25'li Yaşlarda Ölüyor, 75'li Yaşlarda Gömülüyoruz / Sait Çamlıca
Okuma oranı düşük bir ülkede yaşıyoruz. Okumakla varlık duygusu arasındaki ilişkinin önemine dair “25’li yaşlarda ölüyor, 70’li yaşlarda gömülüyoruz” diyorsunuz. Okumaya dair neler söylemek istersiniz?
Okuma meselesi, sadece bizim ülkemize, öğrencilere ya da gençlere ait bir problem değil. İslam coğrafyasının en büyük sıkıntısı bu. Cehalet diyelim açıkçası. İnsan okumadıkça cehalet bataklığına düşer ve çırpındıkça daha çok derine batar. Cahillik, o kadar kötü bir şey. Bugün Ortadoğu’da yaşanan da bu. Çünkü cahil insanları birbirine düşürmek kolaydır. Onun için bütün konferanslarımda (karşımdakiler polis, öğretmen, imam, hatta cezaevindeki mahkûm da olsa) kitap okumanın önemini, gerekliliğini, okuyarak bilinçlenmenin birey, aile ve toplum için ne kadar gerekli olduğunu sürekli anlatıyorum. Ama bu konuda o kadar büyük bir boşluk bırakılmış ki… 300 yıllık İslam coğrafyasının bir durmuşluğu, bir durağanlığı ve bir eğitim problemi var. Eğer bir millet tekrar ayağa kalkacaksa, bilgiye dayanmak zorundadır.
Konferanslar vermem, kitap yazıyor olmam, toplumu bilinçlendirme adına yaptığım birçok çalışmanın temelini oluşturuyor. “Okuyorum O Halde Varım” kitabımın arkasında kullandığım cümlede “25’li yaşlarda ölüyor, 70’li yaşlarda gömülüyoruz. Çünkü okumayı bırakmak birazcık ölmektir.” yazıyor. Ben bunu kendi ülkemde, çevremde çok gördüm. Çünkü bizim millet “oku” emrini “diploma al” diye anlıyor ve üniversiteyi bitirdikten sonra okumayı bırakıyor. Bu konudaki en büyük sitemimi, en ağır sitemimi (istedikleri kadar kırılsınlar) meslektaşlarıma yapıyorum. Eğitimcilerin okumadığı bir toplumda eğitimden bahsetmek çok zordur. Şimdi toplumun önünde duran eğitimcilerin okumadığı bir toplumda eğitim adına çok fazla şeyi tartışmak gerekiyor. Okuyan bir toplum, okuduklarıyla düşünen ve düşündükleriyle üreten ve kendini, ailesini, mahallesini, ülkesini, İslam coğrafyasının ve insanlığın gidişatını düşünen bir toplum yetiştirmek istiyorsak, mutlaka bunun alt yapısını bilgiyle doldurmak zorundayız.
Üniversite öğrencilerine konferansa çağrıldığım zaman o konferansın başlığına özellikle “Okuyorum, o halde varım” yazdırıyorum. Çünkü ilkokulu bitirmiş, ortaokuldan sonra Anadolu Fen Lisesine girmiş, orayı bitirerek zor bir süreci atlatmış, ardından üniversiteyi kazanmış bir kitle olarak kendini gören, öyle düşünen bir kitle. Aslında üniversite diplomasını eğitim zannetmenin, bu toplumun birçok yarasının temelinde yatan nedenlerden birisi olduğunu gözlemlediğim ve öyle düşündüğüm için bu konuyu çok fazla tekrar ediyorum.
Kur’an Alfabesi mi, Kur’an Ahlakı mı ?
