya kıtasında alternatif oluşumlara yönelmiş, bölge içerisindeki çevreleme faaliyetlerine hız vermiş ve güç mücadelesinin merkezini ise Asya-Pasifik kıtasına taşımaya devam etmektedir.