Toplumun en önemli değeri onun akaidi… Sizin özellikle Kur’an ahlakına dayalı bir kitabınız da var. Orada “Kur’an alfabesi mi Kur’an ahlakı mı?” diye medeniyetin öncelediği insan tipindeki ahlâk keyfiyetine de ciddi bir vurguda bulunuyorsunuz…
Yetişme sürecimiz gereği, yani dindar aileler içerisinde büyüdük ve dindar bir çevremiz oldu. Ehli takva bir Müslüman deyince illa cübbeli, tesbihli, görüntü tarafı ağırlıklı bir imaj zihnimize yerleşti. Aslında din eğitimi deyince bizde şöyle bir klasik bir süreç işliyor ki benim “Kur’an alfabesi mi, Kur’an ahlakı mı?” diye sorgulamama sebep olan süreç de buydu. Çocuğu hafız yapıyorsun, namaz kılmayı, 32 farzı ezberletiyorsun. Bu süreç bitince de dini eğitimi tamamlandı diye düşünülüyor. Hazreti Ömer fethettiği yerlerde ilk önce Arapça mı öğretmiş? Hayır, böyle bir şey yok. Ama biz bunları hiç sorgulamadık, düşünmedik ve konuşmadık.
Kur’an’la Hayatı Okumayı Bilen Nesil
İrfanî boyutta hep sıkıntılar vardı. Bugün de mesela modern psikologlar, özellikle Müslüman psikologlar kendilerine en çok sübyan okullarından problemli çocuk aktarıldığını söylüyor ve duygu eğitimi yerine sistematik eğitime erken dalmanın getirdiği sakıncalardan bahsediyorlar...
Sübyan mektebi meselesi de çok sıkıntılı. Ama insanların çocuğunu oraya göndermesinin mantığı şu aslında: “Çocuğum Yasin ezberlesin.” Hâlbuki 6 yaşındaki çocuğa Yasin ezberletmek din eğitimi vermek değil ki… “Kur’an Ahlakı mı, Eğitimi mi?” kitabımın yeni baskısındaki kapağına şu cümleyi ekledim “Kur’an okumayı bilmek yeterli olsaydı, Arapça konuşan ülkeler dünyanın süper gücü olurdu.” Çünkü bugünkü çocuklar Kur’an okumayı da anlamını da biliyor.
Asıl mesele benim gözümde şu: Biz yeni nesil yetiştirirken sadece Kur’an okumayı bilen değil, Kur’an’la hayatı okumayı bilen bir nesil yetiştirmek zorundayız.
Kalbe Hitap Etmenin Önemi
Şimdi dini hayatın en önemli (tabiri caizse) unsuru Allah ve Allah sevgisi. Siz de bu eğitim hatalarından hareketle bu sevginin yeterince oturtulamadığını ifade eden güzel bir cümle ve kitap neşretmişsiniz: “Allah çocuk yakmaz” Buradaki problemli alan nedir? Korku mitinden hareketle bir Allah algısının problemli olduğunu anlatıyor bu cümle…
Dini anlatan insanların hepsi; baba evladına, öğretmen öğrencisine, hoca camideki çocuğa doğru şeyi söylüyor. Ama doğruyu söylemek değil, doğruyu doğru üslupla söyleyebilmek önemli. Sürekli cehennem korkusuyla yetiştirilen çocuğun aklına “Allah” deyince “yakılmak” geliyor. Hâlbuki Kur’an “Rahman ve Rahim” diye başlayan bir kitap. Ama nedense bizde hep din ve Allah deyince hep bir korku kültürü hâkim. Niye böyle olduğunun cevabını da zihnimde şöyle oturttum: Sevdirecek kadar sabrı ve bilgisi olmayanlar korkutmanın kolaylığına kaçtılar.
Mesela çocuklara namazın farz olduğunu anlatmak, nasıl kılınacağını anlatmak kolay. Ama bu çocuğa namazı sevdirmek çok başka bir şey, burada kalbe hitap etmek çok önemli.
Göstererek öğretmek boyutunda problem olduğunu düşünüyor musunuz? Yani bizzat yaşayan birinin yanında böyle bir şeyleri öğrenmek, sevmeyi, sevilmeyi, saymayı, sayılmayı, bir kısım idrak ve irfan pencerelerinin açılmasını. Yani takdir edilecek güzel modellerin varlığı…
40-50 sene önceki bir genç ya da din eğitimi alan bir insanın hayatında sadece köyündeki imamı, ilçesindeki efendisi, ağabeyi, ablası yani bir kişi ve onun çevresi merkezli sistem orada biraz daha oturabiliyordu. Bugün teknoloji çağı çocukları var karşımızda. Yani mahallesindeki imamından, okuldaki din kültürü öğretmeninden, bağlı olduğu tarikat cemaatinden ya da şeyh efendiden öğrendikleriyle sınırlı bir çevresi yok bu çocuğun. İnternetin başına oturduğu zaman Türkiye’de var olan bütün hocaların konuşmalarını dinleme imkanı olan bir nesil var.
Çocukların bugün bilgi açısından çok rahat bir dönemde yaşadığını da söylemek gerekiyor.
Çocuk eğitiminde 33 hata diye formüle ettiğiniz bir cephesi var konunun. Aile-çocuk ilişkisinde hatalarla dolu bir hayatın içinde miyiz?
Bir arkadaşla “Çocuklar Ayak İzlerinizi Takip Eder” isimli kitabım üzerinde bir istişare yapıyorduk. “Çok çekici geliyor ama 33 hata, insana sürekli hatanı yüzüne vuracağım, der gibi duruyor. Mesela doğurmak analık ya da babalık değil. Olumsuzlamayla yola çıkmışsın.” dedi.
Açıkçası doğru, güzel bir eleştiri. O anlamda ben de kendimi sorguladım, niye öyle bir şey yaptım diye. Sonra şunu düşündüm: 33 tane güzel örneği peş peşe görürsün, onları da not alır, yazarsın. Ama hatanın doğruluktan daha fazla olduğu bir ortamdaysan hatalar daha çok dikkatini çekiyor.
Çocuk ve Genç Kendi Zamanının Meyvesidir
Bu hatalara biraz değinsek… Tesbih sayısı gibi 33’ten mi kasıt? Doğrularınız böyle, hatalarınız böyle…
Kasıt o, öyle formüle ettik açıkçası. Kitabın isimlendirme sürecinde istişare ettiğimiz bir arkadaşla “33 hata diye ifade edersek bütün toplum bunu tesbihten dolayı daha kolay anlar.” diye düşündük ve öyle isim koyduk.
Ben o zaman son maddeyi de o tarifeleri bir arada tutan tesbih imamesi yaparım. Tesbihin imamesini de “çocukta ahlak” diye adlandırdım. Önce ahlakı verirsen, o ahlak etrafında dizilen o taneler bir şeye yarar, yoksa hiçbir şey olmaz. O hatalardan kastedilen anne-babanın bilinçli olması, çocuğunu tanımasıdır. Ben “zamanın dili” kavramını çok kullanırım, çocuğun içinde yetiştiği zaman ve o zamanın şartları. Hatta bu kitap çalışmamın arka kapağına meyve benzetmesini kullanmıştım. Bir meyvenin yetiştiği ortamı, havayı toprağı, suyu görmeden direkt meyveyi suçlarsanız sorunu çözemezsiniz. Çocuk ve genç de kendi zamanının meyvesidir.
Rize’deki çayı Antalya’da yetiştiremezsiniz. Antalya’nın portakalını Karadeniz’de üretemezsiniz.
Çocuklar da öyledir. Kendi yaşadığı zamanın çocuğu…
“Zamane Gençliği” Deyip Çocukları Suçluyorlar
Ben bir tane dizi hatırlarım öğrencilik yıllarım boyunca Kara Şimşek diye. Onun dışında hiç elektronik eşyayla işimiz yoktu. Elektronik eşyanın hayatta olmadığı bir dönemde genç olmakla, teknolojinin hayatı kuşattığı bir dönemde genç olmak arasında çok büyük farklar var.
Ama bu farkı çocuklar değil, onlardan sorumlu olan anne-baba bilmek zorunda. Bilmiyorsa bu onun hatası. Şimdi “zamane gençliği” deyip o çocukları suçluyorlar. Ama zamane ruhunu bilmeyen anne-babalar bunlar.
İddia ediyorum: Bugün genç olmak, 30 sene öncesine göre genç olmaktan daha zor. Çünkü eskinin tek problemi yokluktu. Yoklukla imtihan olmak daha kolaydı. Varlığın fazla ve her imkanın önünde olduğu dönemde imtihan olmak daha zor. Bir de 16 yaşındaysan çok daha zor.
Ben kendi 16 yaşımı düşünüyorum. Anadolu’da Tokat’ın bir ilçesindesin. Bir lise öğrencisi sigaraya, kahveye, okey oynamaya, tavlaya alışabilir. Ama daha fazlası yoktu. Bugün birine olmazsa ötekine düşüyorsun. Yaş olgunlaşmaya başlayınca çekebildiğin kadar kurtarıyorsun kendini.
Ama bugünkü genç için 50 tane tuzak var. Onun için bugünün diliyle çocuklara ulaşmanın yoluna o çocuğun annesi, babası, öğretmeni ve etrafına büyükler kafa yormak zorundadır.
Hayatı boyunca annesinin babasının elinde kitap görmemiş bir çocuğa ben ders çalışmayı nasıl sevdireceğim? Tokat Gaziosmanpaşa Lisesinde 18 yaşındaki bir delikanlının sözlerini hiç unutmuyorum: “Hocam, anam bana ‘Oku, okumazsan pişman olursun.’ diyor. Babam ‘Oku, okumazsan sürünürsün.’ diyor. Öğretmenlerim ‘Oku, okumazsan çekersin.’ diyor. Herkes “oku” diyor. Ama ben bunların üçünün de hiç okuduğunu görmedim.” dedi. Muhteşem bir tespitti. Bu çocuk daha 18 yaşında ama bunu görüyor. Onun için bugünün çocuğuna ulaşamamışsak o bizim hatamız. Bazen 33 tane, bazen 333 tanedir hatamız. Ama bugünün çocuğuna ulaşmaya kafa yormak zorundayız.
Bir kitabınızda “stres ve iman” kavramını kullanıyorsunuz. Günümüz insanındaki karşılığı açısından konuyu değerlendirir misiniz?
“Stres, asrın hastalığıdır” diye başladı ve bütün Avrupa’da, Amerika’da yaygınlaştı. Bugün Amerikan toplumunun % 70’i sakinleştirici ilaç kullanıyor. Ben bir ateistin bunalıma girip ilaçsız ayağa kalkamayışını anlarım. Bir de % 3-5’lik zihinsel olarak, beyninde biyolojik bir rahatsızlıktan dolayı ilaç kullanmak zorunda olanı da bir kenara koydum. Buraya kadar bir sorun yok. Ama “Ben hayatın zorlukları ve sıkıntıları karşısında bunaldım, hayata küstüm.” diyen ve 5 vakit namaz kılan bir insanı da sorgularım. Çünkü “dünya, imtihan dünyasıdır” gerçeğine iman etmiş, ahirette Allah’a hesap vereceğini bilen bir insan “evlat acısı yaşadım” diye hayata küsemez. Allah beni hastalıkla, evlat acısıyla, annemizle, babamızla, malımızla, mülkümüzle (alarak veya vererek) imtihan edemez mi? O adam bir evlat acısı yaşıyor, dünyaya küsüyor. “En büyük acı, evlat acısıdır.” diyor, hayata küsüyor, bunalımlara giriyor, doktora gidiyor. Allah’a sığınman sağlamsa ilaca sığınmak zorunda kalmazsın.
